Drop Down MenusCSS Drop Down MenuPure CSS Dropdown Menu




31 Mart 2014 Pazartesi

Yılan ile Kertenkele: İki Komik Geveze :)

Bu kitabı uzun zamandır merak ediyordum. Tam da Zincir kitabından sonra farkında olmadan okumaya başladım, çevirisini Şiirsel Taş'ın yapmış olduğunu gördüm.
Kitabın yazarı Yeni Zelanda'da yaşayan; eşi, dört çocuğu, on üç torunu ve torunlarının çocuklarıyla zaman geçirmekten hoşlanan; yün eğirme, örgü örme, ağaç tornacılığı gibi renkli uğraşıları olan sevgili Joy Cowley imiş.Kitaptan önce yazardan bahsettim çünkü bu giriş yazısı çok hoşuma gitti. Aklıma sevimli bir amca ve onun hayal dünyası geldi. Kitaba da o şekilde başladım.
Yılan ile kertenkele çölün ortasında bir şekilde tanışır ve arkadaş olurlar ancak birbirlerine sürekli sataşmaktan da geri kalmazlar. İçinde onların yaşadığı maceralardan kısa kısa hikayeler var. Bazı hikayeler çok ince düşünülmüş. Sanırım en çok dikkat çekeni de çölde para bulup bu muhteşem ikilinin ticarete atıldığı hikaye. Ben de daha önce "alışverişlerde takas dönemi başlasa işimden ayrılabilir miyim?" demiştim, hatırlarsanız. O yüzden bu hikaye daha da ilgimi çekti.
Kimi zaman saflıkla kiminde de kurnazlıklarla karışık bir duygu durumu var.
Kitap "ders verme" niyetinden ziyade "keyifli bir anlatımla yaşadığımız şeyleri bize gösterme" şeklinde yorumlanabilir.
"Ne olmak isterdin?" sorusunun devamında "Belki de en iyisi neysek o olmak" cevabı çıkıyor kitaptaki bir hikayede. Farklılıkların dost olmaya engel olmadığını da görüyoruz; neticede biri yılan biri kertenkele :)

Okumayı sevmeyen çocukların da kıkırdayarak bu kitabı bir solukta bitireceklerini düşünüyorum.
Yazarın Türkçeye çevrilmiş ilk ve tek kitabıymış, umarım devamı gelir.

Devamını oku »

30 Mart 2014 Pazar

Uykuyu Depolayabilseydik :)

Kesin bu keşfi yeni anne olmuş biri yapardı :)
Ya da eşinin sızlanmalarından usanmış bir erkek :)
Kim olduğu önemli değil, neticede şimdiye kadar yapılmış olurdu herhalde.
Hamilelik haberini paylaştığım hemen hemen her anne bana "amaaan uykusuz günler/geceler seni bekliyor" dedi. Kimi bunu "bunlar daha iyi günlerin" kıvamında söyledi; kimi de "sen şimdi bol bol uyu" diye tavsiye verdi.
Haklı olduklarını biliyor(d)um da uyku dediğimiz şey henüz depolanmıyor ki, ben ne yapayım :)
32. haftalık izne ayrılıştan sonra yürüyüş, kitap okuma, film seyretme, canının istediğini yapma ve tabii ki uykun geldiyse uyuma sürecini izledim. Rahatladım. "Şunu da yapsaydım" dediğim şeyler pek az. O kadar da olsun değil mi :)
Doğuma dinlenerek girmenin önemini okudum hep kitaplarda. Yürüyüşlerde tempolu yürüyüp kendimi az yorsam da -ki bu da bir nevi kafa dinlenmesi- genelde zihnimi duru tutmaya çabaladım. Ondandır ki içimden bir dolu şey şey gelse de kendimi doldurmamak için haberlere, gündeme bakmamaya çalıştım.
Şimdilerde Elifle beraber sağa sola döndüğümüz için geceleri doğal olarak -tuvalete gitme ile birlikte- sık uyanıyorum. Bu da beni doğum sonrasına hazırlıyormuş. Mantıklı.
Peki ya uykuyu depolayabilseydik, hiç düşündünüz mü neler olurdu?
Muhtemelen bunu keşfeden kişiye Nobel ödülü verilir, anneler tüm birikimlerini bu depoyu alabilmek/saklayabilmek için harcardı. Uyumayan bebelere de çaktırmadan birkaç doz verilir, bazı günler rahat edilirdi.

Uykuya çok düşkün biri değilim neyse ki. Tek sorunum çok uykusuz kalınca gelen baş ağrıları. O yüzden ben şimdiden -herkesin tavsiye ettiği gibi- bolca uyuyayım da doğumdan sonra "iyi ki uyumuşum o zamanlar" diyeyim :) Yani bana söylenen şeyin mantığı bu olmalı :) Ya da ben böyle atıp tutmayayım da bir de doğumdan sonra-inş.- konuşayım. Bakalım o zaman neler diyeceğim size.

HERKESE MUTLU TATİLLER & KALİTELİ UYKULAR DİLERİM(Z) :)
Devamını oku »

29 Mart 2014 Cumartesi

Her Hamile (lik) Kendine Özel :)

İlk fark ettiğim şeylerden biriydi bu; ben/biz kendimize özeldik.
Gerek fiziksel gerekse zihinsel açıdan.
Haftalık gelişmeleri neymiş diye merakla bakıyordum(k) ama biliyorum(k) ki tüm bu bilgiler sadece genel bir çerçeve.
Hele ki bir başkasıyla kendimi hiç kıyaslamadım; kıyaslamamaya çalıştım desem belki daha gerçekçi.
Ama şu da var ki bazı kiloları duyduğumda "ooo ben o kadar almam" demiştim :) Fazlasını bile aldım hehe :)  İlahi adalet herhalde... Sonradan zaten bu kilo işini bıraktım. Madem ben/biz sağlıklı beslenmiş ve düzenli yürüyüş yapmıştık; gerisi de canımız sağ olsundu(başka ne diyeyim değil mi :)
İnsanların kaçıncı haftada ne yaşadıklarını duymaktan/dinlemekten bazen o kadar sıkılıyordum ki sanki ortada bir yarış vardı ve ben bazen geriden geliyor bazen ileriden gidiyordum,ortası yok...
Kıyaslama dediğimiz şey bence durum ne olursa olsun insana kendini kötü hissettiriyor. Bunu bazen ben de yapıyorum ve sonra karşı tarafın hislerini düşünüyorum. İşte o an kendimi çok bencil hissediyorum. Neden insanlara bir "üstünlük" kurmaya çalışırız ki? Hele ki bunu "iyi niyetle" yapıyorsak... Başkalarını bilemediğim için bu soruyu kendime sordum, neticede ben de sütten çıkma ak kaşık değilim. Bazen çok farkında olmadan yaptığımı bazen de karşı taraf beni üzmüşse bilinçaltımın ondan intikam almak istediğini anladım. Her ikisi de kötü elbette ama kendime bir nebze olsun dürüst oldum :)
Gelelim hamilelikteki durumlara...
"Hamileyim" deyip her şeyin ardına saklanmamaya çalışsam da bazen elinde olmayan iniş-çıkışlar var. Hele ki ilk zamanlardaki duygu durumları.
İşte tam ona benzer şeyler de son haftalarda yaşanıyor. Ara dönemdekileri şimdilik sallayalım :)
Dün kontrolden sonra maşallah kızımız iyiymiş diye ağladım :) Sonra yağmur yağdı, ona sevincimden ağladım ama annem de dışarıdaydı (şemsiyesi de vardı ama) acaba ıslandı mı diye ağladım :) E tabii rahatladım :)
Bu satırları birkaç ay/yıl geçince okuduğumda kendime gülerim herhalde, şimdiden sizin bana güldüğünüz gibi...
Kaynak: burada
Her hamilelik tam da bu sebepten kendine özel.
"E ben bu haftada şunları yaşamıştın, amaaan sende o da mı yok" gibi cümlelere gülsem mi kızsam mı ne yapsam bilemiyorum.
"E sen bu haftalarda yağmur yağıyor diye ağlamamışsındır da" diye cevap veresim geliyor :)
Demiyorum tabii, nazikçe gülümsüyorum.
Bu satırları okuyan sevgili hamiş arkadaşlara da tavsiyem kendilerini "bir acayip özel" hissetmeleri ve gerçekten başkalarıyla kıyaslamamaları.
Bence böylesi daha güzel :)
Siz ne dersiniz???

Devamını oku »

28 Mart 2014 Cuma

Çıtır Çıtır Felsefe: İnanmak ve Bilmek

"Neye inanırız ve neyi biliriz?" diye sormuş bu kez Brigitte Abla.
Çıtır çıtır felsefe serisinin en son çıkan kitabı "İnanmak ve Bilmek"i okudum geçen gün.
Aklımda yoktu yani okumak istediklerim arasında üstlerde değildi bu sıralar ama şu meşhur göz kırpmalar yok mu... Onlara engel olamıyorum. İyi ki de hemencecik okumuşum.
Birincisi çıtır çıtır felsefe kitaplarının tarzını çok seviyorum, özlemişim.
İkincisi içindeki felsefe hangi kitabını okusam -tesadüf bu ya- tammm da aklımdaki bir şeylere denk geliveriyor.
Bu kitabın da öyle olabileceğini son cümlesine kadar aklıma getirmemiştim.
Ta ki Brigitte Abla sanki bana yazmış gibi: "kendine inanmak, kendine güvenmektir" diyene kadar.
Hani bu ara sağlıkla Elif'e kavuşma hayalleri kuruyoruz ve ben arada "hazır mıyım ki ya ben" halleri yaşıyorum ya; işte bu cümleyi o yüzden de çok sevdim.
"Kendine inan esoşçum" dedim :)

Üniversitedeyken bir gün yurtta odada yalnızken ve canım sıkılıyorken radyodan bir ses"Esra,esraaa, orada mısın" diye seslendi. Ben tabii şoktayım. Neler dönüyor diye etrafıma bakınıyorum. "Mutsuz musun yoksa?" diye devam etti ve ekledi "Bir topkek ye geçer" :) Hey Allahım dedim ya, reklammış... Bendeki yüz ifadesi sanırım görülmeye değerdi.
Bazen biriyle konuşurken de öyle olur ya karşıdaki kişi çok alakasız bir şey söyler ama siz onu "evrenin mesajı" gibi alırsınız/öyle almak istersiniz. Sanırım benimkisi de o hesap oldu.
Amacım kitabı kısaca tanıtmaktı ama bak nerelere gelmişim.
Kitapta  "neye inanırız ve neyi biliriz"e bir dolu örnek var. Soru ya da cevap var diyemem çünkü Brigitte Ablanın tarzı bu değil. Sizi düşünmeye teşvik ediyor. Sorusunu çaktırmadan sorup çekiliyor :)
Kitaptan:
*"Bir şeyin yanlış olduğunu kanıtlamak için, bir örnek - tek bir örnek- yeter. Bir şeyin doğru olduğunu kanıtlamak içinse, örnekler vermek, hatta milyarlarca örnek vermek bile,asla yetmez."
*"Hiçbir şeyden kuşku duymadığımızda, her şeyi bildiğimizden kesinlikle emin olduğumuzda, sorun şudur: Başkalarına hiçbir alan bırakmayız. Başkalarının fikirlerini artık dinlemeyiz; tıpkı birinin suratına kapıyı çarpmak gibi, zihnimizi tamamen kapatırız."
*"Biliyorum demek yanılma riskini kabul etmektir."
*"İnanmak aynı zamanda güvenmektir. Karşılığında kanıt istemeden güven duymaktır."

HERKESE MUTLU GÜNLER :)


Devamını oku »

27 Mart 2014 Perşembe

Egzersizlerin Kralı: Yürüyüş :)

Daha önce sporla pek şahane bir ilişkim olduğundan bahsetmiştim; ki o ara azimle pilatese gidiyordum. İnsanlar pilatese gidip belini incitmez sanırım, işte ben bunu başardığım için bırakmıştım pilatesi.
Sonrasında da yeni bir şeylere başlayamadım. Hamileyken yüzmeyi çok istedim ama olmadı. Bence temiz olan havuzlar karabalığın içine sinmedi,Ankarada da (henüz) deniz olmadığından su sporları da kursağımızda kaldı.
Ama bir spor/egzersiz var ki hayatımdan hiç çıkarmadım. İstesem de yapamadım hatta :)
O da yürüyüş.

Uzun bir süre sadece zihnimi boşaltmak için yürüdüm, hele ki öğle aralarında.
İşini severek(!) yapan her insan gibi benim de molalara çok ihtiyacım oluyordu. Hatta öğlen çıkamamışsam dışarı öğleden sonra 10-15 dak. kaçıyordum. Yoksa nefes almak ne mümkün?
Bir ara "formumu koruyayım", sonra "zayıflar mıyım" diye yürüdüm ama baktım bu amaçla yürümek bana keyif vermiyor.
Yalnız ve müzikli yürümeyi seviyorum ben.
Bir kitapta okumuştum "bir şeyler üretmek istiyorsanız ama aklınıza bir şey gelmiyorsa kendinizi hiç sıkmayın, yürüyün" diye. Gerçekten doğru bence. Hayatımdaki en "akıl almaz" işler peşine hep yürüyüşten sonra düştüm :)
Bir de yürüyüş sonrasının "rahatlama hazzı" var, ki biz buna biyolojide (kimya da olabilir) "terlemek" diyoruz. Adına toksin dedikleri şeyler sanırım o ara atılıyor. Çünkü ben her yürüyüş sonrası gözeneklerim açılmış olarak buluyorum kendimi :)
Hamileliğim boyunca da hep yürümeye çalıştım.
Bir müddet bebeğin yatış pozisyonundan dolayı sağ tarafım çok ağrıdı, yürüyemez oldum. İşte o ara Elifle anlaşma yaptık. O da başka yöne yatmaya başladı sağ olsun. Laf dinliyor bizimki :)
Bu sene gerçekten kış neredeyse hiç olmadı ama ayaz, buzlanma vs. oldu. Ayağım kayacak gibi bir hava varsa dışarıda yürümedim, işyerinin koridorlarında beni çaktırmadan süzen insan kalabalığında yürüdüm.
Hava soğuksa da kalın giyindim ve ilk 5 dakika pes etmemeye çalışıp "acı yok" dedim kendime :) Sonra da soğuğa alıştım.
En az 20 en fazla da 40 dakika yürüdüm.
Belki çok değil ama karabalığın deyişiyle "+1 her zaman 0'dan büyüktür"...
Buna gerçekten inandım.
Hala da inanıyorum.
Son haftalardaki yürüyüşlerin temposu değişti elbette. Kendimi azıcık "uyuz" hissetsem hemen dışarı yürüyüşe çıkıyorum ki üzerimdeki ağırlık gitsin.
Yorgunsam gerçekten, çıkmıyorum ama.
O yüzden de bence egzersizlerin kralı yürüyüş...
Şimdi hep -doğal olarak- Elifle beraber yürüyoruz. Umarım doğumdan sonra da birlikte parka gitmeden yürüyebiliriz. Sling aldım ama belli bir kilodan sonra belimde sorun olur mu bilmiyorum, belki ergonomik kangurular ya da bebek arabası kullanılabilir. Bu konuda da tavsiyesi olan varsa lütfen yazsın :)
Bir de yürüyüşlerde yeni bir şeyler keşfetmeyi seviyorum. Çoğu zaman bu bir çiçek, yolunu şaşırmış bir böcek ya da benimle konuşan bir ağaç oluyor. Onu da başka yazıda anlatayım. Alttaki görsel de dünden bir kare. Üstteki uğurböceği alttakini "peşi sıra sürüklüyor" gibiydi benim baktığım açıdan tabii :) Biraz eğilip fotoğraflarını çektim ve eve geldim. Fotoğraflara bakınca sanki alttakinde bir sorun varmış da üstteki uğurböceği onu en yakın yardım yerine taşıyor gibi duruyor :)

Hamilelikte zaten en çok tavsiye edilen şeylerin başında geliyor yürüyüş ama bence bir hayat tarzı olarak da günlük mini-midi yürüyüşler rutine eklenmeli...
Ne dersiniz?
Devamını oku »

Zincir :)

Bu kitabı güzel tavsiyelerden sonra almış ama kitaplıkta unutmuştum. Geçen gün göz göze geldik, henüz ilk sayfasına şöyle bir bakayım derken kendimi kitabı bitirmiş buldum :)
"Sıcacık iki dilim ekmek arası eriyen kaşar kıvamında" tam günü yatakta geçirmek isteyen bir kızın anlatımıyla başlıyordu kitap. Aklıma kendi öğrencilik yıllarım geldi. Öyle çok yataktan çıkmak bilmeyen bir halim yoktu ama neticede okula gitmeyi kim sever ki :)

Kitapta 9 farklı bakış açısıyla 1 günde geçen olaylar anlatılıyor. Kitabın hikayesinden daha çok anlatımını sevdim. Yazarı Şiirsel Taş'ı ilk defa okuduğumu fark ettim, tarzı çok eğlenceli. Kitabın başında kendini anlattığı mini tanıtım yazısına bakınca bu hikayede kendinden esinlendiğini düşündüm. Başrolde de sanırım kızı Okyanus var :)
Evdeki kedi Zombi bu kadar mı şirret bir şey olur! Lokum için şükrettim yani. Yapmadığı yaramazlık yok çünkü Zombi'nin. Hele ki minicik kuşu yakaladığı yerde içim ürperdi.
İçindeki "pire" ayrıntısı çok hoşuma gitti. 9 farklı bakış açısından biri de zayıf bir köpeğin üzerinde yaşayan pirelere ait.
Kitabın ismiyle anlatılanlar oldukça uyuşmuş. Tam bir zincir var bu hikayede.
Ben okurken çok keyif aldım ama aklım en çok da arasında kaşar peyniri eriyen tostta kaldı :)
Böyle bir "zincir hikaye" benim de ara ara aklıma gelmiştir. Yani tek bir olayda bile herkesin bakış açısı -doğal olarak- farklıdır ve buna tanıklık etmek harika bir macera!
Çizimler bana bir yerden tanıdık geliyor diye düşünürken "Mavi'nin Mutluluğu"yla mutlu olduğumu hatırladım. Çizer Gökçe Akgül'ün oldukça detaylı bir internet sitesi  ve blogu var.

Zincir hakkında yazarla yapılmış röportajı okumak isterseniz buraya, Hint Cevizi neler yazmış bakmak isterseniz de buraya tıklayabilirsiniz :)
Zincir'den hemen sonra okuduğum kitabın çevirisini de Şiirsel Taş'ın yapmış olduğunu gördüm, o da sürpriz olsun :)
Devamını oku »

26 Mart 2014 Çarşamba

Doğum Yaklaştıkça Hamile Kişisi Neler Hisseder?

İnanılmaz geniş bir başlık attığımın farkındayım ama içimden öyle geldi...
Son zamanlarda bana sorulan bir dolu soru arasından kendimce seçtim ve ortaya şu sonuç çıktı; ne kadar çok şeyi aynı anda hissediyormuşum ben yahu!!
Hani insan bazen sakindir, beklediği bir şey varsa heyecanlı ya da hava güzelse mutludur :)
İşte öyle basit değil-miş hamile kişisinin son haftalarda hissettikleri.
O ilk çift çizgiyi gördüğümde neler hissettiğimi yazmıştım. Ve bu haber nasıl paylaşılır ondan bahsetmiştim.
Sonrasında da durum bir hayli farklılaştı benim/bizim için.
İnsan hep yüreğini ferah tutmaya çalışsa da gerçekten İçgüdüsel Doğum kitabında da dediği gibi "endişeli olmak hamile kadının işidir" :)
Testler, sonuçlar, acabalar, yaşasın yuppiler hep bu geçen zamanın cilveleri.
Dolayısıyla süre yavaş geçiyor derkeeen bir de bakıyorsun 30. haftalara gelmişsin.
Her dönem kendine göre ayrı bir mutluluk kaynağı elbette.
Hele ki 32. haftanın kalbimdeki yeri başka; çünkü izne ayrıldım :)
Yaklaşık 6-7 haftadır yepyeni bir düzen oluşturdum kendime.
Ütü yaptım, kitap okudum, mısır patlattım film seyrettim, yürüyüş yaptım, canım hiç bir şey yapmak istemedi ben de uyudum, bloga yazı ekledim...
Yapmak isteyip de yap(a)madığım bir dolu şey oldu.
Ama fark ettim ki bunun bir sonu yok.
Okumak istediğim ama bitiremediğim kitap listem gibi.
Elife -inş.- kavuşmamızdan önceki son günlerde de bir garip "koyverdim" :)
Annem "şunu da yapalım" dedikçe ben hala "yaparız bir ara" modundayım. O da bana sinir oluyor haliyle.
İzne ilk ayrıldığımda evdeki her işe resmen saldırmıştım; şimdiyse ara ara atarlanmak suretiyle sakinlik moduma geçtim diyebilirim.
1 gün ayakta kalmış ve yorulmuşsam ertesi gün mutlaka ayaklarımı uzatıp keyif yapmaya çalışıyorum.
Madem vaktim var, bugünleri değerlendireyim istiyorum.
Ve en önemlisi de kafam karışık sebze çorbası gibi olmasın; dupduru gireyim diyorum inşallah doğuma.
Bana bu ara en çok "hazır mısın, heyecanlı mısın" diye soruluyor.
Ben de bilmiyorum sanırım bu soruların cevaplarını.
Hazır olup olmadığımı okuduğum kitaplara göre karar veremem; doğum anında anlarım gibi geliyor.
Çünkü teori ve pratik çok farklı olsa gerek... Ben pandamı aldım ama yanıma :)
Heyecanlı mıyım?
Koooocamaaaan dalgalar arasında sörf yapmaya hazırlanan bir sörfçü, çooook yüksek bir tepeden atlayış yapmak üzere olan bir dağcı/kayakçı kadar heyecanlıyım.
Kaynak: burada
Ama...
Kalabalık bir yoldan sakin, sessizce ve kendi adımlarıyla yürümeye çalışan bir kaplumbağa kadar sakinim de.
Hem Momo ne demişti: "Ne kadar yavaş; o kadar hızlı" :)
Kısacası içimde hem davul zurnayla halay çeken bir ekip hem de beni uyutacak kadar tatlı bir ninni var.
Bu ruh hali dengesiz değil mi, bilmiyorum. En azından halay çeken ekibi çok kimseye göstermediğimden olsa gerek genel kanaat benim "bekleme modu"nda olduğum yönünde :)
Bir de insanlar söylerdi ama ben başıma asla gelmez zannederdim çok yanılmışım; ne kadar uzak/alakasız insan varsa "sen daha doğurmadın mı" diyor :) Yakınımdaki insanların beni merak etmesi hem normal hem de insana kendini iyi hissettiriyor ama şu uzaktaki meraklılar..
"Bir dolu şeyi aynı anda hissediyorum" demeye çalıştığım bu yazıda da lafı dolandırdıkça dolandırdım.
Yine bir "hakkımızda hayırlısı olsun" ile lafı bağlayıp süper eğlenceli kitabıma döneyim; o da bir sonraki yazının konusu olsun...
Elif'i düşününce terazinin tüm dengesi değişiyor; sımsıcak bir güneş doğuyor içimi ısıtıyor.
İnşallah sağlıkla kucağımıza alırız bu tatlı güneşi :)
Kaynak: burada
Sahi, sevgili hamiş dostlar, siz neler hissediyorsunuz?
Ya da sevgili anneler, siz neler hissetmiştiniz?

Devamını oku »

25 Mart 2014 Salı

1 Kitap 1 Mektup Etkinliği: "21 Sıradan Şeyin Sıradışı Tarihi" :)

BDK Yıldıray'dan yakın zamanda bir kitap bekliyordum ama nedense aklımda hep ŞuŞu kitabının devamı vardı. Japon karakter Şuşu'yu çok sevmiş, doğumgününden sonra üçtekeriyle neler yaptığını merak etmiştim. İnsan bazen okuduğu kitaptaki karakterleri özler, neler yaptığını merak eder ya sanırım öyle bir şey.
İkinci kitabının konusu bir hayli ilginç gelmişti bana henüz incelemeden. "Sıradan şeyler" neydi ki acaba??? "Arka cebinizdeki taraktan yediğini hamburgere"diyordu kitabın başlığında.
Birkaç gün sonra kitap elime geçtiğinde ilk hoşuma giden şey kitabın tasarımı oldu. Hayykitap bence bu konuda oldukça başarılı.
Keyifle okudum ve bir dolu şey öğrendim. Kitap bitince de aklımda bir dolu soru olduğunu fark ettim. Madem öyle, ben bu soruları Yıldıray'a sorsam ya diye düşündüm :) İşte bu etkinlik de böyle oluştu. Doğurmama ramak kala hiç aklımda yokken sorularımı Yıldıray'a gönderdim ve o da sağolsun bu kadar işin arasında kısa sürede bana dönüş yaptı.

Görseldeki kıvır zıvır tamamen benim katkım, yanlış anlaşılmasın :)
Röportaja geçmeden kitapla ilgili kendi düşüncelerimi/kitaptan öğrendiklerimi yazmazsam çatlarım :)
Genelde okuduğum kitaplar bittikten sonra ilk sayfalarına kısacık not yazarım; bana bu kitap ne hissettirmiş vs. diye.Bu kitaba da "eğlenceli bir ansiklopedi" demişim.(insan hamileyken 2 gün önce yazdığı şeyi 2 yıl önce yazmış gibi olabiliyor) Bir taraftan -söylesem mi emin olamadım ama- cahilmişim gibi hissettim. Hani çok bilindik bilgilermiş de ben bilmiyormuşum gibi. Mesela uçurtmanın savaş sırasında kullanılması gibi. Bazı yerlerde çok güldüm ki annem benim ciddi duruşumun arkasındaki gülüşlere anlam veremedi. Bazı çizimler o kadar güzel anlatmış ki yazıyı, resimleri yapan Ali Çetinkaya kimmiş merak ettim. (Hala merakımı gideremedim ama...)

Kitapta tam 21 adet "nesne"nin tarihi var özetleyecek olursam ama hiç sıkılmadan okunabiliyor. İşin sırrı bu olsa gerek çünkü bilgiler hem detaylı hem de merak uyandıracak şekilde yazılmış. "Bundan bana ne" demedim hiç hatta "inanaaamıyooruuum, bunu da mı yapmışlaaaar" diyip gözlerimi faltaşı gibi açtığım oldu.
Neler öğrendim:
* Türkiyede 1 tane de olsa uçurtma müzesi olduğunu ( Mehmet Naci Aköz Uçurtma Müzesi)
* Eskiden erkeklerin topuklu ayakkabı giydiğini
* Balıkesirin Havran ilçesine bağlı Çakmaklar köyünde kütüphaneli köy çamaşırhanesi olduğunu
* Hamburger deneyinde 1 yıl bozulmadan bekleyen bir hamburger olduğunu
* Yanında yoğurt olan bir bulgur pilavının 10 kaplan gücünde olduğunu (ondan maş. Elif çabuk büyüdü :)


* İlk yoğurdu kimin yaptığını (maya olmadan) şimdiye kadar hiç merak etmediğimi
* Bisikletin, bir yerden bir yere ulaşmanın hem sağlıklı hem çevreci hem sportif hem kolay hem dengeli hem de daha eğlenceli bir yolu olduğunu
* Gözlüğe yitirdiği itibarı dörtgöz Harry Potter'ın geri kazandırdığını :)
* Gözlük merceği ve mercimeğin arasındaki ilişkiyi
* Kimin gözlüğe ihtiyacı var başlığında oldukça ilginç bilgiler var ama burada yazmayayım, okurken hevesiniz kaçmasın
* Cd'lerin çalma süresiyle Beethoven ilişkisini
* Şemsiyenin yağmurdan önce güneşten korunmak için kullanıldığını
* Bardak kenarındaki şemsiyelerin buzları güneşten koruduğunu :)
* Yoyonun uzaya giden ilk oyuncak olduğunu (1985)
* Bugün herkesin cüzdanını cebinde taşıması gibi 1700lerde herkesin kaşığını cebinde taşıdığını
* 'Kot' isminin bir marka değil bir ailenin adı olduğunu
* Dünyanın hemen her yerinde "ketçap"a "ketçap" dendiğini

İçinde ayrıca:
* Şeytan uçurtması yapımı
* Müzik aleti olarak tarak
* En iyi cacık tarifi (inanılmaz sabır gerektiriyormuş bence)
* Evde kendi yoyonuzu yapın
* Zihin gücüyle kaşığın nasıl büküleceği gibi konu başlıkları da var.

Anılar:
Kitapta böyle bir bölüm elbette ki yok ama nesneleri ve onların tarihini okurken insan kendindeki tarihi hatırlamaktan da geri kalmıyor. Mesela benim için bir tanesini yazayım. Babam uçurtma yapmayı çok severdi hatta çocukken tüm arkadaşlarının uçurtmalarını kendisinin yaptığını söylemişti. Bir pazar günü evde harika bir uçurtma yaptık ve damdan uçurtmaya çıktık...(neden dışarısı değil hatırlamıyorum) Başlarda harika uçuyordu ve ben çok eğlenmiştim. Ancak sonra benim uçurtmam çooooook uzaklardaki bir ağaca (sahiden uzaktı) takıldı ve ben uğraştıkça da ip kesildi ve uçurtmam o ağaçta kaldı. Sonrasında babam başka uçurtmalar da yaptı ama hiçbiri o uçurtmamın yerini tutmadı. Ve kimse kusura bakmasın ama o ağaca uzun yıllar sinir sinir baktım :) (tabii ki hata bende değildi, uçurtmamı yutan o ağaçtaydı :)

Kaynak: burada
Lafı sanırım çok uzattım. Ama bu kitabı okuduktan sonra aklımda o kadar çok şey kaldı ki yazmazsam bir şeyler eksik olurdu.
Daha önce 1 Kitap 1 Mektup'ta eğlenceli röportajlar olmuştu, hatta tesadüf bu ya son röportajı Yıldıray'ın oyun arkadaşı BDK Banu ile yapmıştık :)
Benim sorularım ve Yıldıray'ın verdiği -bence gerçekten- oldukça samimi cevaplar:
1. Henüz kitabı okumaya başlamadan aklıma gelen bir soru aslında bu: "böyle bir fikir/proje aklına nereden geldi?
Çok derin bir yanıtı yok bu sorunun. Bunlar merak ettiğim şeyler. Merak ettiğim şeyleri öğrenmek güzel, insanlarla paylaşmak da güzel, ama elbette bir öyküsü var. Yıllar önce (ne olduğunu söylemeyeceğim) benzer bir proje gelmişti aklıma. Daha doğrusu televizyon için birkaç bölümlük belgesel projesiydi bu. Gerçekleştiremedim. Gerçekleşmesi için çok çalıştığımı da söyleyemem aslında. Bir biçimde bu proje hep aklımın bir kenarındaydı. Derken bir gün bir metin yazma işi geldi. Benim şu ne olduğunu söylemediğim projenin konularına çok benzer bir metin sipariş ediliyordu. Metni yazdım ve çok büyük keyif aldım. Fakat o proje gerçekleşmedi. Aldığım keyif o kadar büyüktü ki, sürdürmek için bir yol aradım. Hayykitap'la görüştük ve proje onların da aklına yattı. Sonra çalışmaya başladık.

2. Seçtiğin objeleri neye göre seçtin? Neleri eledin ve neden "21" tane (özel bir anlamı var mı?)
Kitabın başında da anlattım aslında; kitaba konu olan nesneleri neredeyse rastgele seçtik. "Seçtik" diyorum çünkü o toplantıda Banu ve editörüm Gökçe de vardı. Elbette böyle bir kitap projesini önerirken aklımda birkaç tanesi zaten vardı. Uzun bir liste yaptık ve herkesin yaşamında bir biçimde bulunduğunu ve hatta büyük yer tuttuğunu tahmin ettiğimiz nesneler kalana kadar eleme yaptık. 
Elediğim nesneler arasında sabun vardı mesela. Biraz araştırdım ve fazlaca kimyayla karşılaştım. Konu çok keyif vermedi. Anahtar da elediğim konulardan biriydi. Başka nesneler de var ama aklıma gelmiyor şimdi.
"21" özel sayılardan biri bana göre. 7 ya da 13 de öyle. Uğurlu sayı falan gibi bir geyik değil söz ettiğim. Bu rakamlar akılda daha kolay kalıyor, daha çok ilgi çekiyor. Fakat 7 ya da 13 nesne az olurdu. 49 nesne de çok olurdu. 21 oldukça ideal bir sayı. Doğrusunu söylemek gerekirse kitabın tam adının ne olacağını, hangi nesnelerin kitapta yer alacağını, hatta nesnelerin kitapta nasıl yer alacağını bile bilmeden önce kitabın adında "21" sayısının olmasına karar vermiştim. Daha kısa ifade etmek gerekirse, bu kitabı yazma kararımdan sonra aldığım ikinci karar kitabın adında "21" sayısının olmasıydı. Dolayısıyla 21 nesne hakkında yazdım.

3. Ne kadar zamanda hem okumaları yaptın, onları süzgeçten geçirdin ve yazdın?
Kitabı çalışmaya başladığımda Tayga henüz annesinin karnındaydı. Tayga'nın doğumuyla başlayan uykusuzluk hali ve Gezi Direnişi zaman zaman kitabı bir kenara bırakmama neden oldu. Bu hesaba göre tüm çalışma 13-14 ay kadar sürdü diyebilirim. 

4. Hangi kaynaklardan faydalandın? Kitabın sonunda yer alan kaynaklardan başka neler sana yol gösterdi?
Daha fikri bile aklımda yokken bazı nesneler hakkındaki görüşlerim oluşmuştu bile. Örneğin kot pantolon hakkında uzun zamandır, "Islanınca kurumaz, soğukta ısıtmaz, taşlanırken öldürür," diyordum. Konularımı ele alırken bu görüşlerim bana gayet güzel yol gösterdi. En önemli yol gösterici ise merak aslında. Bunun yanında internet muhteşem bir kaynak. Çoklukla insanlar internete bir şey aradıklarında ilk sayfanın en üstünde çıkan birkaç linkteki bilgilerle yetinmeyi tercih ediyorlar. Oysa gerçek deneyimler daha derinlerde bir yerlerde bulunuyor. Hemen her nesne hakkında gerçek kişilerin aktardığı gerçek deneyimler bulunabiliyor. Daha iyi ne yol gösterebilirdi ki?

5. Senin için en ilginç "tarih" hangisiydi?
Hakkında yazdığım her nesnenin tarihi benim için çok ilginçti. Beni en çok etkileyen ise "ruj" oldu. 

6. Kitapların hitap ettiği yaş grubu ifadesine çok inanmasam da sence bu kitap kaç yaştan itibaren çocukların ilgisini çeker?
Hiç bilmeden çok ilginç bir noktaya dokundun bu soruyla. İşin aslı, ben bu projeye bir çocuk kitabı yazmak üzere başladım. Nesneleri araştırdıkça şaşırdım. Karşıma çıkan bilgilerin çoğunu eleyemedim. Anlatımlarım uzadıkça uzadı. Sonunda hedef yaş grubu olmayan bir kitap çıktı ortaya. Bana kalırsa 10 yaşındaki meraklı bir çocuk kitabın birçok bölümünü keyifle okuyabilir.

7. Her bir başlığın önünde yer alan eğlenceli tanıtım mottosu sana mı ait? (örnek: kirli çamaşırların süper kahramanı: çamaşır makinesi)
Bazıları bana ait. Bazıları sevgili editörüm Gökçe'nin katkısı. 

8. Peki sence ilk yoğurdu kim nasıl yaptı :)
İşte çocukluğumdan beri kafamı kurcalayan soru! Milliyet Çocuk'taydı sanırım, "Pamuk Nine" adında masalımsı bir öykü okumuştum. Çaktırmadan yoğurt hakkında bilgi veren bu öyküye göre, ilk yoğurdu Pamuk Nine yapmıştı. Nedense pek inanmamıştım bu öyküye. O zamandan beridir merak eder durum yoğurdu ilk kimin yaptığını.  

9. En iyi cacık tarifini denedin mi?
İlginç bir durum daha: Annem cacığı zaten böyle yapar. Hemen hemen böyle demeliyim aslında, ayrıntılarda farklar var. Yani yakından tanıdığım bir tarif bu aslında.

Her şey 1 "merak"la başlar ve 21 kısa öyküyle devam eder. Hepsi hayatımızın içindeki "sıradanlaşmış" nesneler  ve çoğunun farkında bile değiliz. Bu kitapta ben kısa da olsa bu "sıradışı" tarihleri okumaktan keyif aldım. 

15 Nisan 2014* tarihine kadar "Tarihini en çok merak ettiğiniz 'sıradan şey'in" ne olduğunu  bu yazının altına yorum bırakabilirsiniz. Yapacağımız çekilişle 1 kişiye "21 Sıradan Şeyin Sıradışı Tarihi" kitabını ve 1 mektubu göndereceğiz. 
* Elif'in aramıza katılmasıyla süreç uzarsa şimdiden affola :)
** Röportaj için sevgili Yıldıray'a teşekkür etmeyi unutmuşum :))

HERKESE BOL ŞANS & 10 KAPLAN GÜCÜNDE MUTLU GÜNLER DİLERİZ :)
Devamını oku »

21 Mart 2014 Cuma

Doğum Doktoru Nasıl Olmalı: Bilgili mi İlgili mi?

Hamile kaldığımızı öğrendiğimiz süreçte aklımızda tek bir doktor vardı. Gayet tanınmış, bilindik, oldukça deneyimli, tavsiyesi bol kır saçlı bir amca.
İnsan ilk başlardaki muayenelerde bence hiçbir şey anlamıyor çünkü doktordan daha çok bebeğin sağlığı iyi mi kısmına odaklanıyorsunuz. Ya da bizde öyle olmuştu. Görüştüğümz süreler de kısıtlıydı; 3 haftada 1 ya da ayda 1. İlk başlarda bize "ultra süper iyi" görünüyordu doktorumuz çünkü çok tecrübeli ve bilgiliydi. Hatta bizi odasının kapısında ayakta karşılıyordu :) (ona mı tav olduk acaba :) Ancak bir sorun çıktığında amca bizi hiç hatırlamıyordu. Yani telefonda her seferinde yeniden tanışıyorduk. Bu da biraz garip geliyordu açıkçası. Çooooook hastası vardı anlıyorum ama daha dün görüştük be kardeşim de diyesim gelmişti bir seferinde. Bir de özel muayene olduğundan verdiği tahliller vs. hep başka yerlerde yaptırılıyor ve onlar için ekstra zaman ayarlaması ve stres yaşanıyordu. Detaylı ultrason için de bizi Ankarada pek meşhur başka bir amcaya yönlendirdi. İşinde çok iyi olabilir ama o kadar tuhaf bir adam ve mekandı ki çıktığımızda ikimiz de salak gibiydik. Hatta bir sonraki kontrolde "bizi niye oraya gönderdiniz" diye kendi doktoruma ufaktan kızmıştım. Çünkü gereksiz bir yerdi ve o kadar para bayılmamıza da gerek yoktu. Neyse dedik...
25. hafta kontrolü geldiğinde sanırım asıl dönüşüm yaşandı. Bir aydır bebeğimizi görelim vs. diye heyecanla bekliyoruz; doktor o kadar kısa süre bakıp konuyu kapattı ki... meğerse sezaryene yetişecekmiş. Benim elimde sorular kalakaldım; "e biz başka zaman gelseydik" dedim. "Zaten ortamı hazırlıyorlar, hemen gider işimi halleder gelirim" dedi ama o ara şoförüne arabayı hazırlatıyordu.
Ben bir de en saf halimle "benim muhtemel doğum tarihim ne zaman; siz buralarda mısınız?" deyince olanlar oldu.
Doktor en "normal" haliyle takvime bakıp "aaaa ben o tarihlerde muhtemelen yurtdışındayım" demesin mi???!!!
"E peki ne olacak o zaman?" dedik.
"Her zaman b planımız vardır; sizi güvendiğim bir doktora emanet edeceğim" dedi.....
İyi de senin güvendiğin doktora bakalım ben güvenecek miyim :)
Çıktığımızda alık balıklar gibiydik...
Yok arkadaş böyle gitmemeliydi bu iş.
Doktor anladık çok bilgiliydi de böyle saçma bir muameleye değer miydi?
Önceki görüşmelerimizi de düşününce o doktor amcadaki eksik şeyi bulmuştuk: heyecan!!! Amca heyecanını kaybetmişti. Beni ısrarla epiduralli normal doğuma ikna etmeye çalışıyordu çünkü epiduralli olursa ben "prenses gibi" doğuracaktım ama "epiduralsiz" olursa onu boş yere sıkıntıya sokacaktık...
Şu an riskli gebelik durumu yaşayan birilerine bu bahsettiğim amcayı gözü kapalı tavsiye ederim çünkü alanında çok başarılı. Ancak bizim elektirklerimiz kendisini çok sevmiş olmama rağmen tutmadı.
(İşte o ara ben ilk aydınlanmamı yaşadım ama buraya sıkıştırmayayım;ayrıca yazayım onları...)


Peki gönlüne yatan bir doktor bulmak kolay mı???
Hiç de değil...
25-28 arası kimselere gitmedik,zaten niye gidelim.
Baktığımız ilk kriter doktorun bir hastanede çalışıyor olmasıydı yani yeniden özel muayene sıkıntısı yaşamak istemedik.
28. haftada yine herkesin ballandırarak anlattığı genç bir erkek doktora gittik. Ben çok ümitliydim kendisinden. İnternetten araştırma yapınca "aa ben bu adamı çok sevdim" demiştim.Ki ne kadar safmışım :)
Görüşmemizde ilk sorusu daha doğrusu sorgusu ilk doktorumuzu neden bıraktığımız üzerine detaylıca bizi sıkıştırmak oldu. "Sana ne arkadaş" demek istedim. demedim elbette... Fazla ukala halleri bizi inanılmaz itti. İşinde yüz numara olabilirsin ama biraz alçakgönüllü ol,dedik...
29. hafta geldiğinde yine şahane tavsiyelerle hypnobirthing uygulayan bir kadın doktor ile yollarımız kesişti. İlk muayenede bile çok fazla gel-git yaşadık konuşmalarından ama bulunduğu hastanenin hijyen koşulları beni ikna etmişti; devlet hastanesinde doğursam daha iyiydi...O derece yani... tabii bir de doktorun "doğum hafta sonu olursa ben giremem" demesi bizi süper ikna etti.. Zira Elif'e "kızım az daha bekle, pazartesi doğuverirsin" diyecek halim yoktu :)
Ve ben laylaylom bir şekilde doktor işini bıraktım...
O ara stres yaparım diyordum ama rahatladım, içime bir rahatlık geldi yani.
madem bu kadar uğraştık ve istediğimiz doktoru bulamadık demek ki işleri oluruna bırakmanın tam sırasıydı...
Bize "doktorunuz kim" diye soranlara "şu ara hiç kimse" diyorduk :))
31. haftaya geldiğimizde -ki ben o ara tüm sorumluluğu karabalığa bıraktım; iyi bir doktoru sen bul dedim- benim 32. haftada izne ayrılmam durumu olunca doktor arayışımız tamamen şansa kalmıştı aslında.
(O ara başka bir doktor daha bulmuştuk ama randevu istediğimizde "yarın kurumdan ayrılıyor"dediler; biz de gülerek telefonu kapattık)

Veee gelelim şimdiki gittiğimiz hastane ve doktora.
Ben hala akıllanmadığım için olsa gerek ara ara büyük konuşmaya devam ediyorum demek ki...
Bu hastanenin önünden servisle geçerken hep "bu hastaneye kim gelir ki;butik bir yer...yazık iş yapıyor mu ki" diyordum. Bir de "ben kadın kadın doğum doktoru istemem" diyordum :)
Nasıl da yuttum bu lafları.
Butik ama oldukça temiz ve düzenli bir yer. Doktorumuz da kadın ve gayet bilgili/ilgili/rahatlatıcı/eli hafif vs.
Bize gittiğimizde oldukça acayip sorular da sormadı. İlk günden sevmiştik kendisini ama şu an sarılmak bile istiyorum ona :) Öyle rahatlatıcı cümleler kuruyor ki... Bir de bir ara (yani yaklaşık 2 görüşmemizden sonra) telefonla arayıp bir şeyler sormamız gerekti ve bizi hatırladı!!!
"Bizim tatlı bebiş" diye seviyor Elifi :)
Elbette ki doğumda nasıl olduğu önemli ama şimdiye kadar bize hep güven verdi, sorularımızı oldukça detaylı yanıtladı.
Bu da önemli değil mi?
Kısacası bir doktor bilgili olsun tabii ki ama ilgili de olsun diyorum ben. Yani o heyecanı seninle yaşasın. 89653. doğumu olacaksa herhalde aynı heyecan kalmıyordur ama bizim ilk doğumumuz olacak inşallah, o yüzden de heyecanlıyız tabii ki.
Umarım doktorumuzla ilgili güzel fikir ve yorumlarımız devam eder ve size doğumdan sonra da güzel şeyler yazarım.
Son kontrole tesadüfen annem de gelmişti ve doktorumuza tam not verdi :)
Doktor maceramız da böyleydi ama bu süreç bana çok şey kattı; bir dolu aydınlanma yaşadım. Onları da başka yazıda anlatayım da düşünce olarak "nerdeeeen nereyeee" geldiğimi bir dökeyim size :)

MUSMUTLU GÜNLER & GÜNEŞLİ VAKİTLER :)
Devamını oku »

En Sevdiklerim MİM'i :)

İlk defa bir "mim" aldım hatta böyle mi söyleniyor onu da bilmiyorum :)
Sevgili Dördüncü Tekil Şahıs bazı sorulara cevap vermemi istemiş desem daha mı doğru olur acaba?
En sevdiklerimi sormuş olması biraz zorladı beni çünkü bazı cevaplarda "en" yokmuş benim için onu anladım :) Yine de lafı uzatmadan, elimden geldiğince soruları yanıtlamaya çalışayım:
1. En sevdiğin şarkı:
Bir dolu şarkı sayabilirim ama bu soruyu düşününce aklıma "Dont Worry Be Happy" geldiğine göre; en sevdiğim şarkı o olmalı. Hatta Günün Şarkısında da belirtmiştim.
2. En sevdiğin roman:
Momo'yu çok severim ve aklıma o geldiğinde hep gülümserim.
3. En sevdiğin çizgi film karakteri:
Bunun işte tek bir cevabı yok. Heidi, Scoobiii Duu, Road Runner, Kaptan Mağara Adamı, H-Men, Jetgiller, Dinazor Denver, Dennis... Kısaca çocukken izlediğim birçok çizgi filmi çok severdim.

Kaynak: burada
4. Çocukluğunda en sevdiğin oyuncağın:
Aynı zamanda kukla da olabilen minik bir ördek,ismi de Edd'di :)
5. Şimdiye kadar aldığın en sevdiğin hediye:
Umarım bu soruya diğer hediyeler ve onları alanlar bozulmaz ama en sevindiğim hediye gece lambası da olan büyük boy küre dünya haritası. Ona bakıp hayal kurmayı hala çok seviyorum, bir doğumgünümde gelmişti.
6. Odanda sana ait olan en sevdiğin nesne:
Şimdilerde benim meşhur cesaret verici anne-yavsusu pandalar :)
7. En sevdiğin yemek:
Makarna tabiiki :) Hatta D.M. yani domatesli makarna... Çeşidi de spagetti olsun.
8. En sevdiğin hayvan:
Kedi dersem torpil mi yapmış olurum bilmiyorum ama tüm hayvanları çok sevdiğim için çok ayırt edemeyeceğim.
9. Ailen dışında onsuz yapamam dediğin kişi/kişiler?
Sanırım böyle biri/birileri yok. Yani birincisi benim çok sosyal bir çevrem yok. İkincisi de yakın dostlarımı hep ailem gibi gördüğümden onları keskin çizgilerle ayıramam. "az ve öz" bir çevrem var diyebilirim :)

Aklımda hiiiiç yokken mimlendim ve soruları cevaplarken eğlendim, çok teşekküler "Dördüncü Tekil Şahıs" :)

HERKESE MUTLU GÜNLER, KEYİFLİ HAFTA SONLARI :)
Devamını oku »

19 Mart 2014 Çarşamba

Bebeğinizi Beklerken Sizi Neler Bekler?

Sahi neler bekler?
Aslında o kadar çok şey sayılabilir ki...
Olumlu ya da olumsuz anlamda değil elbette benim kastettiğim şeyler.
Ama insan başına ilk defa geldiğinde bocalıyor ve o dili anlamakta zorlanıyor.
Bazen okuduğunu bile anlamıyorsun ya da aklına yatmıyor okudukların.
Hamilelikle ilgili aldığım ilk kitaptır: "Bebeğinizi Beklerken Sizi Neler Bekler?"
Bende de yeri ayrıdır çünkü temel taşları bu kitapla öğrendiğimi düşünüyorum.
Tek olumsuz tarafı Amerikalılar için yazılmış olması ve bazı bilgilerin Türkiyeye uyarlanmamış olması denilebilir.
Dili oldukça sade, akıcı ve anlaşılır.
Konular genellikle soru-cevap şeklinde ilerliyor. İnsan bazen "tam da aklındaki soruyu" doktoruna soruyormuş gibi hissediyor.
Bu kitap,uzun yıllardır hamilelere yol gösteren önemli bir kaynak-mış, ben de sonradan öğrendim.
Kitabın devamı da var; "
İçinde neler var?
Kitap temel olarak 4 bölümden oluşuyor.
1. bölümde gebelik başlangıcı, temel bilgiler, beslenme düzeni ile ilgili konu başlıkları var.
2. bölümde ay ay hamilelik süreci ele alınmış.
3. bölümde hastalık vb. özel durumlar detaylandırılmış.
4. bölümdeyse doğum sonrası süreç ve "babalar da bebek bekler"den bahsediyor.

Kafa karıştırmıyor ama detaylı bir şekilde bilgilendiriyor bu kitap. 3. bölümü açıkçası neredeyse hiç okumadım çünkü yaşamadığım (çok şükür) şeyleri okuyup kafama takmak istemedim.
İkinci bölümde yer alan doğum süreci ile ilgili detaylı bilgileri de son günlerde tekrar tekrar okuyup notlarımı aldım ve heyecanlı anneanne ile sevgili karabalıkla paylaştım.
"Cahillik mutluluktur" ve "bilgi güçtür" diyen iki farklı görüş var. Ben açıkçası ikincisini tercih ediyorum. Cahillik hangi durumlarda beni mutlu kılar bilmiyorum ama süreci en azından kıyısından kenarından da olsa yakaladığım için kendimi daha güçlü hissediyorum.
Bu kitabı okumaya ilk başladığımda korkarak "doğum"la ilgili bölümü açmış, biraz okumuştum. O gece uyuyamadım :) amanıııın dedim, neler neler yaşanıyormuş öyle. Zaten ilk aylar olduğundan doğumla ilgili birşeyler okumayı bıraktım. Sonra "İçgüdüsel Doğum" kitabı ve "Hypnobirthing" ile tanıştım -ki o ara zaten aydınlanmaların en yüksek voltlusunu yaşadığım dönemdir- işte onlar sayesinde bazı şeyler daha "doğal" gelmeye başladı. "kesi" dendiğinde ürpermemeyi öğrendim mesela. (Onlardan neler öğrendim ayrıca yazmayı düşünüyorum)
Sonra başka bir aydınlanmayı sezaryen konusunda yaşadım. Sezaryene hiç ama hiç hazırlıklı değilmişim. Çok şükür ki şimdilik görünen öyle bir mecburiyet yok ama neticede hayat bu her an her şey olabilir. Ben "doğal doğum" ile kafamı meşgul ederken farklı bir ihtimal olursa ne kadar bocalayacağımı ve kendimi eksik hissedeceğimi anladım. İşte o ara tatlı bir cincüce ile tanıştım :)
Bu konunun bu kitapla ilgisi de şu oldu. Sezaryenle ilgili olan kısmı ben okumamışım bile ve orada şu yazıyordu:
"Kendini normal doğuma hazırlayan anneler bu satırları okumazlar bile.(ahanda yakalandım dedim) Ama önemli olan bebeğinize kavuşmaktır. Anne, düş kırıklığı, suçluluk, başarısızlık hissedebilir ama buna gerek yoktur. Doğum şekli sizi daha "iyi" anne yapmaz." (vay ağzından öpeyim dedim kim yazmışsa..)
Bloglarda da okuduğum kadarıyla bu konu çok tartışılıyor.
İnsanlar size tee en başından beri "normal mi istiyorsun, yapabilir misin, aman yap sezaryen kurtul gününü bilirsin" vs. diyor; kısacası herkes konuşuyor :)
Ben teeee en başından beri daha önceden söylediğim sebepten ötürü epiduralsiz normal doğum yapabileceğine inanan bir insanım. Lakin buna inanırken diğer seçenekler olursa hayal kırıklığı yaşayacağımı gözden kaçırmışım. Neyse ki onu da çabuk kavradım ve kendimi "doğum şekli ne olursa olsun sen kendin ve Elif için hayırlı olanı iste"ye odakladım. Kim ne derse desin önemli olan sağlıkla kızımıza kavuşmak.

Bu kitabın bu yazdıklarımla ilgisi de kafamı karıştırmayan ve bir hayli objektif bilgiler vermesi oldu.
Kısacası "Bebeğinizi Beklerken Sizi Neler Bekler?" kitabını mutlu ama cahil kalmak istemeyen insanlara tavsiye edebilirim.
* Doğum şekli (sezaryen vs.) konusunda kırıcı bir ifade kullandıysam da kusura bakmayın olur mu?
** Başka hangi kitapları okudum/okuyorum burada yazmıştım.
Bir de unutmadan bu süreç bana en çok sabırlı olmayı öğretti. Başlarda günler haftalar geçmiyor, tahlil sonuçları sabırsızlıkla bekleniyordu. 20lerden sonra "saymanın" bir faydası olmadığını gördüm. Henüz yarılamıştık çünkü :)
Şimdi de maşallah diyeyim, 38'i bitiriyoruz; elbette ki meraklıyım/heyecanlıyım hatta zaman zaman panikliyorum ama yine de an'ı yaşamaya çalışıyorum. Bilgisayarda uzuuun süredir bir şeyler yazarken midemin üstüne oturan tatlı bir poponun varlığını hissediyorum ve yazmakta cidden zorlanıyorum ama düşünüyorum da bu an'lar da özel;hem de bize özel :)

Devamını oku »

18 Mart 2014 Salı

Hamileyken Özlenen Şeyler :)

Belki buna "aşerme" bile denebilir ama tecrübelerime göre hamilelikte de olsa "aşerme" ve "özlemek" bambaşka şeyleri anlatıyor.
Belki aynı kapıya çıkıyor onu da bilmiyorum ama benim hamileyken aşerdiğim 1 şey oldu.
O da 16-17 sene önce memleketteki bir pastanede yediğim profiterol...
Ki ben profiterolü hiç sevmem ve normalde yemem.
Bir gün uyandım ve burnuma çikolatanın tencerede pişme kokusuyla beraber profiterolün arasındaki krema kokusu geldi. Bu nedir yahu diye düşündüm. Yıllaaaar öncesinden tanıdık bir kokuydu bu ama ne olduğunu anlamam biraz zaman aldı. Ve hemen kendimi o pastayı yerlen buldum. Eskiden küçücük bir yerdi şimdilerde büyümüş ama pastanın tadı hala güzel.
Nereden mi biliyorum?
Kuzenimi aradım.
Dedim ki "pasta pastanesi hala profiterol yapıyor mu; yapıyorsa Ankara'ya gönderiyor mu?" :) Ben tabii o kadar ciddi sorunca kuzen kişisi sağolsun bunu görev edinmiş ve gidip 1 kilo profiterolü sarıp sarmalatıp buzlu kaplarla göndermiş.
O zaman 3-4. aylardaydık sanırım. Ve ben akıllısı 1 tane bile fotoğraf çekmemişim sabah kahvaltısında götürdüğüm o pastanın.
Sanki aramızdaki bir özlemi giderir gibiydik :)
Kısacası benim aşerme maceram bu kadardı.
Ne öyle gecenin bir vakti karpuz, kavun istedim ne de hiç bulunmayacak bir şey.
Hoş, son günlerde canım sulu can erik çekiyor ama hamileliğin sonuna geldim diye herhalde beni sallayan yok,onu da diyeyim :)
Ama özlem...
Özlem duyduğum şeylerin TEEE EN BAŞINDA DENİZ GELİYOR...
Deniz kokusu, denize girmek, denizi izlemek, deniz kenarında yürümek...Hepsi yani.
Kurak Ankara ikliminde kendimizi parklara bahçelere attık ama hiçbiri bendeki "deniz"i kesmedi,zaten olmazdı da.
Denizi görmeye gidemedik, bu sanırım en çok içimde kalan şey oldu.
Burnuma hep bir deniz kokusu geldi. Ne yapalım, kısmet değilmiş...


Zararlı yiyeceklerden tüketmek de listemi zorlayabilir.
Mesela sosisli makarna :)
Sosis bizim eve normalde hiç girmez bu arada ama can bu ya çekti işte hem de en makarnalısından ...
Çocukluğumdan beri sevdiğim zararlı cipsler..
Arada yaptığım kaçamakları saymazsak kendimi bu konuda haliyle biraz kısıtladım. Hamile olmasam da yememem gerektiğini biliyorum ama her insanın zayıf noktası olabilir değil mi? Hele ki en fıstıklı tombisinden :)
Sadece yeme-içme işleri değil elbette son zamanlarda uyurken sağdan sola soldan sağa "önce niyet etmeden" dönmeyi özledim :) Bu bir şikayet değil, asla. Neticede karnında minik tekmelerle beraber uyumak o kadar keyifliyken,haksızlık yapamam.
Koşmayı özledim :) O nereden çıktı demeyin. Normalde yürüyüşteyken biraz da koşayım diyen biri değilim çünkü hemen nefesim kesilir ama canım arada ihtiyacın olduğunda koşmak da güzeldir,insana kendini özgür hissettirir, değil mi?
Kahve de diyebilirim ama onun hamilelikle ilgisi yok, içmememin sebebi tamamen midemdeki sorun. Ona da alıştım gerçi, canım çok çektiğin içiyorum. Sade Türk kahvesi her zaman favorim. Misafirler şekerli istediğinde "ne kadar şekerli acaba" diye bir kestirimde bulunamıyorum,o yüzden kusura bakmasınlar.
Bebeğimizi inşallah sağlıkla kucağımıza aldıktan sonra da bugünlerden özlediğim şeyleri yazarım. En güzeli de benimle yürüyen minik tekmeler :) "Günaydııın" diyen eller olur herhalde :)

Peki ya siz hamileyken en çok neleri özlediniz?
Devamını oku »

17 Mart 2014 Pazartesi

İyi Ki Doğduk Biiiiz :)

Geçen senenin yazısını okudum az önce; "1 yaş daha almanın mutluluğu" demişim.
Şimdilerde ne hissediyorum diye şöyle bir baktım/ düşündüm de hem aynı hem de çok farklı.
Geçen sene mesela Karlar Kraliçesi ile tanışmış,kütüphanelerde çokça vakit geçirip mutlu olmuşum...
Olmuşum diyorum çünkü bu ara hafızam biraz zayıf (hani öncesinde oldukça süperdi ya şimdi zayıf sadece :P ) ve yazıyı okuyunca anılarım canlandı.
Bu sene ise bambaşka bir şekilde kutladık; kendimizi araya sıkıştırıverdik resmen :)
Daha şimdiden önceliklerimiz değişmiş.
Şu an çıkıp da bir yerlerde gezeyim pek diyemiyorum tabii, daha çok gideceğimiz yerde oturacak yer var mı, tuvalet var mı onları soruyorum :)
Ama yine de aynı düşünüyorum; yaşlandım vah tüh demiyorum; bence gerçekten her yaşın ayrı bir güzelliği var;29'un da :)
Herkesin kendi tercihidir ve kimseyi kınamam elbette ki ama ben özel gün olarak sadece doğumgünlerini önemsiyorum diyebilirim. Onlarda da manevi değeri olan bir hediye hatta hatırlanma pek kıymetli oluyor..
Mesela bu sabah -ismini vermeyeyim belki istemeyebilir- çok sevdiğim bir arkadaşım aşağıdaki görseli göndermiş bize mail olarak :) Amanııın ne kadar mutlu oldum..
(Bir de Elife Moli ile Olaf sürprizi var ama onu buraya sıkıştırmayayım)

Yeniden çooook teşekkürler :)
Bu sene tüm dileklerimiz Elif'e sağlıkla kavuşmak.
Bu sabah aklıma şöyle bir görsel geldi, cumartesi günü gelen hediye paketlerinden faydalanarak  basit bir çizim yaptım yani kendim çizemeyince hazır çizilmişlerinden faydalandım :)


Nasıl olmuş sizce?
Başkalarının bize "iyi ki doğdunuz" demesi daha mantıklı tabii ama ben yine yazayım istedim "iyi ki doğduk" diye :))
Bugün benim doğumgünüm yarın da karabalığın. Lokum tatlısının doğum günü Haziranda, Elif'i ise henüz bilmiyoruz...
Bu sene açık söylemek gerekirse içimde doğum günü mutluluğundan daha çok Elif'in doğum heyecanı var.
Ne zaman olur, nasıl olur onları düşünüyorum. Aklıma komik senaryolar geliyor, gülüyorum.
İnşallah her şey yolunda gider ve sağlıkla/kolaylıkla kavuşuruz kızımıza.
Daha dün babası "bak Elif, balık burcu olmak istiyorsan hala vaktin var" dedi ama bizimki bir eve "2 balık" yeter diye düşünüyor bence :)
* Evdeki karabalık, son sözüm de sana: "İyi ki doğmuşsun, iyi ki varsın, iyi ki benim karabalığımsın :)

HERKESE PEK NEŞELİ HAFTALAR, SEVDİKLERİYLE MUSMUTLU DOĞUMGÜNLERİ DİLERİM(Z) :)

** Google Amca da sürpriz yapmış, yeni gördüm:
Sağol Canım :)


Devamını oku »

16 Mart 2014 Pazar

Elif Partimiz-15 Mart :)

Baby Shower'ın Türkçe karşılığı "bebek partisi" olmayabilir ama bizim evdeki partinin adı buydu;hatta daha çok şöyleydi:
"Elif geliyooor, Esra anne mi oluyoooor;o da ne doğumgünlerimiz var bizim" :)
Kısacası hepsini bir arada yaptık diyebilirim.
Klasik bir baby shower'da olduğu gibi kimseden hediye talep etmedik. İşin bu kısmı zaten bana inanılmaz saçma geliyor. Amacı aileye yardım gibi bir şey olabilir ama en güzel hediye zaten insanların bizi düşünerek getirdiği kendi ördükleri patikler, el yapımı oyuncaklar ve tatlı bodylerdi. Bir de kedili mama tabağı vardı kiii kusura bakmasınlar ama onu Elif'e saklayana kadar kendim de kullanmayı düşünüyorum; ne var yani kızımla ortak olsak?
Bizim partimiz nasıl oldu,oluştu, şekillendi önce orayı anlatayım:
Organizasyonları pek seven kardeşim bir gün "sana bebek partisi yapsak ya" dedi. Ben de "yok" dedim. Sonra zaman geçtikçe bu fikre soğuk bakmamın sebebinin "klasik baby shower" temaları olduğunu anladım. Ben de kendi partimize farklılıklar katabileceğimizi düşündüm.
Tarih olarak 37. haftanın son günü olması beni epey strese soksa ve yorsa da neyse ki kardeşim ve kuzenler birçok şeyi halletmişlerdi. Bir de tabii annem...Onlar olmasa gelenlere cips ve patlamış mısır ikram ederdim :)
Şimdi de sadece mantar ve yoğurdu karıştırdım ama yine de elim değdi yani.
Yaklaşık 1 ay öncesinden davet edeceğimiz insanlara haber verdik,ortalama bir sayıya ulaştık.
Menümüzü ve insanlara vereceğimiz hediyeleri ayarladık.
Geriye oyunlar kalmıştı. İnternetteki oyunlar bana fikir verdi ve ortaya farklı sorular/oyunlar çıktı.
Gündüzden kız arkadaşlarımız gelmişti ve yaklaşık 15 kişiydik. Akşama da eşler geldi. İnsanlar farklı zamanlarda gelip gidince kiminle ne ara görüştük biraz kafam döndü ama gerçekten çok keyifli geçen bir partiydi.
Oyunlardaki sorulardan biri "hamileliğimde en çok neyi özlemişimdir"idi. Kimse doğru cevap veremedi. Sizce en çok neyi özlemişimdir?
Gelelim menüye:



Hem pratik hem doymalık bir dolu çeşit vardı. Pastaların üzerindeki süsleri de kardeşim hazırladı.
Kısacası, niyet eğlenmek olunca öyle organizasyon şirketlerine ya da büyük çaplı bir şeylere ihtiyaç yok.
Maksat muhabbetimiz güzel olsun :)
Şaka maka yaşgünlerimiz de geldi ama o başka yazının konusu olsun...

Elif'in kendisi gibi partisi de pek şekerdi bizim için, darısı devamına inşallah.
Yayında ve yapımda emeği geçen, bir çatallık olsun katılabilen herkese yeniden teşekkür ederiz :)


Devamını oku »

15 Mart 2014 Cumartesi

Elif'in Kitaplığı #1: Denizyıldızı Kayası (Arkadaşım Balina)

Bu kitap, Elif'e aldığımız ilk kitap değil.
Bu kitabın bir alınış sırası yok ama hikayesi var elbette.
Kızılaydaki kitapçıları gezmeyi çok seviyorum hele ki vaktim bolsa ve kimseyle buluşmayacaksam yani saatin önemi yoksa :)
Saate bakarak geçirilen bir kitapçı gezisi pek keyifli olmuyor. Bir de ben yalnız gezmeyi seviyorum kitapçılarda. Bunu bilen ve beni kitapçılarda "kaybeden" sevgili karabalığıma da yeniden teşekkür edeyim.
İşte o günlerden birinde Kızılay'da Sakaryadaki ufacık tefecik İş Bankasının kitapevine de uğradım. Oradaki beyaz saçlı amcayı da çok seviyorum. Yalnız mekan o kadar arada kalmış ki gerçekten nereye gittiğinizi bilmeniz lazım yoksa yolunuz tesadüfen oraya düşmüyor. Yetişkin kitaplarına en en en sonra bakmak gibi bir alışkanlığım oldu uzun yıllardır, sebebi bilinmez :)
Amca da beni tanıyor artık düşünüyorum çünkü ne zaman gitsem çocuk kitaplarıyla dolup taşıyor elim avcum.
Kitapçıları gezerken yepyeni kitapları keşfetmeyi kim sevmez ki?
Ben çok heyecanlanıyorum öyle durumlarda ama ne yazık ki eğilmekte son zamanlarda biraz sorun yaşadığımdan alt raflara konan kitaplara sinir oluyorum çünkü aklım onlarda kalıyor.
DenizYıldızı Kayası da pek altlarda olmasa da saklanmış bir yerlerdeydi. Denizkızlarını ve onların hikayelerini çok severim,içimi mutluluk kaplar. Hatta hep bir deniz kızıyla tanışmak istemişimdir.
Bu kitap 4 seriden oluşuyormuş. Ben şimdilik 1 kitabını Elif'e bir kitabını da başka bir arkadaşa aldım.
Geçen gece de Elif'e okumaya başladım,sonra uyuyakalmışım :)
Ertesi gün kaldığımız yerden devam ettik ve bu keyifli hikayeyi ikimiz de çok sevdik. "Tombik" isimli yavru balinanın hareketlerine Elif'in de dalgalanmalarıyla eşlik etmesi çok hoştu.

Kitabın konusundan bahsedecek olursam;
Spirulina, kardeşleri Derin ve Nilsuna ile Denizyıldızı Kayasında canı çokça sıkılarak oturmaktadır. Kardeşleri onunla oynamak istemez çünkü saçlarının bozulmasından korkarlar. Spirulina da gümüş balıklarıyla yüzmeye çıkar ve yolda karşısına "Tombik" isimli yavru balina çıkar. Annesini kaybettiği için üzgündür, minik kız da ona yardım edebilmek için balina şarkısını söylemeyi teklif eder. Gümüş balıklarıyla beraber tatlı bir deniz şarkısı söylerler ancak tam o sırada tehlikeli balıkçıların ağına yakalanırlar. Onlardan nasıl kurtulurlar, Tombik annesine kavuşur mu kısımlarından bahsetmeyeyim.
Hikaye oldukça neşeli, çizimleri de hikayeye canlı bir şekilde eşlik ediyor. Bazı yerlerde şarkıların olması hikayeyi canlandırmak açısından bence güzel bir fikir. Benim acayip çatlak sesimde bile minik yavru Elif "bir sus anneciğim" demedi, sağolsun :)

Kitap boyunca isimlere takılmadan edemedim yalnız. "Spirulina" tamam da "Derin" ve "Nilsuna" nedir; onu anlayamadım...Orijinallerini merak ettim aslında.
Yazarın sayfasına bakmak isterseniz burada

DENİZKIZLARIYLA ŞARKI SÖYLEMELİ KEYİFLİ OKUMALAR DİLERİM(Z)
Devamını oku »

14 Mart 2014 Cuma

Siz Hiç Puf Böreği Gibi Şişkin Hissettiniz Mi?

İçinizin şişmesinden bahsetmiyorum yani ondan bahsedemeyecek kadar ben de şişkinim ama konuşmak istemiyorum, susuyorum.
Söylenecek çok güzel laflar var ama ben çok tipik bir Esra tepkisi olarak susmayı tercih ediyorum hem kendi sağlığım hem de bebeğin huzuru için.
Gelelim puf böreğine...
Bundan aylar aylar öncesinde bir gece uyandım ve parmaklarımı çok da hareket ettiremediğimi fark ettim, korktum. Bir de baktım şişmişler, şaşırdım.
Doktora sorduk, erken ama normal dedi.
Tuzlu mu tüketiyorsun dedi ki bu soru aylardır bana sorulan soruların başında geliyor.
"Yooo" dedim ve hala cevabım aynı.
Vücudum bana çaktırmadan böyle yavaştan yavaştan şişmeye devam etti.
Geçtiğimiz ay en son hamlesini ayaklarımda yaptı ve ben kendime yepyeni 1 numara büyük bir spor ayakkabı almak zorunda kaldım. Ne yazık ki sağanak yağmurlara pek dayanıklı değil. O zamanlar eskiden giydiğim botuma ayağımı sığdırmaya çalışıyorum ama ayaklar inatla beni ve ayakkabıyı reddediyor.
Şişmek gerçekten tuhaf bir deneyim oldu.
Kilo almaktan oldukça farklı.
Sonra aklıma geldi "iyi ki yaz aylarında değiliz" dedim :))
Kendimi şişmiş kabarmış bir puf böreği gibi hissediyorum son zamanlarda ama bundan çok da şikayetçi değilim; sadece uçacak olursam haber vereyim istedim :P
Bu durumda ben "uçan balık" bile olabilirim, ne dersiniz???
Kaynak: burada

Devamını oku »

11 Mart 2014 Salı

Elif'in Kitaplığı :)

En büyük hayallerimden biri yavrumla birlikte kitap okumak.
Önceleri belki ben ona okurum masallardan ama sonra o da okumaya başladığında benim elimdeki kitapları hevesle kapar ve "serinin son kitabı mıııı??? Önce ben okuyayıııııım" diye heyecanlanır; yani zihnimde böyle bir sahne var :)
Kitap okuma alışkanlığı sonradan edinilebilir bir şey diye düşünüyorum yani "böyle geldik böyle gidiyoruz" cümlelerine gerek yok. Ama elbette ki niyet önemli. Yani bir şeyi yapmayı ne kadar istiyorsun?
Aileleri kitap okuyan çocukların bu alışkanlığı edinmesi daha kolay oluyormuş, öyle yazıyor kitaplarda. Belki de doğrudur bilmiyorum.Bence kitap okumak oldukça kişisel bir deneyim, bambaşka bir dünya.
Elif'in de bu dünyada olmasını elbette ki çoook isteriz.
Zaten televizyon olmayan bir evde çocuk hayal dünyasını zenginleştirecek oyunların haricinde kendini kitapların arasında bulmazsa bir garip olur herhalde :) Elbette bu durum ters de tepebilir ama ben buna inanmıyorum.
İnanmadığım için de Elif daha minicikken (yani tıbben bizi duymuyorken ama bence duyuyorken :P) ona harika bir kitap aldım.(sonra söyleyeyim hangisi olduğunu) Ve kıskandım :) İlk defa değildi bir başkasına çocuk kitabı alışım ama fark ettim ki evde bundan sonra "Elif'in Kitapları" da olacaktı... Elbette ki güzel bir şey ama tuhaf hissettim. Ve yavaş yavaş onun kitaplığını hazırlamaya başladım. Yani alışverişlerde sadece body-tulumlara bakmadım... Onu tanıdığım kadarıyla nelerden hoşlanır diye düşünerek mini bir kitaplık oluşturdum yavruma. Benim kitaplarım/Elifin kitapları diye bir ayrım yok tabii ki :) Şimdilik ona özel bir şeyler olması,üzerinde onun adının yazması hoşuma gidiyor. İlerde o kitaplıktaki kitapların hepsi onun olacak hatta yeri gelecek dişlerini onlarla kaşıyacak biliyorum :)
Benim sesime farklı babasının sesine farklı tepkiler veriyor. İnşallah doğduktan sonra da ona masal okumaya devam ettiğimizde karnımdaki huzurlu hallerini hatırlar.
Zihnimde şöyle bir görüntü var; tabii yanında bir "karabalık"ın da olduğu :)


Elif'in Kitaplığından ara ara ses vermeye devam edeceğiz.
Sizin yavrularınızın kitaplarla arası nasıl? Siz de ona özel bir kitaplık hazırlamayı düşündünüz mü?

HERKESE KİTAPLARLA GEÇECEK DOLU DOLU GÜNLER DİLERİM(Z)
Devamını oku »

10 Mart 2014 Pazartesi

Çakıl'dan Son Haberler :)

Daha önce, hayatımıza giren bir diğer minik kedi Çakıl'dan bahsetmiştim.
Şimdilerde o noktacık kedi gitti yerine bir hayli yaramaz ve oyuncu bir şaşkın geldi.
Yaklaşık 3,5 aydır bizimle yani kardeşimle;ona gittiğimizde Çakıl'ı da görüyoruz.
Ben hala ismine alışamadım.
Daha çok "Küçük Emrah", "Baykuş suratlı" gibi ifadelerle çağırıyorum :)


Bir ara veterinerde kaldı, döndüğünde resmen depresyondaydı. Öööylece oturuyor hatta uyuyordu. Neyseki şimdi eski halinden de daha yaramaz bir kediye dönüşmüş.
Bana sorarsanız ben Lokum'un uyuz hallerinden daha memnunum ama her kediseverin de tarzı farklı oluyor.
Çakıl yerinde duramayan, yolda yürüyen birine patisiyle çelme atan bir kedi :)
Hatta dün gördüğüm videoda çamaşır makinesindeki dönen çamaşırlara sataşıyordu...
İyi ki girmiş hayatımıza, minicik bir noktacıktan masaya patisini koyan bir hale büründü..
Bir de biraz obur halleri var; mutfağa kim gitse yanında gidip "bana da veeer" diye ağlıyor.
Miyavlamıyor yani onu henüz yapamıyor ve çıkardığı ses bir kapı gıcırtısından farksız ama çok da sevimli :)

Lokumla henüz tanışmadılar...
Ne dersiniz nasıl anlaşırlar acaba???
Devamını oku »

6 Mart 2014 Perşembe

Mide Bulantısı İçin Neler Yapılabilir?

Şanslı mıydım bilmiyorum ama mide bulantısı denilen şeyle çok küçük yaşta tanıştım.
Otobüste, dolmuşta, arabada, uçakta, gemide yani toplu taşımanın olduğu hemen her yerde benim midem bulanır-dı.
Hatta otobüs yolculuklarının çoğunu ilaç alarak ve uyuyarak geçirirdim.
Üniversiteden sonra pek fazla uzaklara gitmem gerekmediğinden mi yoksa büyüdüğümden mi bilmiyorum, mide bulantılarım da yavaş yavaş azaldı.
Tekne turu falan deyince "aa süper" diyemiyorum o yüzden "çok sallıyor mu, kaç metre bu tekne" diye soruyorum :)
Yani bu konuda çok idmanlıy(d)ım.
İlaçları biliyorum hatta yanımda zaman zaman bu iş için limon taşımışlığım bile var.
Bilmediğim şey ise hamilelikteki mide bulantılarının bambaşka olduğuydu.


Kaynak: burada

Sabah yataktan aniden mide bulantısıyla uyanacağımı bilmiyordum mesela.
"Keşke kussam, rahatlarım belki" diye üzüleceğimi de bilemezdim.
Ama öğrendim.
Yaklaşık 14 hafta boyunca düzenli bulantılarla uğraşınca neyin ne olduğunu anladım.
Doktorumun neredeyse yüzüne böğürürken adamın "Oh oh iyi iyi,bu haftalarda bulantıyı severiz biz" demesine gözlerimi devirerek bakmıştım ama adam haklıymış galiba :) (ya da sırf beni avutmak için böyle demiş de olabilir)
Çeşitli yerlerden okuyarak ve tecrübe edindiğim bilgiler ışığında diyebilirim ki;
- Miden bulanıyorsa bununla mücadele etmeyeceksin, yenmeye çalışmayacaksın, geçmesini beklemeyeceksin
- Mideyi tamamen aç bırakmayacaksın; ara ara bir şeyler yiyeceksin.
- Sabah aç karnına su içmek yerine hemen elinin altındaki beyaz leblebiden üçer beşer yiyeceksin.
- Kurtarıcı besinler: taze beyaz leblebi, tuzlanmış limonu yalamak, 25 kuruşluk çubuk kraker :)
- Bazen öyle oluyor ki miden dolu ama karşındaki kişiden tiksiniyorsun ve o sebepten miden bulanıyor.. Bu da olabiliyor-muş yani.
- Sebebi sanırım bir anda açılan ekstra burun delikleri :) İnsan hemen her şeyin kokusunu almaya başlıyor ya, araya kötü kokular da girince vay midenin haline.

Benim tecrübelerim bunlar-dı. Çok şükür ki o dönemde geride kaldı. Gerçi düşününce her dönemin kendine has bir güzelliği var.
"Mutfağa girememek" mesela iyi bir şey mi kötü bir şey mi göreceli tabii :))

TÜM TATLARLA DOLU DOLU GÜNLER DİLERİM(Z)
Devamını oku »

5 Mart 2014 Çarşamba

Kereviz Yemeği /Patatesli/Mandalina Sulu :)

Her yemeğin bir pratiği olmalı :)
Neyse ki benim gibi oturup mantı aç(a)mayanlar için hem pratik hem leziz hem de sağlıklı tarifler var.
Kereviz çok uzun yıllardır hayatımda olan bir sebze değil.
Hatta onun için "yeni üretildi galiba, ben daha önce hiç görmüyordum" demişliğim bile var.
Sapı da oldukça faydalıymış ama ben hiç kullanmadım, nasıl ve nerede kullanılıyor onu da bilmiyorum.
Ama kerevizin yemeğini çokça tüketmeye başladım, zaten evde sadece ben yiyorum :)
En basit haliyle;
Malzemeler:
2 orta boy kereviz
1 orta boy patates
1 adet havuç
1 adet mandalina ya da portakal
Yapılışı:
Kereviz, patates ve havuç minnak kıvamda doğranır.(küp şekli de olabilir ama hepsini aynı boy yapamıyorum hala)
Tencereye azıcık zeytinyağı ve ardından minnak malzemeler konur.
Üzerine mandalina/portakal suyu eklenir.
Yaklaşık 1 bardak ılık/sıcak su konur.
İsteğe göre tuz da eklenerek tencerenin kapağı kapatılır(tam değil, yarım)
Yaklaşık 20-25 dakikaya yemeğiniz pişmiş olur,
Afiyet olsun :))

* Senin tarif pek yavan geldi, daha güzel bir tarif yok mu derseniz de Mutfak Sırları sitesinde elbette ki daha güzeli var :)
** Yemeklerin pişip pişmediklerini anlamak için arada tadına bakarız ya, işte kereviz ve patates burada karışabiliyor, dikkat edin :)



Devamını oku »

Kedili Evde Bebek :)

Daha önce kedilerle olan ilişkimi daha doğrusu fobimi anlatmıştım.
Yani ben bol kedili/köpekli bir evde büyümedim.
"Evimizde hep bir hayvan vardı" diyemem.
Balıklarımız vardı ama o garibanları sevmek biraz zor oluyordu :)
Muhabbet kuşlarımız vardı ama nedense fazla yaşamıyorlardı..
Damda civcivlerimiz oldu, beni gördüklerinde kaçıyorlardı :)
Kümeste tavuklarımız vardı, küçükken yumurtamızı oradan alırdık ama şimdi gir bir kümese desen ürkerim herhalde.. İnsan küçükken cidden daha cesur oluyor.
Hatta kısa bir ara hayatımıza tavşan bile girdi...
Ama ne kedi ne de köpek hayatımızda hiç olmamıştı.
Ta ki kardeşim üniversiteden sonra evine köpek alana kadar.
Tatlılardı ama minik bir tür olduğundan herhalde çok havlıyorlardı ve ben onları nasıl seveceğimi bilmiyordum.
Şimdi kuzen Çağla'nın Kahve'si var,kirpikli falan :) Onu çok seviyorum...
Ama kedi...
Lafı dolandırdım da dolandırdım ama konu bir türlü kediye gelmedi fark ettiniz mi :)
Ben o kadar çoooook korkuyordum ki kedilerden..
İşte o fobiden kurtulmak istediğim için eve Lokum geldi...
Öyle hem de ani bir kararla.
Genel olarak "ayy çok tüylüdür onlar" yorumu alsam hatta "senin yaptığın yemekler de yenmez artık" ları duysam da "benim adıma sevinebilen" insanlar da oldu çevremde :)
Kısacası kedileri Lokum'dan sonra daha çok sevsem de (önceden sadece korkuyordum ama uzaktan yine severdim bu minik patilileri) Lokum'un yeri elbette ki apayrı.


Üç yılımız bitti onunla.
Bir bakışıyla derdi nedir anlayabiliyoruz.
Hatta tuvaleti temizlenmemişse ettiği küfürlü mırlamaları hangimize söylediğini bile yorumlayabiliyoruz :)
Ama gel bunu çevrene anlat.
Önceleri ciddi ciddi oturup anlatıyordum.
Şimdilerde bıraktım diyebilirim.
Hamilelik haberini duyan hemen herkesin sorduğu ilk soru "Kedi kalacak mı?" oldu.
Bizde hep "Evet, Lokum kalacak" dedik...
Bu konuyla ilgili gittiğimiz doktorlarla da görüşmüş, internetten bir şeyler okumuştuk.
Özeti şuydu aslında; "Hamile kişisi mümkünse kedinin tuvaleti ile iletişim halinde olmamalıydı; onun dışında pek de bir sorun yok"tu...
Toxoplazma ile ilgili testler de var, onları da yaptırdık.
Fark ettim ki bu aslında "niyet" ile ilgili...
Senin bir şeyi yapmaya niyetin/gönlün varsa (sağlık koşulları haricinde) onu yapıyorsun.. Yani yapmak için tüm imkanlarını seferber ediyorsun.
Lokum'u birkaç sefer otele bıraktığımızda bile dolu dolu ağlamıştım.
Değil ki insanların sorduğu "E kedi kalacak mı?" sorusu ilk başlarda nasıl canımı sıkmıştı anlatamam.
Yani ne yapalım, kapının önündeki paspasa mı bırakalım?
Kedili bebekli evlerin fotoğraflarına bakıyorum ki çoğu da yurtdışından aslında..
Hani gayet de güzel anlaşıyorlar gibi geliyor..
Elbette ki benim/bizim de aklımıza takılan sorular var ama bunlar halledilmeyecek bir şeyler gibi gelmiyor bana..
Umarım da öyle olmaz.
Hayvan sevgisi  bambaşka çünkü..
Kaldı ki kediler kendileri istemedikçe sevdirmezler kendilerini.
Ben de öyle çok mıncırmam Lokumu..
Duruşuna saygı duyarım.
Kendi istediği zaman gelip karnıma yatar,mırlar ve gider..
Ben en çok burnundan öpmeyi seviyorum onu :)
Şimdi asıl soru şu ki annem de haliyle benim/bizim için endişeleniyor.
Yoksa geldiğinde Lokumla çaktırmadan sohbete girişip "ya sen çok tatlı bir kedisin ama pek tüylüsün be yavrum" demezdi :) Lokum da şaşkın şaşkın annemi dinliyor, bozmuyor yani onu :)
Kedili/bebekli evlerin güzel hikayelerine ihtiyacım var..
Anneme çaktırmadan "aaa eve bak, hem kedili hem bebekli ne de güzeller" falan diyeceğim ..
Siz bilmiyorsunuz ama bu aslında bir "annem taktiği". Kendisi aynı şeyi bana soğan/sarmısak için yapıyor, onu da başka yazıda anlatayım :) Kısaca taktikle çalışıyoruz diyebilirim.
Önceden olsa "aman ne düşünüyorsa düşünüyor" diyebilirdim ( çok da diyemezdim ama diyebilirdim) halbuki şimdi "bir annenin yavrusu ve de yavrusunun yavrusu hakkında endişelenme" olayını anlayabiliyorum.
İkna demeyelim ama annelerin gönlünü ferah tutturmakta da yarar var :))
Elif'in inşallah Lokumla pek tatlı anlaşması bizi çok mutlu eder ve umarım sağlık konusunda da gayet rahat oluruz...
Kaynak: burada
Güzel hikayelerinizi bekliyoruuuuum(z) :))
*Derken tam da bugün hoş bir yazıya rastladım, noyanlı hayat; teşekkürler...

Devamını oku »

4 Mart 2014 Salı

Film Önerisi #6 : Gülen Gözler (Vecihi) :)

Enn sevdiğim Türk filmi desem Gülen Gözler için acaba abartmış olur muyum ya da unuttuğum başka bir film var mıdır bilmiyorum...
Ne zaman izlesem hem çok gülerim hem de sonlara doğru biraz ağlarım ama hep çok keyif alırım.
Bugün yine yeniden izledim bu filmi.
Adile Naşit'in zamanına pek yetişemedim yani onun masalcı teyze hallerine. Onun mimiklerini çok seviyorum, o kadar sıcakkanlı ki.
Bu filmde de 5 tane kızları var Münir Özkul ve Adile Naşit'in. Kızların her birinin de sevdiği/görüştüğü çocuklar var. Elbette ki benim favorim Vecihi yani Şener Şen.
Komik karakter deyince benim aklıma hep o gelir.
Bu filmde de o kadar güzel sahneleri var ki.."Veriyor musun" diye bir kendini sahneye atışı var ki.. Bir de uçakla geçerken elindeki gülü sevdiği kıza atmaya çalışması :)
Kaynak: burada
Sonlarında biraz ağlamış olsam da iyi ki yeniden izlemişim dedim.
Yanında da tabii ki patlamış mısır :)


Aklıma gelmişken o sabun köpüklerini her gördüğümde "ayy akıyor bunlar, durudun şunları" diye ben oturduğum yerden geriliyorum niyeyse.. Elime süpürge alıp yardım edesim geliyor herhalde :)
Bir de annelerinin yani Adile Naşit'in kızlarıyla olan süper diyalogları, "Baksana sen benim gözüme!", "Aa likör mü o, versene bana da!" :))
Kısacası, aile/dostluk/sevgi üzerine bence şahane bir film.
İçinizi sımsıcak yapıyor..
Kaynak: burada
Sizin sevdiğiniz Türk filmleri hangileri?
Turşucular da güzeldi sahi değil mi?

Devamını oku »