Drop Down MenusCSS Drop Down MenuPure CSS Dropdown Menu




sohbet muhabbet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sohbet muhabbet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Şubat 2017 Pazartesi

Apartman Sohbetleri #3 / "Cep"

3.Yedi yaş pantolonunu bulsak cebinden ne çıkardı?

Taso tabii ki! Taş da çıkabilirdi ama. Peçete diyeceğim ama ben koymamışımdır, kesin annem koymuştur. Elif için de daha yeni yeni yanımda kağıt mendil taşımaya başladım çünkü bizim evin peçete taşıyıcısı karabalık :)

Pantolon cebiyse boş da olabilir aslında, neticede koşturup dururken cebaimin dolu olmasını sevmezdim diye aklımda ama ne olursa olsun cebinde bir şeyin bulunmasının ve arada ona dokunmanın rahatlattığı bir bünyeyim. 4 yıllık bir paltom var (yorgan gibi) ve onun cepleri o kadar dolu oluyor ki (şaka değil) önüm iliklenmiyor, yanlardan balon takılmış gibi geziyorum ve bunu çok sonra fark ediyorum iyi mi :) Kendimi bu açıdan Kumkurdu ve Zackarina'ya benzetirim. (onlar benim canım hatta canımın içleri) Cebimde minik de olsa taş taşımayı severim bu arada. Bir amaca hizmet edeceğinden değil, öyle sebepsiz bir alışkanlık veya zevk diyelim :)

*Bırak Üzülsünler kitabından...

Devamını oku »

Apartman Sohbetleri #2 /"Taso"

Çocukluk Eğlencen Neydi?
Ay bayıldım bu soruya,nasıl uzun anlatasım var :)
Şimdi pek vaktim yok ama yine geleceğim...

Geldim, işte buradayım.(şimdilik)
Çocukluk eğlencem olarak düşündüğümde aklıma ilk olarak TASOlar geliyor. Ama ondan öncesi de var elbette. İlkokula 5.5 yaşında başlamış ve ne bir ana sınıfı ne de kreş yüzü görmüş bir çocuk olarak hayal gücüm erken gelişti ve hayali arkadaşlarım çoktu diyebilirim. Ben çocukken Eda neredeyse ergendi ve her şeye ağlardı (Tarkan'ın ilk albümünü hala ezbere biliyorum Eda sayesinde) O yüzden de arada misafircilik oynadığımız kıvırcık kuzen haricinde çoğunlukla yalnız takılırdım.Geçen yazıda da bahsetmiştim, top oynamayı çok severdim mesela. Duvarla paslaşırdım. Sonradan bu tenis topu ve raket ile devam etti ama hiçbir zaman amatör takılmaktan öteye gidemedim. Spora bence çok ilgim vardı ama o kadar üşengeçtim ki (hala üşenirim) zevkine oynadığım an'ların dışında ZORLA bir şey yaptırılmaya çalışıldığında bende ters tepiyor. Bunu en iyi yakın çevrem bilir sanırım. Genelinde süt liman biri olabilirim ama işin içine bir yaptırım girince yapacağım varsa da yapmak istememekten kaynaklı kıl birine dönüşebiliyorum.
Neyse konumuz eğlenceydi yahu!
Bisiklete binmeyi severdim ve damdaki civcivleri kovalamayı... Nihahaha evet içimdeki cani ile de tanışmış oldunuz ama gerçekten çok küçüktüm yahu, 4-5 ancak varımdır. Sonucunu idrak edemediğim zamanlardaydım demek ki civcivin teki merdivenden 3 kat aşağı uçunca o kadar çok ağlamıştım ki :( Civcive hiçbir şey de olmadı ama ben (bak hala) vicdan azabı duydum.
Veee gelsin taso dönemi...
Bu dönemde aşırı aşırı sevdiğim cipslerden (hala çok severim ama cildime hiç yaramıyor)çıkan tasoları öyle bir ganimet havasında biriktiriyordum ki, görsen onda altın var sanırdın ahahaha
Tasolarla oynar mıydın derseniz? Biriktirmek için uğraştığım kadar çok oynamadım :) Ama sağlam bir koleksiyonum vardı, şimdi sadece birkaçı kalmış ne kadar üzüldüm.


Gitmeden bir çocukluk anımı da anlatayım:
Kuzenimin apartmanın önünde çocuklarla oynarken benim aklıma bir cin fikir geldi ve taksi çağırma ziline basıp taksi çağırdık birkaç farklı yere, onların kameraları yok diye biliyordum ama birkaç sefer sonunda adam bağırarak (beni tarif ederek) "Elebaşı sensin, aramayın bir daha, annenize söylerim ha!" dedi. Valla korkup bıraktık ahahaha...


Özetlemek gerekirse hayal gücümü çocukluğuma borçluyum denebilir :)

Devamını oku »

15 Şubat 2017 Çarşamba

Apartman Sohbetleri #1 / "Dam"

Daha diğer 'meydan okuma'mı bitirmemiştim halbuki ve geçen hafta olan biteni yazacaktım ama bugün can kuzum İlham Kedisi'nin 'challenge' haberini görünce hemen katılmak istedim.
Gün bugün, ertelemek yok.
Siz de katılmak için daha ne duruyorsunuz :)

1. Nasıl bir apartmanda büyüdün?
Büyüdüğüm binaya apartman denemez sanırım. 3 katlı müstakil bir evdi çünkü ve her katında 3 kardeşten biri otururdu ki hala öyle. Teyzemler ve en üst katta da biz. 'dam' dediğimiz alan evin sanırım en sevdiğim bölümüydü. Bana koocaman gelirdi, ben çocukken asmamız da vardı. Yapraklarını toplar sarma yapar veya üzüm yerdik. (Hatta çocuk aklı bu ya, asması olmayanların sarma yiyemeyeceğini düşünüp üzülürdüm :) İlk okula başlama zamanlarımdan önce (o zaman evimiz 2 katlıydı) evimizde bir de kümes vardı. Her sabah onların yumurtalarını almak ve üstüne ismimi yazmak (adımı yazabiliyormuşum demek) pek hoşuma giderdi. Hatta fotom bile var, arayıp bulayım ve buraya koyayım.
Damda bolca bisiklete biner, top oynardım (tek başıma) Sokağa çıkma iznimiz yoktu çünkü. Bir de damda acayip dikenli ve büyük bir kaktüs vardı (hala var) toplarımı patlatırdı sinir şey!
Arkada 2 ağacın sığdığı kadar limon bahçemiz vardı (şimdilerde kimse bakamadığı için epey kötü durumda olsa da hala 3-5 limon veriyor)
Apartmanda yaşayan arkadaşlarıma hep özenirdim çünkü çöplerini kendileri atmıyordu :)
Şimdi ise keşke müstakil evimiz olsa modundayım :)
Fotoda bahsi geçen damımızdan manzaralar var.Sağ alttaki ise benim bir bayram günü kendimi acayip "havalı" bulduğum bir an'da çekilmişti, anladınız siz onu :) Kümesli fotoyu çok aradım ama bulamadım.

Vakit doldu, gitmem gerek.
Canım Arzucuğumun yazısını mutlaka okuyun, videolara bayıldım ben.

Ben de bu meydan okumaya Leylak Dalı, Filizimsi, 2 Çocuklu Hayat, Yasemen (blogunun adı çok uzun yavru kuşum :), Oytunla Hayat, Mutlu Keçi, Burcuuuk, Love And Smile Aslı ve Kahve İçer Misin (Olur Böyle Şeyler) ve Mutlu Eller'i davet ediyorum ve tabii katılmak isteyen herkesi...
Devamını oku »

3 Şubat 2017 Cuma

Dün / Zorlukları Fırsata Çevir!

Bu seride aslında henüz yayınlamadığım bir yazı daha var. Aradan 10 gün geçtiği için düzenleme yapmam gerek önce. İş yerinde "blogspot"ile sorun yaşadığım için ve evde de bilgisayarı açmak ne mümkün olduğundan o kadar arada derede yazıyorum ki yazılarımı :) Azmime benden bir aferin :)
Dönelim dünkü yaşadıklarımıza.
Bir gün öncesi karabalık "Ben geç çıkacağım, sen Elifi al" dedi. Ama bizim düzenimizde bu o kadar kolay olan bir şey değil. Birincisi araba karabalıkta, ikincisi araba bende olsa işyeri-kreş-ev parkurlarında hava kararınca ve iş çıkış trafiğinde araba kullanma deneyimim yok. Üçüncüsü ne evimiz kreşe yakın ne de iş yerimiz. Nasıl ama? O zaman dans o zaman renk! :)
Eskiden bu geç çıkışlar daha seyrek olurdu ve yaz ayı da olunca parkta şurda burda Elifi oyalayabiliyordum. Şimdi pek kolay değil ki son haftalarda çişini tuvalete yapma isteği tavan yapmışken (bezi var hala çok şükür-tipik Türk anası konuşması olmadı ama ben hazır değilsem değilim napalım, başka yazının konusu olur o da) Elifi çeşitli parkurlardan geçirip eve götürmek mi yoksa evi Elifin kreşine yakın bir arkadaştan rica etmek mi yoksa bir taksiye atlayıp eve gitmek mi? Ki bu seçenekte taksiciye vereceğim parayı helal etsem de gerçekten içimin epey cız edeceğini bildiğim bir parayı vermem gerekecek.
Bir gün öncesinde biraz da denk geldi ve iş yerinden çocuklarımız aynı kreşe giden arkadaşın arabasına bindim, kreşe gittim ve Elifle bizi küçük kendi halinde bir avm'ye bıraktılar, nasılsa karabalık çok da geç kalmayacaktı, beklerdik. Oradaki oyun alanına daha önce götürmüştük ama ben hiç içeri girmemiştim, yaşasın babasını isteyen bebe! Neyse bir gün öncesi görece kolay halloldu ve oyun alanındayken 19.30 civarı babası geldi, acıkmıştık dışarıda yedik ve sonra eve döndük. Ki oyun alanında Elifin bolca koşturduğunu gözlemlesem de onun mutlu olduğunu hissetmedim. Ben de mutlu olmadım. Zaten yemekten sonra uyku-yorgunluk da eklenince gelen ağlama krizleri ile çocuğun enerjisini zaten boşaltmamış olduğunu bir kez daha görmüş olduk.
Dolayısıyla dün tam çıkış saatinde karabalık arayıp "Ben çıkamıyorum ve ne zaman geleceğim belirsiz" deyince hızlıca çözüm ürettim. İş yerindeki arkadaşım çoktan çıkmıştır diye onu aramadım ki zaten üst üste yük olmak da istemedim. Kreşe varabilmek için metroya yürüdüm, metroya bindim ve ardından taksiye atladım. Ki öncesinde yanımda para var mı metro kartımda para var mı ve evin anahtarı yanımda mı diye kontrol ettim. Takside öncesinde sigara içilmiş olacak ki camı hemen açtım. Taksici "Abla rahatsız mı oldun?" dedi,
 "Evet" dedim,
"Sigara kokusu beni rahatsız eder."
"Abla napayım, şu parası olan yeniyetme bebeler var ya, üniversitede okuyan genç kızlar, hep onlar içiyor."
Adamla cinsiyetçilik konuşamayacak kadar midem bulandı ama başka taksi de bulamayacağım için "Beni bekleyin, kızımı alıp geleceğim." dedim. Elif zottiriği de öğretmeni gidip nöbetçi öğretmene kaldığı için beni görür görmez "Ben üzüldüm anne, geç kaldın" demesin mi?
"Ben de geç kaldığım için üzüldüm Elif, şimdi beraberiz bak." dedim. Neyse ulaşım araçlarını (yeter ki bizim araba olmasın) seven bir çocuk olduğundan kısacık taksi yolculuğunda keyfi yerine geldi. Özellikle son durağa gitmedim ki Elif metroya da binsin diye. Böylece 2. parkur olan metro yolculuğumuz başladı. Bir ara geri gidip tekrar mı binsem dedim ama yine de 1 durak ileri gidip son durakta indik. Elif o kadar şaşkın ki, etrafa bakışını hiç unutamayacağım. Daha önceki binmemizde küçüktü, hatırlamıyor.
Bir de taksicinin bizi indirdiği yerde de bir avm vardı ve Elif tanıdı tabii orayı, içeriye girmek için azıcık bir isteğim vardıysa da Elifin "Anne, oyun alanına mı geldik?" demesiyle bu isteğin üzerine soğuk su döktüm veya sıcak bilmiyorum. Hangisi daha güçlüyse ondan işte. Oyun alanlarını bebeğim yokken de sevmezdim şimdi de hiç sevmiyorum ve mantığını anlayamıyorum. Çocukları bir yere kapatma fikri ve onu plastik bir şeylerin içine bırakıp "hadi canım oyna" demek -arada can kurtarıcı olduğunu kabul etmekle beraber- içimi acıtıyor.
Neyse devam ediyoruz. En zorlu parkura şimdi geldik, evin yakınından geçen ringe binmek. Bunun için durağa yürüdüğümüzde sıranın sonunun neredeyse hiç görünmediğini fark ettim. O an aklımdan soğukta beklemesek mi? diye geçirmedim değil ama meğerse o sıra 2 otobüsün sırasıymış. Hemen arkamdaki kadın gerekli taktikleri de verince (metrodan çıkanlar araya kaynak yapabiliyor dikkat et diye) Elifin elini sıkıca tuttum ve:
 "Elif şimdi otobüsü biraz beklememiz gerekiyor." dedim.
"Anne üşüdüm." dedi.
İçim cız etse de "Ben de üşüyorum ama istersen burda biraz zıplayıp ısınabiliriz." dedim. Hoşuna gitti. Neyse bir süre sonra otobüsler geldi, Elif'in gözler kocaman açıldı tabii...
Biz bindiğimizde oturacak yer yoktu ama Elifi gören halime acıdığından olsa gerek yer veren çok oldu. Oturunca fark ettim ki tam 3 çantam ve 1 bebem var. Buna karşılık sadece 1 kucağım var. Matematik denkleminde bile dengesiz çıkacak bu sorun için yanımdaki amca ve teyze atıldı, "kızım çantalarını bize ver" diye. ikisini onlara bölüştürdüm, cüzdanımın olduğu çantayı vermedim tabii, insanlara güvenemiyorsun ki... 1 çanta ve 1 Elif ile insanlara nefes alacak alanın kalmadığı otobüste başladık yolculuğa. Bir müddet sonra hemen arkamızdaki arka kapı bozuldu ve şoför onu tamir etmeye bindi. O ara kendini kapanmış kapıda buldu. Yani kapı açılmazsa şoför inemeyecekti. Ahahaha, o an valla herkes gülmeye başladı :) Şoför öndekilere talimat vererek kapıyı kendini de ezmeden açtırmayı başardı. Biz yola devam. Dışarısı karanlık da olunca ineceğimiz durağın değişmemiş olmasına dua ederek dışarı bakarken yakın yerleri görünce epey sevindim. Yanımdaki teyze o kadar yardımsever çıktı ki, inerken hem Elifi tuttu hem de arkaya seslendi: "Bayana yardım edin inerken, çocuğu var"Hala o ses kulaklarımda :) İndim ve otobüse bağırdım ben de "Herkese çok teşekkürler!" Utanmasam "Allah razı olsun" da diyecektim.
İnince kalan son parkur olan 350 metrelik yürüyüşe geçmeden hemen önce Elif
"Anne yoruldum, üşüdüm ve acıktım." dedi
Haklıydı, ben de ona eğilip "Elif ben de yoruldum, üşüdüm ve acıktım. Evimize çok az kaldı, yanımda 3 tane varken seni kucağıma alamam. seninle aydedeyi arayarak ve şarkı söyleyerek eve gidebiliriz." dedim. Yol boyu bu lafı birkaç kez tekrar etmem gerekse de en etkili silahımı kullandım ve masal anlatmaya başladım. Bir annenin çocuğunun zayıf noktasını bilmesi önemli :) Aydedeli masallar Elifin dikkatini hep dağıtmıştır ve yolu ne kadar yürüdüğünü fark etmez bile.
Eve geldiğimizde saat 19.30'du, acıkmıştık ve evde yemek yoktu. Buzluktan bir şeyler çıkardım, üst değişimi, el-ayak yıkama derken karabalık çok şükür geldi ve niye taksiye binmediniz dedi ki sorunun altında yatan şey şuydu: hava soğuk, çocuğu neden üşüttün :)

Yemekten sonra kaynar içtim enerji versin diye :)

Bunu ben de parkur aralarında düşündüm. Çeşitli cevaplarım var.
Birincisi bunu bir "zorluk" olarak algılamadım, krizi fırsata ve oyuna çevirdim.
Elife hayatın her zaman kolay olmayabileceğini yaşayarak gösterdim. Otobüsteyken her zaman girdiğimiz yol üstündeki markete girmek istedi, "Otobüs bizim istediğimiz yerlerde durmayabilir." dedim ki hayatta her istediğinin her an olmayabileceğini deneyimledi.
Yorgunluk, üşüme, acıkma kavramlarını daha da yakından görme şansı oldu.
Ben de bu arada kolaya kaçmadığımı, bir şeyleri başarabileceğimi (çocuk+3 çanta ile soğukta 3 vasıta ile yolculuk gibi) yeniden gördüm(buna benzer şeyleri arada özellikle yapıyorum zaten) ve en önemlisi Elifle aramızda güzel bir bağ ve unutamayacağımız bir anı oldu.
Şu da olabilirdi, benzer zorlukları her gün yaşayan bir anne de olabilirdim veya o an yanımda taksiye yetecek para da olmayabilirdi. Öyle an'larda daha da bocalamamak için dünkü yaşadığımız minik macera bence güzel oldu.
Elifle bu gece de karabalık olmadan uçağa binme (yakın zamanlarda da bindi neyse ki) ve sonrasında umuyorum ki kısa sürecek bir hastane sürecimiz olacak.
Taslaklarım ve aklım dolu dolu, buraya yazmak için an kovalıyorum desem yeridir :)
Yakın zamanda uğrayamayacak olursam herkese şimdiden mutlu günler bol güneşler diyeyim.

* Blogspotta ben yazı yazabiliyorum ama okuyamıyorum, cepten okusam da yorum yazamıyorum, kusura bakmayın :)
Devamını oku »

Bırak Üzülsünler!

Bu kitabı Ankara Kitap Fuarı'nda İletişim Yayınları'nın standını gezerken gördüm ve biraz daha bakınca hemen almak ve okumak istedim ama hem fiyatını görünce duraksadım hem de yeni yıl kararlarımı göz önüne alınca alma/okuma eylemimi erteledim. Sonraki günlerde kitap gerçekten büyük bir patlama yaşadı ve sanırım son dönemde sosyal medyada en çok gördüğüm kitap oldu.
İyi ki de oldu :)
Kitabın neden önce İngilizcesi basılmış gibi detayları bilmiyorum araştırmadım (belki Özge Samancı yurtdışında olduğundandır) ama önemsemedim de açıkçası. Üzümü yemek bana yetti :)
Kitabı 53 numaralı posta kutusunun sahibi Selcen'den ödünç aldım. Ve geri vermeden hemen önce de kitap defterime notlar alarak kitap ile vedalaştım. Hatta bazı sayfaların fotokopisini alıp bu deftere yapıştırdım :)
"Bırak Üzülsünler" ele aldığı konular pek keyifli olmasa da keyifle okunan bir grafik roman. Yazarın anlatım üslubunu, gözlemlerini ve tabii çizim yeteneğini beğenmemek pek mümkün değil. Ve hatta kendinden bir şey bulmamak!
Buraya da bazılarını ekliyorum, sanırım yayınevi açısından sorun yaratmaz:





 "Onay"ihtiyacı duyduğu, ablasına öykündüğü, meslek seçiminde zorlandığı, üniversitede yaşadıkları bakımından kendimde epey benzerlik buldum. Mevcut eğitim sistemini öyle güzel anlatmış ki, birçok sayfada gülsem mi ağlasam mı bilemedim.

Kitabın adının neden "Bırak Üzülsünler" olduğunu paylaşmayı çok istesem de paylaşmayacağım. Ama şu kısım benim için çok can alıcı oldu:

Klasöre bakınca "ah bunu da paylaşmak istiyorum" dediğim birkaç sayfa daha var ama onu da okumak isteyenler için sürpriz olsun diye eklemiyorum. Özge Samancı ile dönem olarak benzerlik göstermiyoruz (benden 1 veya 2 kuşak öncesi gibi) ama yaşanılan bazı şeyler o kadar aynı ki, zamanın veya mekanın önemi kalmıyor.
Ben de "Bırak Üzülsünler" deyip ilerlemeyi düşünüyorum nasılsa epeydir, bana da "şimdilik burdayız" diye sonbahar yaprağına sığınmalık bir okuma oldu.
Teşekkürler Özge Samancı*!

* Bu yazıya denk gelirseniz yani :) Hislerimize tercüman olmuşsunuz, bunu okumak bile yeterli...
Devamını oku »

30 Ocak 2017 Pazartesi

Bale / Amadeus

İzlediğimiz baleden bahsetmeden önce elbette ki yine anlatacaklarım var.
Şaşıran olmamıştır sanırım buna :)
İlkokulun 3 senesi okuduğum özel okulda yabancı (Rus galiba) bir bale hocası vardı ve ben ondan 3 yıl boyunca ders aldım, nasıl narinim yürürken ayaklarım yere basmıyor sanki kuğu gibi süzülüyorum.
Sonra ne oldu derseniz, annem okuldan ayrıldı ve ben kendimi 65 kişilik sınıf mevcudu olan bir devlet okulunda buldum. Ondan beri de hiç kuğu gibi yürüdüğüm görülmedi.
Ama baleye bir zaafım var hala, izlemekten çok keyif alırım.

Geçen seneki Yevgeni'den sonra Eda ben birkaç günlüğüne geleceğim deyince onun geldiği günlerdeki etkinliklere baktım. "Baleye gidelim mi?" dedim, "Ballı lokma tatlısı" dedi. (demedi tabii, bu tarz bir konuşmayı ancak ben yaparım, Eda sadece "Aa çok sevinirim" dedi :) Tüm bunlardan habersiz olan karabalığa da elbette bilet almadım, o bu duruma çok bozuldu tabii derken ona daha güzel bir yerden bilet bulmayalım mı? Neyse bale günü geldi çattı. Fuayede "boomerang" ile çeşitli denemeler yapıp bizi izleyenleri canlarından bezdirip "opera mı bale mi" "hangi gösterileri sevmiştik" konu başlığında şeyler konuşmaya başladık. İç sesimle düşündüm ama dış sesime çıkmadı sanırım, 4YKK opera sevmez kesinlikle ama bale sever, aa bak ona da söylese miydik ki? diye aklımdan geçti. Ve Eda ile oturduk yerimize. Derken tam önümün önüne gerçekten kıvırcık bir kadın geldi. "Yok artık" derken bir de baktım, bizim Tangül bu!

Tam bu gırgır şamatada ben hikayenin özetini yarım yamalak okudum ve bale başladı. Sahne, dekor, kostümler gayet güzeldi lakin ben konunun işlenişini pek anlayamadım. Ara verildiğinde "Bence çok işleyememişler." diye söze girdim ama kalan herkes "Yoo çok güzeldi" deyince "Demek ki ben anlamadım" dedim ama bu arada sıklıkla kafamın uykudan öne düştüğünü belirtmem gerek. Yani oyunun tamamına hakim değilim :)
Baleden çıkınca özeti okudum ve gerçekten "heee" dedim, "Mozart" sandığım kişi babasıymış yahu!
Ben yine de 2. yarıda Mozart olduğunu anladığım kişinin mimik ve jest performansından memnun kalmadım. Bana "Salieri" (Eren Keleş) çok daha fazla duygu verdi. Ama genele baktığımda sevdim Amadeus'u.
Bir de Elektra'nın Aryası (Feryal Türkoğlu)'nu epey ayakta alkışladık, mavi elbisesi ile gözden kaçırmak mümkün değildi zaten :)
Klasik müzikten pek de anlamayan (ama dinlemeyi çok seven) birine göre oldukça üst seviyede Mozart sevgim var. Bu sevgiyi hamile iken daha da yukarılara taşımış ve mesaimin neredeyse tamamında Mozart dinlemiştim. Sonradan Elif kolik doğduğunda "lan yoksa bu çocuk Mozart etkisiyle mi asabi oldu?" diye Mozart abiyi bir sorgulamadan geçirmiştim ki o dönem bana herkes ve her şey "kolik sebebi" olarak görünüyordu :) Elif arabada giderken dinlediği müziğin Mozart olduğunu anlayabiliyor sanırım çünkü sadece Mozart çaldığında melodiye eşlik edip "Baba sesini açar mısın müziğin" diyor. Aferin kızım, Mozart can'dır!
Benim Mozart sevgim nereden geliyor, hiçbir fikrim yok. Hayatını okumayı da çok istiyorum aslında. Göknil Genç'in kitabı evde var, onunla başlayayım.
Mozart bana nedense ÖZGÜRLÜK  gibi geliyor. Onun bu halini çok seviyorum.
Bu yazıyı bale hakkında fikir almak için okuyanlara kısaca öncelikle özeti bir okuyun ve uykunuzu alarak gidin demek isterim.

* İnternet sıkıntılı olduğundan müzik ekleyemedim ama imkanınız varsa benim için bir Mozart açıverin :)


Devamını oku »

25 Ocak 2017 Çarşamba

Opera / La Boheme

Geçen gün gittiğimiz Lo Boheme'i anlatmaya hemen başlayacağımı düşünmediniz sanırım.
Çoook çoooook öncesine muhakkak ki giderim :)
Ankarada okurken tiyatroya giderdim arada ama opera, bale vb şeyler geç saatte olduğundan sanırım (yurt girişi en geç 22 olunca) onlara hiç gitmedim. Karabalıkla tanıştığımda zaten tüm sezonu izlemişti ve sanatın da (salsa ile) içindeydi ve biz AIDA'ya gitmiştik. Yanlış hatırlamıyorsam 4 perde idi ve ben çok etkilenmiştim, Aida'nın mavi renk elbisesi hala aklımda ve mezarlar. (Yaklaşık 6 sene öncesi) Sonra birkaç baleye gittik ve keyifliydi ve ben bu tadı alınca her hafta bir gösteriyi izlemek istiyordum. Sonra baktık ki "La Boheme" var. İsmi çok tanıdık. Karabalık önceden izlemiş ve çok etkilenmiş, toplam 4 bilet 2 çift olarak izlemeye gittik. Ve konusunu sorsan pek yanıt veremem ama operada hissettiğim duygular sanki az önce hissetmişim gibi taze ve sıcak.
Kostümler ve dekor harikaydı. Merdiven kullanmışlardı, kar yağdırmışlardı ki resmen sahnedekiler kar küresinin içinde gibiydi, asıl oğlan (adını unuttum) şapkalıydı ve asıl kız (Mimi) ile öyle bir uyumluydular ki sanki sahnede değillerdi, yani orada yaşanan her şey GERÇEKti.
Oyunun sonunda kız öldüğünde (spoiler oldu ama napayım) ben öncesinde sicim olarak inen göz yaşlarını bıraktım sel olup aktılar. Vücudumdaki tüm tüyler havalandı ve ben etkisinden uzun bir süre çıkamadım. Bak hala çıkamamışım yani :)
Neyse geçtiğimiz haftalarda belki bir ihtimal okullar tatil olunca annem gelir mi diye düşününce opera biletlerine baktım. (Tek gitmem için bize oldukça uzak ve ters kalıyor :/ Ama gözüme kestirdiklerim var nihahaha :) Baktım ki "La Boheme".


A-ha!
Aldım bilet ki biletler ne kadar da artmış öyle...
Ve Murphy Kanunu işledi, Elif o gün bizi çok zor ve ağlayarak bıraktı. Neyse içimde bir yerde "Ama bu La-Boheme" gibi bir şey olunca vicdanımın sesini kıstım.
Karabalıkla beraber en son 3 sene önce gitmiştik opera izlemeye, ben geçen sene Selcenle Yevgeni'ye gitmiştim gerçi kaçamak tadında :) O da harika bir baleydi.
Neyse gittik gişeden biletimizi aldık, akşam yemeği olarak sandviçlerimizi yedik ve yerimize oturduk. Sahnede oldukça dandik (kusura bakmayın ama gerçekten öyleydi) bir "duvar" vardı, ilk onu görünce bir "hmm" çıktı içimden ama önemsemedim. Bilgilere bakınca benim hatırladığım oyuncuların olmadığını gördüm ve cast tamamen farklıydı. (olabilir)
Öylesine çekmiştim ama duvar bu :)
Birinci perde kapandığında karabalıkla şunu konuşuyorduk, "gitsek mi kalsak mı?"
O kadar!
Dekor olarak kullanılan bir iki parça "duvar"ın haricinde hiçbir şey yoktu ve nerede kaldı o soğuk günleri anlatan kar yağdırma sahnesi... Oyuncular mimikleri ile üşüdüklerini belirtince biz de mevsimlerden kış olduğunu anlamış olduk :)
Bu konunun uzmanı/bilirkişisi değilim ama aynı oyunu çok daha iyi bir şekilde (neredeyse kıyas bile yapamayacağım) izleyince yaşadığımız hayal kırıklığını tarif edemem.
Bir de üzerine geceden uykusuz olduğumuz için yaşlı teyzeler gibi (annem öyledir) başımızın düşüp selam vermemize ne demeli? Hem de senkron bir şekilde!
Karabalığın benden önce izlediği beraber izlediğimizden de çok daha iyiymiş, demek ki çizgi aşağıya doğru gidiyor dedik ve La Boheme sayfasını kapattık.
Sırada yarın akşamki Amadeus balesi var ki baleden daha ümitliyim. Üç Silahşörler çok güzeldi mesela.
Ankara izleyicisine sormak istedim, La Boheme için siz de benzer hislerde misiniz ve çocuğu bırakıp çıkmaya değecek oyunları vaktiniz olunca yazar mısınız :)

* Çok bomba birkaç yazı ile geliyorum, wait for me! :)
Devamını oku »

Çelınc (1-9)

Buraya başka şeyler çok möhim konular yazasım var ve hatta iş yerinde benden beklenen birkaç iş de var ama şu an burada bu çelınca katılmak istedim, ucundan kenarından yakalarım belki :)




1. Beş sözcükle kendini anlat:
- Duygusal
- Empatikli 😜
- Yazmayı ve okumayı sever
- Hayallerde gezer
- Bir gün bulutlara "pof pof" yapmayı düşünür, yastık gibi

2. Kalbini kazanmanın beş yolu:
- Dilek listemdeki kitaplardan birini almak
- Beni deniz kenarına götürmek
- Sinema, tiyatro veya opera bileti
- Mektup yazmak (mektuplara karşı zaafım var :)
- Sevdiğim bir yemeği yapmak: domatesli makarna gibi :)

3. Hayatın bir kitap / film olsa türü ve adı ne olurdu?
Romantik komedi olurdu. Adı da "1 Balık Esoş" :)

4. Etrafındakiler hangi sorunun çözümü için sana gelirler?
Bunu onlara sormak gerek :) Annem çevresinin "Güzin Ablası" olduğundan ailede ondan bana sıra gelmiyor olabilir tabii... Arkadaş çevresinden daha çok çocuk kitapları ile ilgili bir şeyler soranlar oluyor ki bunları severek yanıtladığım için "çözüm" üretmiş gibi algılamıyorum işin aslı. İş yerinde oldukça sınırlı ilişkilerim var, bunu da elbette kendimi korumak için yapıyorum.
Dolayısıyla ben pek cevap bulamadım bu soruya :)
Ama şu da var ki çevremden "tepkisiz" dinlediğimi söyleyenler olmuştu. Yani karşımdaki ağlıyorsa ben de ağlarım ama bazen de hele ki içinde bir çatışma olan bir durumsa gözümü bile kırpmadan dinleyip orta yol bulmaya çalışırım. Başarır mıyım her zaman bilemem ama denerim en azından :)

5. Her zaman ve bazen özlediğin 2 şey:
Her zaman özlediğim şey kesinlikle DENİZ, DENİZ KOKUSU, DENİZ HAVASI, DALGALAR, MAVİLİK...
Bir diğeri de BABAM.
Bazen özlediğim şeylerden bir tanesi çocukluğum.
Elbette şükrederek yazıyorum ama çocukluğumu pek "aydınlık" hatırlamam ve anmam, ona rağmen çocukken kafamdan geçenleri hatırlayabilmeyi ve o saf duyguyu özlediğimi söyleyebilirim.
2. şey de ÖZGÜR OLMA hali. Yani her zaman değil ama insan bazen gerçekten hiç düşünmeden iş çıkışı veya hafta sonu spontan plan yapmak isteyebiliyor :)


6. Hatırladığın en eski anını anlatır mısın?
Birkaç tane var ve hangisi en eskisi bilmiyorum ama bir tanesini anlatayım. Pazar günü babam Eda ve beni lunaparka götürecek ama öncesinde nedense lahmacunları yemişiz evde. Dolayısıyla dolu mideyle gittik lunaparka. Hayatımın ilk ve son balerin deneyimi de orada oldu. Balerinde o kadar çok midem bulandı ki etrafta kim varsa üstüne kustum. Ahahaha hatırlayınca gülüyorum ama o an hiç komik değildi :)

7. Eğer bir hayvan olsaydım hangisi olurdum?
Balık olurdum herhalde. Öyle boş gözlerle takılıp dururdum su altında, 3 saniye içinde de "unuttum konu neydi?" derdim :)

Ben yayınlayamadan 2 gün daha geçince 8 ve 9'u da ekledim, napayım:

8. Bir dahaki hayatında kim olmak isterdin?
Klasik cevap ama yine kendim olmak isterdim ve aman aynı hataları yapmayayım da demiyorum. O hatalar yapılmadan bugünkü halime (neresiyse orası :) ulaşamazdım ki :)

9. Göç etmek zorunda kalsam seçeceğim ülke:
Bu soruya yıllardır Avustralya dedim ama açıkçası zaten zorunluluktan göç edeceksem öncelikle güvenliğin, huzurun ve refahın olduğu bir yerde ailemle yaşamak isterdim. O yüzden nokta atış yapamadım.



Devamını oku »

6 Ocak 2017 Cuma

Yumurtalı Patates

Hani tok olsan da yemek isteyeceğin bazı yemekler vardır, benim için ilk sırayı "yumurtalı patates" alabilir. Çok severim ancak yapmaya yeni başladım :)
Neden mi?
Çünkü patates kızartmayı yeni öğrendim.
Bizim evin yumurtalı patates yapıcısı teyzemdir, o geldi mi muhakkak en az 1 defa yapılır bu yemek. Çünkü teyzem bu işe kendini verir, o patatesleri özenle soyar doğrar kızartır bir yerde toplar ve her seferinde bu yemeğin püf noktasını söyler: patatesler yumurtalarla buluşmadan önce muhakkak yeniden ısıtılmalıdır.
Benim yemek yapmaya yaklaşımım apayrı bir yazının konusu olur ama kısaca bizim evde yemekler hep çok uzun zamanlarda, yavaş yavaş ve detaylıca yapıldığından ben de yemek yapma işini hep zor, sıkıcı ve meşakkatli zannederdim.
Patates kızartmayı daha yeni ve kendi kendime öğrendim desem eminim "yok artık" diyen çok olacak. Ama öyle.
Öncelikle kafamı karıştıran şey şu oluyordu: derin bir tencerede mi yapmak gerek yoksa normal bir şey yeterli olur mu? teflon olması şart mı? Yağı ne kadar koymalıyım? Bunlar çok önemli detaylar ve bunları bilmediğim için de ben patates kızartmıyordum.
Zaten fırında küp patatesleri hafif zeytinyağı ve baharat ile karıştırarak pişirip yemeyi daha da çok seviyorum. Ama bu haliyle yumurta koymak pek güzel olmuyordu.
Ben de geçtiğimiz haftalarda (belki ay olmuştur) rastgele bir tencerede kızartma denedim, vallahi oldu. Sonrasında teyzem usulü patatesleri yeniden ısıtıp üzerine başka kapta karıştırdığım yumurtaları da ekledim. Tadından yiyemedik!
Yok yalan, hepsini süpürdük :)
Sonra "kızartma tenceresi" olarak satılan bir şeyin olduğunu gördüm. (Züccaciye bölümüyle ilgim alakam nasıl bu cümleden çıkarılabilir) Mavisini aldım ve dün akşam 3 seferde patateslerimi kızarttım. İçindeki telli aletin ne işe yaradığını da karabalıkla beraber çözdük, ne güzel bir düşünceymiş o öyle :)
Ve işte enfes yumurtalı patatesimiz hazır:


Kızartma pek tavsiye edilen bir şey değil ama evde üçümüzün aynı anda yumulduğu yemek bulmak da zor. Bir de bir gün öncesinden Yeliz gibi tencere yemeğin yoksa akşam 7den sonra yapılabilecek pratik bir çözüm.
Bilmeyen zaten yoktur diye tarif yazma gafletine girmiyorum, tereciye tere satmayalım :)
Ama kırmızı lahana gibi resmen gözümde büyüyen ve benim araştırmadığım ne varsa yapasım geldi, patlıcan hiç kızartmadım, onu mu denesem diyorum, üzeri bol yoğurtlu.
Of ne canım çekti şu an :)

* Ev yapımı yoğurt belki olabilir, denemek için. Zira makinesi ve çeşitli yöntemleri dahil ben de bıktım tutturamadığım kıvamdan. Sorun hep mayadan, ben napim :)

Devamını oku »

5 Ocak 2017 Perşembe

Bugün / Yağmur

Son haftalarda öğle arası dışarı pek çıkmıyorum. Havalar oldukça soğuk diye mi yoksa öğle arasına yapacak başka başka işlerim oluyor diye mi bilmiyorum.
Bugün bir şeyler değişti.
İş yerinde birtakım değişiklikler olmaya başladı ve ben bugün için öğle yemeğinden sonra şöyle bir yürümeye karar verdim. Yemeğimi sakince yedim, dışarı çıktığımda hava normal seviyedeydi veya ben çok üşüdüğüm için (Selcen, neden acaba?!?) bugün iki kat çorabım vardı. Yol bir de baktım beni Grano'ya götürüyor, o la la :)
İçeri girdim, aklımda Türk kahvesi vardı ama geçen sefer içtiğimde kestane suyu gibiydi ve bunu da sahiplerine söylemiştim. O yüzden de tercihim filtre kahvesi olacaktı.
Ama bir şeyi atladığım için filmi geri saralım, henüz Grano'ya girmedim. Tam önümde biri var ve yürüyüşünden mi kıyafetinden mi bilmiyorum bana çok "tanıdık" geliyor.
Grano zaten küçücük bir yer, cam kenarında taburede oturmak için paltomu çıkarıyorum, çantamı kenara koyuyorum ve yanımda cüzdanımla (hatta sadece kredi kartımla) kasaya doğru ilerliyorum. Kasada bir de ne göreyim: yeni kurabiyeler gelmiş.



Daha önce diğerlerinden yedim ve sevmemiştim, o yüzden yılbaşı ağacı şekli olan kurabiyeyi alıyorum. Yerime döndüğümde görüyorum ki az önce kapıdan giren kadın hemen hemen benim yerimi kapmış. Gülümseyerek "çantam oradaydı" derken, o da mahçup bir ifadeyle "hii kusura bakmayın" diye bana yer açıyor ve hatta ekliyor:"yanınızda biri daha varsa başka yere geçebilirim." diye. "Yok" diyorum, neredeyse yan yana oturuyoruz. O sandviç de yiyor, muhtemelen öğrenci değil. Belki benim iş yerime yakın bir yerde çalışıyor ama o da sevdiği işi yapıyor gibi hissetmiyorum.
Neyse konumuz bu değil diyerek önüme dönüyorum. Kitabım fazla süründü, bitirsem iyi olacak diye başlıyorum kaldığım yerden okumaya ama kafamı kaldırdığımda hızlıca (sağanak değil) yağan yağmuru görüp hınzırca gülümsüyorum: İşte bu! Neden bu kadar sevindim, o an bilememiştim, çıkınca anladım. Normalde yanımda şemsiye de yok diye panik olurdum şimdi oh bir yayıldım ki oturduğum tabureye.
Kitabı okuyacağım ama aklıma çok acayip fikirler geldi, başladım yazmaya. "Bir varmış bir yokmuş..."la başladım, tam o sırada:
"Haaaap-şşçççuuuu"
Yanımdaki tanıdık abla "iyi yaşayın" dedi gülümseyerek. Ben de teşekkür ettim.
İkimizde de "acaba konuşsak mı" havası bile vardı, bence okuduğum kitaba da baktı. Ben de onun yediği sandviçe baktım ama aklım "az gittik uz gittik"de. İçinde kırmızı bir kedinin olduğu hikayede. Ama o da ne? Vakit doldu, az daha kalkmazsam işe geç kalacağım.
Ben daha toparlanmaya başlamadan baktım yanımdaki gözlüklü kadın toparlanmış bile ve beni rahatsız etmeden paltosunu giymeye çalışıyor.
"İyi günler" dedi bana çıkmadan, ben de "İyi günler" dedim.
Gülümsemesine bakınca o da benden bir hikaye yazacakmış/yazmış gibi hissettim.
Hatta sanki yine yeniden görüşecekmişiz gibi...
Camdan dışarı bakınca, paltosunun kumaş olduğunu gördüm (çok ıslanmasa bari), çantasında da güzel kitaplar varmış gibi geldi, çanta şeffaf oldu içini gördüm desem yeridir :)
Çekincelerden sonra emin adımlarla yağmura karşı yürümeye başladı.
Ben de toparlanıp üzerimi giyip tam çıkmak üzereyken gördüm onu:

Sarı Şemsiye!
Kimindi bilmiyorum ama HIMYM'daki sarı şemsiye olduğunu düşünüp gülümsedim. Grano'ya "Hoşçakal" deyip çıktım.
Şemsiyem yoktu.
Yağmur sağanak veya ahmak ıslatan değildi.
Ama rüzgar vardı. Kafamı öyle güzel kapattım ki bu sene 4. sezonunu tamamlayacak olan paltomu tanıyan olmasa içindekinin ben olduğumu anlaması mümkün değildi.
Rüzgarla beraber yüzüme çarpan yağmur beni hiç rahatsız etmedi.
Aksine kendimi mutlu ve daha da önemlisi ÖZGÜR hissettim.
Yağmur da yağsa dışarı çıkıp yalnız başıma dilediğimce ve hatta 32 dişimi göstererek yürüyebilirim.
İşte bu benim.

Görsel buradan


Devamını oku »

2 Ocak 2017 Pazartesi

Bazen Olur Öyle - 2

Yeni yılın ilk yazısı da mı aceleyle yazılacaktı?
Olsun, ben unutmadan aklımdakileri yazayım da varsın acele olsun.

Öncelikle ülke ve dünya gündemi ile ilgili iki kelam edesim var. Haber izlemiyor halimle bile birçok şeyden haberim oluyor. Bu durum iyi mi kötü mü tartışılır tabii. Neyse konumuz o değil.
Ankaradaki ilk patlamadan sonra "korku" gelmiş ve yüreğimin ortasına yerleşmişti ama o zaman bu kadar sıklıkla tehdit altında yaşayacağımızı bilmiyorduk. Safmışız belki. Sonra çeşitli yerlerden haberler gelmeye devam edince işin rengi değişti ve yüreciğime yerleşen korkunun esiri olmaya başladım(k). Metroyu sık kullanmasam da arada biniyorum ve her seferinde gözlerim etrafı tarıyor, "şüpheli" var mı diye. Ne yapacağım acaba? Göz göze gelsem ne diyeceğim? Allah korusun tabii ama neticede birileri ölüyor ve bu birileri hep masum insanlar oluyor. Ülke, din,dil ayrımı zaten yapmıyorum. Dünyada yaşanan herhangi bir olay için de aynı hislerle üzülüyor ve bir süre kabuğuma çekiliyorum. Sonra geçen gün yaşanan bir olaydan sonra şunu düşündüm: Yaşanması gereken yaşanıyor sadece. Biz de tanık oluyoruz en basit ifadeyle. Evet bu bilgi yeni değil ama benim aydınlanmamı sağladı. Bu korku hissi ile yaşamak kolay değil elbette ama kendimizi eve kapatacak halimiz de olmadığına göre, tedbirimizi alıp gerisini bırakacağız sanırım. Her şeyin bizim elimizde olmadığını/olmayabileceğini görüyoruz ve bu belirsizlik hali bizi düşündürüp yıpratıyor. İşte o aydınlanmadan sonra şunu düşündüm. Ya bundan sonrası bembeyaz, temiz ve güzel bir sayfa ise? Belki bu inanca tutunmak istedim. Öteki türlü olduğunda insanın cinnet geçirmemesi veya depresyona girmemesi işten bile değil. Dünya genelinde bir değişim & dönüşüm var. Tam bu noktada akıl sağlığımızı ve ruh dengemizi koruyabilmek için bilinçli olarak bir şeyler yapmalıyız gibi hissettim. "meli/malı" da bu ifadenin tadını kaçırdı biraz ama olsun, demek istediğimi ancak böyle anlatabildim. Yani bir şeylerden vazgeçmek yerine yaşamaya devam etmek ve bizi an'a bağlayan ne varsa onları yapmak. Zarar gören kişiler için dua etmek, yardım toplamak veya bir şeyler yapmak... Zihnimde şekillenen pek fazla şey olmadı bu satırları yazarken ama "pasif bir kabullenicilik"ten çıkmak gerektiğini gördüm. Hiçbir şey yapamıyorsak başımızı göğe kaldırıp bulutlara gülümsemek ve şükretmek de insana kendini iyi hissettirebilir.*

Şimdi bambaşka bir konuya geçiyorum.
Bazen Olur Öyle bu gidişle seri olacak gibi duruyor. İlkini buradan okuyabilirsiniz.
Yeni yaşadıklarımı da madde madde yazayım:

- Adanadayız. Elif'i kuaföre götüreceğiz, bir planlama yaptık sabah kısaca. Karabalık bizi bırakacak, yeri tam bilmediğimiz için de kuaföre yakın bir yerde kuzen bizi karşılayacak. Annem o ara sordu, "Eda gelmiyor mu?" diye, ben de "Hiç haberleşmedik, bir fikrim yok, sanırım gelmeyecek." dedim. 5 dakika sonra kapı çaldı (ki evden çıkmış olsaydık Eda beni ne yapardı bilmiyorum) Eda gelmiş, bizi kuaföre götürecekmiş. Şaşırdık tabii. "Sana akşam mesaj attım ya." dedi, ben de "Görmedim o zaman" diyordum ki, "Cevap verdin sen de, tamam dedin hatta" deyince, tüm bakışlar bana çevrildi: Kafam dalgın olamaz mı ya Allah Allah :)

- Hala Adanadayız. Bir mekandan çıkarken annem evin anahtarını bana ver-miş. Yaklaşık 5 dakika sonra ben panikle: "Bu anahtar da ne, kimin bu, benim değil ki?" diye irkildim. Kuzenim sakince "Annen az önce sana verdi, sen de tamam dedin ya" dedi. Ama o bilgi bende yok!

- İş yerindeyiz. Işıkları kapatıp yerime geçmişim. Ve ardından kurduğum cümle: "Elektirikler gitti, inanmıyorum!" oldu. Oda arkadaşım şaşkınlıkla "Işıkları sen kapattın ya" dedi. O bilgi de bende yok!

- İş yerindeyiz. Koordinatörüm bir evrak istedi ve ne hikmettir ki ben de hatırlıyorum, yakın tarihli bir şey bu. O da öyle dedi zaten. Ama ben sistemde ısrarla bulamıyorum. Neredeyse 3 ay da geriye gittim ve tüm evraklara tek tek baktım. "Bulamadım" dedim. Çok şükür ki hala benden bezmemiş koordinatörüm sakince "Gel beraber bakalım" dedi, eskiye dönük gittiğimiz ilk evrak yani sadece geçen haftaki evrakta aradığımızı bulunca benim surat kıpkırmızı. Neyse ki kızmadı kendisi :)

- Bir de son dönemde mail, mesaj vb. şeylere cevap verdiğimi sanıyorum ama vermemiş oluyor-muşum. Kızmayın veya küsmeyin bana, bilerek yapmıyorum çünkü :)

Bunları not almışım, not almadan unuttuklarım da varsa bilmiyorum, unuttum çünkü :)
Baktırdım B12'im de iyi, bir ara iğne de vuruluyordum ama şimdi çok şükür ki iyi.
Aklım nerede? Veya o kayıp halkalar nerede bilmiyorum.
Önceden olsa kendime kızardım bu durumdan dolayı ama şimdi kızgınlık hissetmiyorum.
"Olur öyle şeyler" diyorum.
Bazen de fıstık yapıyorum kendime, geçiyor.
:)

Görsel şuradan
*Bu yazıyı yazma amacım biraz da korkunun daha çöreklendiği zamanlarda açıp okuyup umut etmeye devam edebilmek için. (Ki umuyorum buna gerek duymam.)
Devamını oku »

28 Aralık 2016 Çarşamba

2016 / Dönüşüm / 2017

Bu yazıyı her zamanki gibi 1 günde yazıp geçerek değil de ara ara yazarak tamamlamaya niyetliyim.
Aklımda uzun soluklu bir yazı var.
O yüzden sıkı durun ve hazır olun.
Ya da tam tersi rahat olun ve arkanıza yaslanın :)

demişim ve orada bırakmışım. Demek ki fazla rahatlık da iyi değil, o da bu da olsun'a takılıp ortaya hiçbir şey çıkarmamak da...

2016 için genel bir yazı yazmasam olmazdı, beni maazallah "blog dünyası"ndan atarlardı :) Hala en sevdiğim sosyal mecra burası sanırım ilk gözbebeğim olmasından da kaynaklanıyor, "kimse okumazsa ben okurum" rahatlığı da var tabii :) (Bu arada blogdaki anlaşılamayan istatistik yükselmesi devam ediyor, Polonya'dan beni takip eden kim var, lütfen söylesin, merak ettiğim bir ülke zaten, belki yanına gelirim. 2500 tıklanmayı geçiyorum bu ülkeden, hayırdır inşallah)

Madde madde gideyim yine, böyle daha rahat yazıyorum:

- Eliften başlayalım. Elif için apayrı bir yazım var ama onu tamamlayamadım, hazır yazıyorken içimdekileri döküleyim.
2016 yılı Elif için elbette ki büyüme dönemlerinden biri oldu. Bebeklikten çocukluğa geçti, akıcı ve anlaşılır konuşmaya başladı, boyu ve saçı uzadı (ki geçen hafta kestirdik, tatlı bir küt modeli oldu) Hala en sevdiği renk MAVİ, açık mavi hatta. Yeni kreşine alıştı (buraya yazdım mı hatırlayamadım, kreşini 3 ay önce değiştirmiştik), çok yerinde bir karar vermişiz eskisinden ayrılarak. Mama sandalyesini kaldıralı birkaç ay oldu, bizimle masada minder vb. de kullanmadan oturuyor. "Ben de kocaman çatalla yicem" evresindeyiz. Çok şükür yemeklerini kendi yemeye devam ediyor ama karabalık yine dayanamayıp arada kendi de yediriyor. Ben hala sanki bu çocuğun anası değilmişim gibiyim. "Ne kadar yiyorsa o" Görenler Elifin kilo verdiğini söylese de biz ana-baba olarak bunu "boyu uzadı" şeklinde yorumluyoruz :)
Tüm bunların haricinde klasik ve genel bir durum olan "yaş dönemi krizleri/inatları/ağlamalar" ile ilgili geçen haftalarda biraz zor bir süreç yaşadık. Sanırım tek bir krizden ziyade insanı birikim dediğimiz şey yıpratabiliyor. Elif, kolikle başlayan süreçte "kendini ağlayarak ifade eden" bir çocuk ve bunda bizim "aman ağlamasın" tavrımızın çok büyük katkısı oldu. Tutarlı davranılmaması, kreşe erken başladığı için kıyamama halleri de eklenince durum biraz-cık çığrından çıktı, biz de bu konuda destek almaya karar verdik. İsim arayışındayız, sonrasında belki burada yine yazarım.
Uyku konusunda gelişmeler yok diyemem ama sanırım insan hep daha fazlasını istemeye meyilli bir canlı. Ya da bize Elif'in hala 2.5 saatte ve ağlayarak uyuması normal gelmiyor diyebilirim.
Bu kadar kısa yazmamın sebebi konuya çok da hakim olmamam. Geçenlerde "Elifle aranız nasıl?" diyen birine "Birbirimize alıştık sanırım" deyince gülüşmüştük ama bir dönem gerçekten böyle geçti. Şimdi ise bu alışma evresini çay-kahve içebilecek samimiyette görüyorum :)
Revize: Geçen haftaki gelişmeden sonra bu hafta sanki hepimiz daha dinginiz, inşallah öyle devam eder. Harvey Krap'ı neredeyse 1.5 yıl önce okumuş ve taktiklerini unutmuştum, meğerse aklımdaymış. İnatlaşmaların tee en başında yakalayabilirsem durumu "Elif bu duruma/bana çok kızdın değil mi?" diye başlayan yansıtıcı ifadeler çok işe yarıyor-muş.
Birkaç gündür Elif ağlamadan önce "Bana öyle söylemene çok üzüldüm." diye kendini ifade etmeye başladı. Valla ben de sevinçten ağlayacaktım ahahaha :)
Tam bu noktada vaktim daha çok olsa sosyal medya hakkında düşüncelerime de geniş bir yer ayırırdım ama yapmayacağım, sadece insanların sosyal medyada "like"lanmak için çocuğunun bbg evinden farksız 24 saatlik hayatını paylaşmasını ama arada da "mahalle baskısı gereği" teröre lanet okumasını anlamamaya devam ediyorum diyelim, bitirelim.
                                                                           ***

- Bu sene kitap konusunda kendi rekorumu kırdım sanırım, Goodreads öyle diyor :) Önceki yıllarda Goodreads hesabım olmadığı için üzgün hissediyorum. Harika bir arşiv çünkü. Canım goodreadste 2016 için "70 kitap okurum" iddiasında bulunmuştum ama sanırım 100ü geçtim. Bu sene için de aklımdaki rakam yine 70 :) Çünkü kitap okumak için ayırdığım vakitlerden biraz çalmaya karar verdim. Sebebi az sonra aşağıda!
Best of'lara geçeyim,
Yetişkin kitabı olarak toplam 29 kitap okumuşum (gerçekten haberim yok desem inanır mısınız, bakınca anladım)
Aralarından 2 tanesi kişisel gelişim, 3 tanesi de ebeveyn kitapları olmuş.
İyi ki okumuşum dediklerim:

- İza'nın Şarkısı
- Eva Luna
- Acı Çikolata
- Sirk Müdürünün Kızı
- Ağaçların Özel Hayatı
- Elena Ferrante *4 kitap

Pek benim tarzım değilmiş/pek sevmedim dediklerim:
- Bayan Peregrine (çok abartılmış bence bu kitap, evet heyecanlı okunuyor ama kurguda öyle noksanlıklar var ki)
- Çocuk Yasası (belki yanlış zamanda okudum kim bilir, beni hiç etkilemedi)
- Denizkızı Olmak Çok Önemlidir (kitabı sevmeyen sanırım sadece benim :)
- Başka Zaman Kütüphaneleri (bir acayip kötüydü :)

Kalan 70 kitap da çocuk ve gençlik edebiyatından, onun detaylarını LÇK'de yazacağım ama bu yıla damgasına vuran kitapları yazayım:

- Farklı (Andreas Steinhöfel tamm olarak benim kafadan :)
- Şair Kısakulak (aşırı aşırı aşırı güldüm, çok çok çok sevdim.)
- Solucanlı Ay (hikayenin tamamı neredeyse hala aklımda, epey etkilenmişim)
- Babam Çalılığa Dönüşünce (savaşı anlatan en naif kitap olabilir)
- Parantez (enfes bir çizgi roman)

Bu oranı en azından yüzde 40'a yüzde 60'a çekmek hedeflerimden biri.Bunda Nurşen Abla'nın şahane önerilerinin payı büyük. (Saçında Gün Işığı ve Kuş Kadın kitaplarında ilk 5 sayfadan sonra ilerleyemedim ama tekrar tekrar deneyeceğim çünkü devamını seveceğimi düşünüyorum.)

Ve gelelim kitaplarla ilgili diğer bomba kararlarıma. Bu kararları almak ve uygulamaya başlamak için yeni yılı beklemedim, diyetler için pazartesiyi beklemek gibi geliyor bana yeni yıl kararları. O yüzden aldığım kararları sindirince hemen başladım uygulamaya. Yazıyorum, okuyunca şoka girmeyin:
-Başka hiçbir şeye vakit ayırmayıp delice ama gerçekten delice kitap okuduğumu fark ettiğimde şunu anladım- ben bir şeyden kaçıyorum! Bu kaçma işini de kitap okuyarak yapıyorum. Bu sebeple ne mektup yazıyor ne film izliyor ne de yemek yapıyorum. Kaçtığım şeyin kendim, zihnim vb olduğunu da daha sonra fark ettim. Bu sebeple DAHA SAKİN okumalar yapmaya karar verdim. Kana kana su içer gibi değil de yudum yudum tadına varır gibi okumak. Ve hayatı kitaplar haricinde de YAŞAMAK. Sinemaya gidemiyorsam da evde film izlemek, daha uzun ve sık mektuplar yazmak, oturup sadece müzik dinlemek gibi. Bunların neredeyse hiçbirini yapmamaya başladığımı (ajandamı bile nadiren yazar oldum) ve sadece kitap okuduğumu gördüm. Öyle olunca da duraksadım.
Tam da bu sebeple aşağıdaki kararları uygulamaya başladım:
- Öncelikle kitaplığımda 'okunmayı bekleyen'leri 'okumak istediklerim/istemediklerim' olarak ayırdım. İstediklerimi ayrı bir rafa dizdim.
- Batıkentteki Selene Kitapçısına gidince aklıma "Neden daha çok 2. el kitap almıyorum ki?" fikri geldi. Ve bunu "Neden daha da çok ödünç kitap almıyorum ki?" sorusu devam ettirdi.
- Son geldiğim noktada aylık kitap limitimi sadece 2 kitap olarak belirledim. Bunda az önce anlattığım "tüm zamanımı kitap okumaya ayırıyorum"un maddi hali olarak "tüm paramı kitap almaya harcıyorum" dan dolayı yaptım. Kendime en ufak bir şey aldığımda bu "kitap" olmadığından suçluluk duymaya başladığımı söylesem? Ne noktaya gelmişim yahu! :)
- Hediye alacağım kitapları da çoğunlukla sahaftan almaya karar verdim. Önceden olsa bunu utanç verici bulurdum, şu an hiç de öyle gelmiyor. Zengin bir memleket değiliz ama zengin-miş gibi yaşıyoruz. Paramız yok ama borcumuz çok. Arabalar, telefonlar, televizyonlar vb. hep lüks ve hep son model. Hediye aldığımız kitabın da "sıfır" ve gıcır gıcır olması tam da bu açıdan yani bu tüketim çılgınlığına kapılmamak adına çok mantıklı değil mi? Bunu sadece çok yakın arkadaşlarıma yapıyordum çünkü sahaftan aldığım kitapların kokusunun harika olduğunu onlar da benim gibi biliyor diye düşünüyordum. Şimdi bunu genele yaymaya karar verdim.
- Ödünç kitap alamam diyordum, çünkü o kitabın benim olması duygusu ve çizerek okuma hali olmazsa okuyamam sanıyordum. Şu an öyle düşünmüyorum. Hatta 53 numaralı posta kutusunun sahibi Selcen ile bu sistemi başarıyla götürüyoruz. İlla yüz yüze olmamıza da gerek yok yani, evlerimiz yakın, posta kutusuna kitapları koyarak ödünç kitap işini tamamlayabiliyoruz :) (maksat yüz yüze görüşmeyelim değil tabii :P )

- Ve ayrıca bunun için Goodreadste bir alt kategori bile oluşturdum. "Ödünç alabilirim dediğim kitaplar" diye. Sizde bu kitaplardan varsa Ptt Kargo ile bana karşıdan ödemeli gönderin (1 kitap için 3tl zaten) ben de okuyunca (en geç 1 ay içinde) geri göndereyim. Mantıklı değil mi?
- Geri gelmeyen kitaplarım için ağıt yakma boyutuna geliyordum. Şu an öyle hissetmiyorum. Elimde bir liste var, istediklerimi yeniden okuyabilirim. "Kalan sağlar bizimdir" :)
- Daha da yüzsüzlük yapıp Goodreadste "Bana hediye alabilirsiniz" bölümü yaptım :) Eskiden olsa değil bu kategoriyi oluşturmayı bunu cümle içinde kullanmayı bile kendime yediremzdim. Gururlu kadın, peh! Sonra şunu fark ettim, "Esra sana kitap almak çok zor, neyi okumadığını veya okumak istediğini bilmiyorum. Keşke söylesen!" diyenler o kadar çoktu ki... O halde bu kategori çok da "edepsiz" veya "ruhsuz" olamazdı :) Ama bunun haricinde kişiye özel seçilen kitapların yeri elbette ki bambaşka oluyor, canım Kumkurdu Mervecim son yolladığın ve kapağına dahi rastlamadığım kitap bir harika!
- Ve yine fark ettim ki hep benzer kitapları okuyorum. Yazar okumaları evet güzel ama her zaman gerekli bir şey de değil veya keyifli. O sebeple anı, mektup türü gibi zaten sevdiğim türlere daha çok yer açacağım. Ocak için aklımda neredeyse yıllardır almayı istediğim "Başın Öne Eğilmesin"kitabı var. Ocaktaki 2 kitaptan 1'i belli oldu o halde, bakalım diğeri ne olacak? :) (belki Kapı'yı alırım)
- Almak istediğim kitapları seçerken şunu soruyorum artık kendime: "Sadece indirimde gördüğün için mi alıyorsun?", "Hemen okumayı düşünüyor musun?", "Ödünç bulabileceğin bir yer var mı?"
- Bir de son bomba şu: Asla vazgeçemem dediğim bir çok şeyin vazgeçilebilir olduğunu keşfettikten sonra kitaplarımı da köy okullarına bağışlamaya başladım. Kütüphane projem için bana gelenler sağlamca duruyor çünkü onlar -henüz- benim değil, arafta yani kütüphane projesi için gönderilmiş olduklarından onlara elbette ki dokunmadım. Ancak yıllar boyu sahafta veya orda burda indirimde görüp veya 'bir gün okurum' diyerek aldığım onca kitapla yavaş yavaş vedalaşmaya başladım. Bu durum beni üzecek diye düşünüyorken tam tersi bir ferahlama yaşadım. ve yaşamaya devam ediyorum. Evrene mesajı doğru göndermiş olmalıyım ki tam o sırada Siirt ve Nevşehirden iki köy okulundan mesaj geldi ve doğru kitaplar doğru adreslere gitti. Onlar mutlu ben mutlu :)
- Ve de son olarak şunu söylemem gerek, bu kararları karabalığa söylediğimde "Asla yapamazsın" dedi. Ben de kendimden emin bir şekilde "gayet de güzel yaparım" dedim. Çünkü bu bir iddia/gaza gelme veya dış etkenli bir karar alma süreci değil; tamamen kendi gözlemim, hislerim, tecrübelerim ve dönüşümüm için yapmaya niyet ettiğim ve başladığım bir şey. Dolayısıyla kendimi baskı altına almıyorum.
Hala gayet keyifli bir şekilde kitapçıları geziyor, hoşuma giden kitaplardan notlar alıyorum ama ona "hemen" sahip olma konusunda bilinçli ve farkında davranıyorum :)
Kitap konusunda çok radikal görünen kararları NASIL aldığımı da yazmamı ister misiniz?
Bunun için bu yazının başlığında da yer alan "Dönüşüm" kısmına bakmamız gerekecek.
Ki asıl amacım onu yazmaktı ama zaten buraya kadar sıkılmadan okuduysanız devamını da okursunuz. Ama blog yazmaktaki asıl amacıma bakınca bunun daha ilk başta "okunmak" olmadığını gördüm, "yazmak istediğim için yazıyorum/ arşiv tutmak hoşuma gidiyor / yazmak beni rahatlatıyor ve yazarken farkına vardığım şeyler bana yol gösterici oluyor." diyebiliriz :)

DÖNÜŞÜM:
Nedir bu?
Mayıs ayından beri yaptığım bir çalışma aslında.
Bu çalışmanın asıl adı: Bilinçli Farkındalık.
Hayatımda hep bir "mutluluk" arayışındayken ve acıdan/korkudan kaçarken ama bu kaçma sürecinin dahi farkında değilken tanıştık Tüten* ile. Benim asıl amacım yerlerde gördüğüm özgüvenimi biraz yükseltmekti o kadar :) Başka da bir şeye karışmasını veya değiştirmesini istemiyordum. Hayatımdan memnundum bence. Saklandığım masa altı oldukça korunaklıydı ve benim o masa altından çıkmaya da niyetim yoktu. İşte bir Tüten geldi ve birçok şeyi altüst etti, ilk aylar "en fazla 1 ay daha yaparım ben bu çalışmayı" ve "bu kadın kim oluyor ki?" söylemleri ile geçti :) Yüzüne de söylediğim için buraya rahat yazıyorum, bazı günler o kadar sinirimi bozdu ki yazdıkları... Aslında tüm bunların kulağımı kapadıklarım olduğunu da sonradan gördüm.
Bu çalışmanın sevdiğim bir diğer tarafı "mutluluk pompası" olmaması. Yani "Kendinizi Mutlu Edecek 89654 Yöntemi Keşfedin" başlıklarına o kadar çok takılmışım ki, "Mutsuz OLmak" kitabında bahsettiği gibi "kötü" olarak adlandırdığım an'ları bir durup dinlememişim, onu anladım.
Bir de "yaptık/bitti" gibi bir çalışma değil, hayat boyu sürecek bir keşif. Bu kısmı çok hoşuma gitti.
İnsanlarla kurduğum iletişimde biraz daha "yetişkin" boyutuna geçtim. "Aman kimse üzülmesin" algım epey farklı bir boyuta geçti. Bu yüzden sanal veya gerçek dünyada yapmaktan/ söylemekten çekindiğim şeyler epey azaldı. Tam da bu noktada kendimi daha çok sevmeye ve saygı duymaya başladım :)
                                                                                       ***
Sadece kitap konusunda değil hayatımın genelinde bir sadeleşme hareketi başladı hem de öyle karar alıp uygulamaya başlayarak falan değil, kendiliğinden!
Buna fotoğraf çekme de dahil. Cep telefonlarında arka arkaya 15 pozun bir benzeri var ve bunlar biriktikçe sadece hafızalar doluyor, o yüzden yedekleme yaptığım fotoğrafları işyerinde zaman buldukça silmeye başladım.
İnstagram ve whatsup kullanımımı bazı günler sıfıra indirmeye başladım, internetin olmaması birçok şeye daha fazla vakit ayırmamıza sebep oluyor.
Kıyafetlerimin ve evdeki yatak örtüsü, nevresim vb şeyleri ihtiyaç sahiplerine bölüştürdüm. Birkaç basic bluz daha aldım mı ne giyeceğim derdim kalmayacak, toplam 40 parça ile mevsimi geçirebildiğimi gördüm çünkü. (basitvemutluyaşam'a buradan bir selam vereyim :) "Kapsül gardrop" dediğimiz şeyi yapıyormuşum galiba ama benimkiler oldukça "uyumsuz" olduğundan bana yine pek bir şeyim yokmuş gibi geliyordu, şimdi onları birbiri ile uyumlu hale getirmeye çalışıyorum. Bunun için illa yeni bir şey almaya da gerek yok aslında, "kesinlikle birlikte giyilmez" dediğim parçaları denesem yeterli, bazı kombinasyonlar meğerse cuk diye oluyormuş :)
Modadan anlamıyor olmayı seviyorum ama uyumsuz giyinmek konusunda kendime çok yükleniyordum. Şimdi çok daha şefkatliyim. :)
                                                                                      ***
Bu sene yemek konusunda da gelişme göstermeye başladım, devamı da gelecek gibi duruyor. Mutfak Sırları'nın tarifleri sayesinde gerçekten cuk oturan şeyler yapmaya başladım. Komik gelecek belki ama biri de tava böreği :) Tarif net olursa daha iyi yapıyorum, malzemelerden anlamadığım şeyleri (kakuleta gibi) henüz araştırmıyorum, çok gerekli değilse zaten koymuyorum ehehe:P Yalnız geçenlerde Serra'yı arayıp "bana elmalı kıtırlı mı pie mi crumble mı neyse tatlı olan bir tarif versene" dedim. Canım Serra da sesli mesaj atmış. "Sonra tereyağını ekle..." diye devam ediyor, en az 5 kere dinlesem de anlamadım, neyi nereye ne kadar koyacağımı bana yönergeler halinde söyleyin/yazın. Öyle kabalama şeyleri bilemiyorum ahahaha :P


Bu kısırı ben yapmadım. 2017 veya belki 2018 için "sulanmayan kısır" yapmak hedefim var. Olmadı marul tarafından çekerim fotoyu kimse anlamaz :P
Elifle kek ve kurabiye yapmaya başladık bir de, o anları gerçekten çok seviyorum. Aramızdaki bağı güçlendirdiğini hissediyorum. Anne-kız olmak böyle an'larda daha da keyifli 💙 Tarif verirseniz şöyle kolayından, kargoyla size bile yollarım :)

                                                                                   ***
2016'ya genel olarak baktığımda hiç hoş hadiseler görmesem de "haydi bitsin bu yıl" ve "hoş geldin yeni yıl" diyemiyorum hatta bu yaklaşım bana şu açıdan saçma geliyor. Yılın suçu ne? :) Bu beklentide olduğumuzda yaşanan en ufak olumsuzlukları "bak bu yıl da kötü başladı" diye yorumlama eğiliminde olacağız. Dolayısıyla kendi açımdan kovaladığım veya dört gözle beklediğim bir yıl yok. Olaya biraz geniş çerçeveden bakınca sadece "yaşananlar ve bizim onlara gösterdiğimiz tepkiler" var. Tek tek saymayacağım ama ülke olarak yaşadığımız onca "kötü" olaya karşı 24 saat haber başında durmak da elimizde farklı tepkiler geliştirmek de. Kötü enerjinin bu açıdan kimseye faydası olduğunu da sanmıyorum hatta tam bu noktada Serra'nın şu alıntısını da paylaşmadan geçemeyeceğim.
"İnsanlar veremi 5 bin yıl lanetledi, bir şey değişmedi. Çözüm aşıydı çünkü."

Dolayısıyla bu sene geçen sene yaptığım gibi yoğun  bir 2017 dilek listesi hazırlamadım sanırım buna ihtiyaç duymadım.
Aklımda zaten var olan kitap, film, gezi, tiyatro vb şeyler için minik notlar alıp akışına bıraktım. Bu da "teslim oluyorum" demek değil, sadece "gözlemci" kalmayı deneyimlemeyi seçiyorum.
Ve evet yine her şeyden önce SAĞLIK, HUZUR ve KEŞİF dolu bir yıl geçirmeyi dilerim.
yeğenim Ayça: bence hayatın anlamını çözmüş :)

*Tüten kimdir ve nasıl çalışır diye merak eden varsa bana mail yazabilir :)
** Geçen seneki kitap günlüğüm de buradaymış.

Yazdığım enn uzun yazı bu mu oldu acaba? Buraya kadar okuyan oldu mu sahiden? Onları ayrıca öperim :)
Devamını oku »

21 Aralık 2016 Çarşamba

İza'nın Şarkısı

Bu kitabı Leylak Dalı Nurşen Abla sayesinde öğrenmiş ve bir yere not etmiştim, baskısı yoktu sahaflarda aranıp bulunacaktı. Yalnız neyi aradığımı unutunca kapağında tavşan fotoğrafı olan ve adı üç harfli olan bir kitabı bu özellikleriyle sormak biraz tuhaf kaçacağından kitabı Yasemen bana sorana kadar resmen unuttum.
"Bu kitabı bulabilir miyiz?" diye mesaj atınca, "A-ha, tabii buluruz hem de 2 tane" diye havamı attım.
Atmasam iyiymiş :)
Nadirkitapta 60 liraya buldum ve şok oldum.
Sonrasında "Baskısı Olmayan Kitapların Dedektörü" Kırvırcık Kuzen Merve yayınevinin sitesinde son 1 adet bulduğunu söyleyince havalara uçtum. (GECE, sen demiştin değil mi, pdf var diye, ben henüz pdf kitap okumaya başlamadım 🙈 )
Peki bu kitap kimin olacaktı?
Dırın dırın...
Tabii ki Yasemen'e verecektim ama öncesinde "okuyabilir miyim?" dedim, o da "sakın dokunma bile" demek yerine "istediğin gibi not al, çiz" deyince (ki bunu demese iyiydi) kitapta ağladığım yerleri bile not aldım. (tam burada ağladım gibi :)
Kitap bana ilk başta "ağır/anlaşılmaz" gibi görünüp gözüm korkmuştu çünkü çoğunlukla çocuk edebiyatı okuduğumdan ağır veya ağdalı dile alışmakta zorlanıyorum.
İlk 50 sayfada korktuğum başıma geldi ve kendimi bir yol ayrımında buldum.
Tamam mı devam mı?
Bu noktada Nurşen Ablaya kulak verdim ve devam ettim, içimden bir ses devamının daha akıcı olacağını söylüyordu veya ben dile alışacaktım.
Tam da öyle oldu, iyi ki devam etmişim.
Kitabın içerisinde neredeyse hiç diyalog yok ve "aksiyon" olarak yaşanan sadece birkaç olay var: öldü-taşındı-gezdi-geri döndü gibi (ölen ve gezen başka kişiler tabii yoksa zombi kitabı olurdu) Kitapta 4 ana bölüm var: Toprak, Ateş, Su ve Hava (5. element tahta demeyeceğim, kitabın ruhuna ayıp etmiş olurum :P )
Hikayenin içerisinde de toplamda 9-10 karakter olsa da asıl olay yaşlı amca Vince, onun karısı Etelka, kızları Iza ve onun eski eşi Antal arasında geçiyor diyebilirim. Ama daha da özelinde ben bu kitabı anne-kız kitabı olarak yorumladım.
Vince öldükten sonra İza annesini yaşadığı şehir Budapeşte'ye götürür ve ikisi de bu yeni duruma alışmaya çalışır.
Nadiren İza'ya da hak vermeye çalışsam da yok ana yüreği kalbim yine ihtiyar anasından yanaydı. İkisi neden oturup düzgün şekilde konuş(a)madılar bilmiyorum. Onların yerine kitap boyunca ben konuştum, Yasemen bu notları okurken eminim çok gülecek :)


İlk olarak eşine ölesiye bağlı bir kadının hasta da olsa eşini ani bir şekilde kaybetmesi beni çok etkiledi:
"Yaşlı kadın ona daha dikkatli bakınca, önceki günden bu yana değişenin burnu değil, çukurlaşan yanakları olduğunu anladı. Beni terk etti diye düşündü. Beklemedi beni. Kırk dokuz yıl boyunca bütün düşüncelerinden haberdar oldum. Ve şimdi, öteki tarafa ne götürdüğünü bilmiyorum. Beni terk etti." 

Sonra Etelka İza'nın yanına taşınır ve onun için bir şeyler yapmaya çalıştıkça daha da dibe batar.

"Bunu da açıklamayı beceremem ona diye düşündü ihtiyar kadın. Ona sevgisinden ötürü iyi bir kahya rolü oynamak, eve göz kulak olmak, onca zahmetle kazandığı parayı koruyup arttırmak istediğini nasıl anlatacaktı ki İza'ya?"

Tam buralarda gözleri kör olmuş anasının yaptığı şeyleri görmeyen İza'yı bir acayip dövesim geldi, hele ki o yazar bozuntusu sevgilisi Domokos'a iki çift lafım bile hazırdı :)

"Terez'e fedakarlığını kabul edemeyeceğini, yük olduğunu hissetmektense ölmeyi yeğleyeceğini anlatamadan, yeniden sokaklarda aylak aylak dolaşmaya koyuldu."

Sonrasında annenin 76. yaş gününde yaşananlar ve kuru pasta detayı ile bende gözyaşları durdurulamadı, Etelka'ya misafir olup tombala oynayasım geldi.

İza'nın annesini oyalamak için bulduğu saçma sabuk yöntemleri her seferinde "bunları bulacağına dışarı çıkartıp bir Türk kahvesi içip annenin gözlerine bakıp sohbet etsen daha iyi küçük hanım" diyesim geldi.

"İza annesinin dönen oyunu anladığını tahmin etti: Onu meşgul etmek istiyorum, ama yeleği asla giymeyeceğimi, mağazalardan çok daha güzellerini aldığımı biliyor. Ne yapmalı?" 

Ah teyzecim, ver sen o yelekleri ben giyerim...

Ama en sonunda Etelka Teyzecim patlar: "Boş ver! Yarın sabah gidiyorum işte, azarlama beni..."

"Eve dönüş, geçmişle buluşma. Canlı bir varlık olan evi ona kendi hikayesini anlatıyor, hiçbir soruyu yanıtlamayan yaşlı kadın ona dilsiz cevaplar veriyordu."

Daha da yazacaktım ama okuyacak olanlar için spoiler olmasın diye kendimi tutuyorum.
Anne-kızın rol değişimleri, Iza'nın hayata karşı bencil ve soğuk tutumu, Etelka'nın içsel konuşmaları, tedirginlikleri, çekinceleri, üzüntüleri beni çok etkiledi.

Bu kitaptan nerelere gittiğimi anlatsam ayrı bir yazı konusu olur :) Ama şunu hatırlayacağım, anacım benim için yelek örecek olursa onu mutlulukla giyeceğim. Nokta. Benim ördüğümü Elif giymezse de ona bu kitabı okuturum :P

Yazarın KAPI kitabı ile devam etmeyi düşünüyorum.

Kitap Yasemen'e gitmeden önce Yağmur ile buluşacak, bakalım o ne notlar yazacak kitaba.
Canım Nurşen Abla, nitelikli kitaplar tavsiye ederek bize ne kadar iyilik yaptığının farkında mısın bilmiyorum.
Bilmiyorsan diye yazıyorum: İYİ Kİ VARSIN!


Devamını oku »

19 Aralık 2016 Pazartesi

Hikayebaz Oldum!

Bir süredir "hikaye anlatıcılığı" ile ilgili bir şeyler ilgimi çekiyor ama hani böyle oldukça uzaktan. Bu ilgi ile ilgili "ne yaptın" diye sorsalar "hiçbir şey" diyebilecek boyuttayım.
Bunu bilen bir arkadaşım Hacettepe Üniversitesi'nin Çocuk Gelişimi bölümü öğrencilerinin (HUCGET) organizasyonuyla düzenlenen "Tuğba Canşalı ile Hikayeler Eğitimi"ni bana söylediğinde ilk tepkim "Ama nasıl olur ki?"den ziyade "Hemen gitmeliyim" oldu.
Aradaki minik detayları atlıyorum ve 17 Aralık Cumartesi günü katıldığım bu etkinliğe geçiyorum.
Öncelikle ortaya konan nesnelerden bizim için bir şey ifade eden bir nesneyi seçmemiz istendi ve tabii ki benim tercihim Elifin favori hayvanı ZÜRAFA oldu :)

O kadar çok oyun oynadık ki bir an kendimi Elifin kreşinde hissettim :) Onlardan biri de arkadaşından devraldığın cümleyi içinde kartındaki simge geçen bir şekilde bir iki cümle ile tamamlayıp bir sonraki kişiye devretmekti.

Denizatının anlamını son dönem tanıştığım canım Arzu "aile simgesi" olarak hayatıma kattığı için, ona gönderme yapan bir şeyler söyledim.
Ve ardından yine gruplara ayrıldık ve çektiğimiz kartlara göre "hikaye" yazdık:
Sonlara doğru "çocuklar" için "renkler"i nasıl anlatabileceğimiz üzerine bir hikaye yazdık ve şu an içeriğini tam da hatırlayamadığım bir dolu oyun oynadık :)
Resmen çocuklar gibi şen'dim!
Sabah eğitim başlamadan hemen önce Kayseri'den gelen haberden sonra herkesin yüzü düşmüştü ama gerçekten bir şekilde de olsa devam etmezsek "yaşayan ölüler" olma yolunda ilerleme ihtimalimiz olacağından çalışmaya devam ettik.
Ve günün sonunda ben Hikayebaz oldum :)
Daha detaylı yazacak kadar vaktim yok, vakit bulduğumda da unutabilirim diye düşünüp kısaca ekledim. Facebookta muhtemelen bir dolu fotoğraf vardır ama hesabım olmadığından göremedim.
Tuğba ve Eda Hoca ile tanışmış olduğum için mutlu hissettim ama en çok yaşları benden en az 10 yaş küçük bir grupla bir arada olup güldüğüm ve an'da kaldığım için şanslı buldum kendimi.
Bizim nesil çoktan umudunu kaybetme eğilimine girmişken bizden sonraki nesilde umudun yeşermeye devam ettiğini görmek bana da iyi geldi.
Eda Bayraktar'ı Albayrak ile karıştırıp Bidigago kitabını imzalatmaya götürmem ise biraz komikti ama neyse bu da oyunun bir parçası olarak görülebilir diyelim :)
Keşke tüm öğretmenler ve eğitimciler bu atölyeye katılabilse dedim.
Çocuklar için "gezegenler" konusunu anlatan ekibi hiç unutamayacağım mesela, içinde AŞK bile vardı :)
Bir de kartında Nuri Bilge Ceylan çıkan bir ekibin bunu "yönetmen" olarak vermemesi ve Nuri, Bilge ve Ceylan arasında bir aşk üçgeni yaratması beni benden aldı, kahkahayı koyverdim :)
Bu yazıya denk gelir misiniz bilmiyorum ama canım ekip arkadaşlarım neredeyse tüm gün "Elif de şöyle yapar" diye başınızın etini şişirmeme müsade ettiğiniz için ayrıca teşekkürler.

Kayra, Kezban, Şeriban, Ali ve Yusuf'un "değerler" temalı hikayesi ise hala aklımda. Burada yazmayayım ama yüz yüze geldiğim arkadaşlara bu hikayeyi kesin anlatacağım, tepkilerini merak ediyorum.

*Tuğba Canşalı'nın web sitesi şurada, Eda Bayraktar'ın web sitesi de burada. Eğitim takvimini takip etmenizi öneririm :)
Devamını oku »

9 Aralık 2016 Cuma

Dün / Turta

Aklımda hiç böyle bir yazı yoktu açıkçası ama Turta'dan bahsetmek istiyorum.
Birkaç zamandır farklı mecralarda duyduğum bir isimdi: Turta hatta Turta'nın cheescake'leri.
Aman nasıl efsane nasıl müthiş.
Daha gitmeden ağzımın suyu öyle bir akmıştı ki Elif'in üzerinde zıplamak için su birikintisi aramasına gerek yoktu, benim salya sularımda eğlenebilirdi, ahahaha hani o derece bir beklentideydim.
Ve fark ettim ki Elif'in kreşine oldukça yakın bir mekandan bahsediyoruz.
O halde neden bir uğramıyoruz ve cheescake'lerinden bir dilim almıyoruz dedim.
Önce mekanı bulduk, içeri girerken harika kokuyu içime çektim ve gururla ilerliyorum: az sonra hayatımda yiyip yiyebileceğim en iyi cheescake'i almış olacağım.
Nihahaha, tutun beni çünkü ayaklarım yere basmıyor :)
Ortam ilk etapta beni karanlık olmasıyla çarpsa da etraftaki patchwork çalışmaları ile avuttum kendimi, "off harika mekan" diye.
Sonrasında Elifin de cama yapışması ile çok merak ettiğim balkabaklı yerine üzerinde böğürtlenler olanı seçtik. Ayrıca 2 adet tuzlu kurabiye ve 2 tane de elmalı pasta aldık.


Pastayla ilgili bir şeyler sorduğumuz ve pastamızı ayarlayan görevlilerin neden bu kadar asık suratlı olduklarını açıkçası anlayamadan ve çok da önemsemeden mekandan çıktık.
Bende "neyse yeaa, tadı çok güzelmiş" havaları :)
Eve geldik, neredeyse yemek yemicem, o derece meraktayım pastalara.
Ama yedik bir şeyler ki ben oldukça az yedim ve pastaya kocaman bir yer ayırdım.
Ve büyük bir ritüel ile pastayı masaya getirdim. Mumlarla süsledim vs.
Karabalık zaten hiç sevmez ama Elifin tepkisini merak ediyordum.
Üzerindeki çilek, böğürtleni normalde çok sever diye bunu seçmiştik.
Ağzına atmasıyla çıkarması bir oldu, sevmedim dedi.
Sonra chees'li kısımdan yedi ve yine sevmedim dedi.
Şaşırdım, "yavrum sen ne anlarsın güzel pastadan" edasıyla kaptım chees'i ve cake'i önüme.
Önce kokladım çünkü zaten başım ağrıyordu ve kokuya aşırı duyarlıyım. Kokusu beni bir anda itti. Üzerindeki meyveler bildiğin buzluk kokuyor chees kısmı da margarin kokuyordu.
Neyse bu benim pastayı yememe engel olmasın diye koku duyumu öteledim ve yemeye başladım.
"Aman Allahım, off o nasıl bir şey öyle..." diye cümleler kurmayı beklerken bir anda "Bu ne yahu, klasik bir cheescake" dedim. Birkaç çatal daha yedim ve resmen zorladım kendimi "sevecem yahu ben bunu" diye diye. Ama yok, gerçekten de sevmedim. Hatta yiyenler bu cheescake'te ne buldu acayip merak ettim.
Zira 4YKK -abartmıyorum- 10 katı daha güzel yapıyor cheescake'ini. Bana yine yapsın diye de yazmıyorum (belki de öyledir kim bilebilir bunu :P )
Tuzlu kurabiyelerden de yiyince asıl sorunun ne olduğunu anladım:

     Ortamın ve çalışanların mutsuzluğu keklere pastalara geçmişti.

Emeğe saygısızlık etmek istemem ama diğer taraftan da "müşteriye doymuş" işletmelerin yüzünüze bakmadan sorularınızı cevaplamanızı ve bir "iyi akşamlar" demeyi çok görmeleri yaptıkları "iş" ile çelişir geldi bana.
Sonrasında bu uygulama ile karşılaşanın sadece ben olmadığımı öğrenince rahat bir nefes alarak blogda yazmak istedim.

Buradan çıkan sonuç şu:
Ne iş yaparsan yap, aşk ile sevgi ile yap ❤❤❤
Devamını oku »

6 Aralık 2016 Salı

Dün / Challenge Accepted: İnternet Yok

Her şey pazar gecesi yatmadan önce elime aldığım kitaplarda okuduklarım sebebiyle oldu.
Neden bilmiyorum yatmadan hemen öncesi için elime 3 farklı kitap aldım ve ikisinin o an için ne kadar doğru bir seçim olduğunu gördüm. Üçüncü ile sadece bakıştık, hatta "niye geldin buraya ben de bilmiyorum" dercesine bakmış olmalıyım ki kitabın canı da hiç okunmak istemedi :)
İlk kitabım Yeşim Cimcoz'dandı. Yazmak üzerine güzel notlar aldım hatta dün de alıştırmalarına başladım. Çok hoşuma gitti. Diğer kitap da neredeyse sayfa sayfa okuyarak ilerlediğim ve bitmesini hiç istemediğim "Belirsizlik ve Değişimle Birlikte Yeni Bir Hayat" kitabı. Kitabın baskısı yok, ben de epeydir peşindeydim. Sonunda KK bana buldu sağ olsun. Kitapta yer alan şu paragraftan sonra

"Dahili feragatın ne olduğunu daha iyi anlayabilmek için bir şeyden feragat etme alıştırmasını deneyebilirsiniz:
Bir gün boyunca ( ya da haftada bir gün) kaçış için alışkanlık haline getirdiğiniz bir şeyden kaçının. Fazla yemek, uyumak, çalışmak, telefonla veya bilgisayarla uzun süre mesajlaşmak gibi somut bir şey seçin. Bu bir gün boyunca bu alışkanlıktan kaçınma konusunda kendinizle nazik ve şefkatli bir şekilde çalışmaya söz verin. Bunu gerçekten taahhüt edin. Bunu, sizi sakınmaya çalıştığınız temel kaygı ve belirsizlikle temasa geçirmesi niyetiyle yapın. Yapın ve neler keşfedeceğinize bakın."

Yazarın bir "challenge" talebi de olmamasına karşı ben bunu HIMYM dizisindeki Barney gibi görüp "Challenge Accepted" dedim. Ve okur okumaz telefonumun internetini kapattım. Niyetim 24 saatti ama bunu 36 saate çıkardım ve kendimi gözlemlemeye başladım.
Direk aklıma bunun gelmesinin sebebi uzun zamandır boş kaldığım an'larda elimin telefona gitmesi ve internette (bazen instagram bazen de whatsupta) kontrolüm haricinde vakit geçirdiğimi gözlemem oldu. Whatsup evet iyi hoş bir uygulama ancak dahil olduğunuz gruplar vb. şeyleri de hesaba katınca "sessiz" bildirimler dahi olsa insanda okuma merakı uyandırıyor. Doğruya doğru :)
Gözlemlerimden:
- Sigara içmiyorum ama içseydim dudak tiryakisi olmaya meyilli olurmuşum, cep telefonu kullanımımın sıklığını bu şekilde gözlemledim.
- Aklıma en çok iş yerinde ve canım sıkkın olduğunda geliyormuş elime telefonu almak.
- Elime alma sebebim "yeni bir şey var mı?", "biri mesaj atmış mı?" veya "kafamı dağıtayım ne var ne yokmuş ki" şeklindeymiş.
- Birkaç defa challenge'ı unutup interneti açacaktım ki son anda ayıldım :) Nasıl bir refleks olmuş, onu gördüm böylece.
- İnternet kapalıyken "beni merak eden oldu mu acaba?" sorusu geldi aklıma. Demek ki merak edilmeyi önemsiyormuşum :)
- Bir de sanki tek iletişim yolu internet gibi düşünmeye başlamışım. Ulaşmak isteyen illa ulaşır, arar veya mektup yazar zaten! :)

'Öpücük Ne Renktir' kitabından
Kısacası hiçbir şeyin vazgeçilmez olmadığını görmek, neyi neden yaptığımı gözlemlemek açısından verimli bir deney(im) oldu.
Haftada 1 defa farklı günlerde yapmaya devam edeceğim.
Detoks muydu yeni adı bu tarz ara vermelerin?
İşte ondan :)
Az daha yazmayı unutuyordum. Bu süreçte "Kesinlikle yapamazsın" diyerek bana gaz verme suretiyle beni deli eden karabalıkçım, challenge sonunda "Bana ne alcan?" diye gevşek bir tonda sorduğumda "Grano'dan bir kahveye ne dersin?" dedi.
Ooo bendeki kazanca gel :)

* İstatistiklere pek bakmıyorum, baksam da anlamıyorum ama son günlerde normalin epey üzerinde rakamlar var. Blogun böyle bir kitlesi olduğunu sanmıyorken bu artış acaba "spam" gibi bir şey mi veya blogu biri ele geçirdi de benim mi haberim yok diye bir işkillendim :)
** Dar pantolonun üzerine kısa kazak giymenin sonucu olarak (farkında bile değilim) elim devamlı kazağımı çekiştirmekte. Gün sonunda kazağı epey esnetmiş olacağım. Kıyafet konusunda ayrı bir yazı yazasım var. Bir insanın hep siyah pantolona karşılık sadece lacivert üst giyiminin olması ve bu inanılmaz uyum (!) bence yazılmayı hak ediyor.
Devamını oku »

1 Aralık 2016 Perşembe

Film / Kaptan Fantastik

Uzun zamandır hiç bu kadar kararlı olmamıştım film izlemek için.
"Ama"ları bir kenara koyup kendime yiyecek içecek bir şeyler hazırlayıp son dönem arkadaşların tavsiyesi "Kaptan Fantastik"i izledim dün gece.
Kısa da olsa yazayım aklımda kalanları.
Beklentim yüksek olduğu için film beni inanılmaz derecede etkilemedi hatta benim için "izlenebilir" kategorisinde kaldı sadece diyebilirim.
Konu iyi seçilmiş ancak kurguda kararsız kalınmış ve "nasıl versek biz bunu" krizleri ile baş edilememiş gibi gördüm.
Bunu örtbas edebilmek için de ani çıkışlarla "bunu da anlatmadan geçmeyelim" denmiş ve bu hava benim için oldukça yüzeysel kaldı.
Beklentim, evde eğitim gören çocuklar ve sistem hakkında bilgi sahibi olabilmekti.
Fragmanını izlememiş sadece filmin konusunu okumuştum.
Başroldeki Baba'yı normalde severim ancak bu rolde pek ısınamadım. (asıl amaç da buysa başarılı olmuş denebilir)
Evde eğitim verebilmek için farklı bir yol çizmiş Baba ve Anne, ıssız bir ormana yerleşmişler ve çocukları hem fiziksel hem de bilişsel anlamda pek güzel eğitmişler.
Bir sebeple insan içine çıktıklarında ise ne yapacaklarını bilemez halleri oldukça normal.
Annesi intihar ettiğinde babaya sinirlenen çocuğun tepkileri konuyu her iki bakış açısından görebilmemizi sağlarken "diğer taraf" yani çocukların kuzenlerinin "ekran bağımlısı" halleriyle verilmek istenen mesajlar fazla göz çıkarıcı olduğundan beni rahatsız etti.
Mesaj kaygılarının olduğunu ve bunu "haydi 2 saatimiz var, hepsini verelim" halini koklamak hoşuma gitmedi.
Bunun yanı sıra babanın kızı ile Lolita'yı tartıştığı kısa bölüm ve en küçük çocuğa cinselliği anlattığı bölümler evet oldukça gerçekçiydi.
İnsan Hakları Beyannamesi hakkında kendi fikrini belirten 8 yaşındaki tatlı çocuğun bıçaklarla ve kemiklerle dolu ağaç evini beyanname sahnesinden daha çok sevdim.


"Okulsuz Büyümek" kitabından sonra "evde eğitim"vb. konularda ben de daha çok okuma yapmak ve film izlemek istiyorum ancak bunun "mesaj kaygılı" olmamasını tercih edeceğim :)

Filmin sonunda bir "orta yol" beklerken aslında günümüz şartlarına neredeyse uyumlanmış bir son, filmin en başındaki geyiğin kalbini çıkarıp erkekliğe adım atan sahneyle pek uyuşmadı.
Dönüşümün de tutarlı ve anlamlı olanını seviyorum ben demek ki :)

Benim yorumum da böyle.
Filmi seven arkadaşların yorumlarını da dinlemeyi çok isterim elbette
Sırada ne var bilmiyorum, ben yine bu kadar kararlı olana kadar uzun zaman geçmez umarım :)
Devamını oku »

29 Kasım 2016 Salı

Eva Luna'dan

Kitabı az önce bitirdim.
Hakkında uzun uzun yazmak istiyorum ama ne yazsam sanki eksik kalacak.
Hikayeyi sevmek bir yana hikayenin anlatılış tarzına hayran kaldım.
Allende'yi alıp böğrüme bastım.
Sırada ya Eva Luna Anlatıyor ya da Ruhlar Evi olacak, henüz karar vermedim.
Bu kitabı bana hediye eden canım Leylak Dalı Nurşen Abla'ma buradan kocaman sarılır ve yeniden çok teşekkür ederim.

Kitaptan:

" Nasıl yapıyorsun? Yani insan nasıl yazı yazar?"

"Becerebildiğim kadarını yapmaya çalışıyorum. Gerçek, her zaman ölçemediğimiz, çözemediğimiz bir karmaşa, çünkü her şey aynı zamanda oluyor. Seninle ben burada konuşurken, arkanda Kristof Kolomb, Amerik'yı keşfediyor ve vitraylı pencerede onu karşılayan aynı yerliler bu odadan birkaç saat uzaklıktaki bir ormanda hala çıplak geziyorlar, bundan yüzyıl sonra da orada olacaklar. İşte ben bu labirentte bir yol açmaya, o kargaşaya biraz düzen getirmeye, yaşamı daha dayanılır kılmaya çabalıyorum. Yazarken, yaşamı olmasını istediğim gibi anlatıyorum."

En sevdiğim karakter: Mimi ve Riad Halabi oldu.

En çok neyi sevdin diye soracak olursanız,
Ateşin başında Rolf Carle'nın Eva'ya "Bana daha önce hiç anlatmadığın bir masalı anlat" demesinin üzerine Eva'nın "Rolf Carle" masalı ve Rolf'un ateşin başında öyle kalakalması.
Bu bana ne hissettirdi,
Etrafımızda olup bitenlerle fazla ilgiliyiz, asıl önemli olan KENDİ HİKAYEMİZ! 

Ben böyle yorumladım...
Teşekkürler Eva :)

Devamını oku »

28 Kasım 2016 Pazartesi

Bazen Olur Öyle / Kırmızı Lahana

"Bazen Olur Öyle" başlığını belki seri yaparım belki de yapmam ama başlığı sevdim.
Karabalıkla dışarıda verilen havuç salatalarını çok seviyoruz.
Hatta bazen aramızda paylaşamadığımız bile oluyor.
Ancak şöyle bir sorunumuz vardı.
Dışarıda havuç salatalarının yanına konan o "lahanamsı, mor renkli şey" neydi, onu bir türlü bulamıyorduk.
Her yerde lezzeti aşağı yukarı aynı olsa da hani bir havuç gibi "tartışmasız aynı" da değil-di.
İkimizin ailesi de yapmıyormuş demek ki, fikrimiz yoktu.
Resmen dedektifliğe soyunduk ancak sormaya cesaretimiz de yok.
Cesaretlenip sorduklarımızın yanıtlarını da anlayamıyoruz.
Ben pazar pazar geziyorum, sebze meyvenin en bol olduğu marketlere giriyorum ancak yediğimiz haliyle o morlu sebzeden bulamıyorum!
Zor bulunan veya pahalı bir şey olsa en uyduruk lahmacuncuda nasıl olsun, bu kesin "çok ortada ama bizim göremediğimiz" bir şey diyordum ben.
Karabalık hala inatlı, "yok yok bence öyle bir şey yok" diyor, sanki biz hayal yiyoruz, ay yazınca güldüm :)
Derken arka arkaya şunlar oldu:
-Bir balıkçıdaki laz amcaya usulca "bu nedir?" dedik, "ne demek pu nedur?" dedi ve konuşmanın sonunda her yerde satılan bir şey olduğunu anladık ama ne olduğunu anlayamadık. Amca onunla dalga geçtiğimizi sandı iyi mi :)
- Ben gözümü karartıp işyerine yakın bir manava "bana havuç salatasına konan kırmızılı/morlu şeylerin hepsinden verin" dedim. Adam özellikle dedi ki "havuca en çok KIRMIZI LAHANA yaraşır. Ben de tipine bakınca "daha önce aldık denedik ama benim aradığım bu değil." dedim.
Adam da "Bunu böyle tüketmiyoruz ama, eşim .......'li suda bekletiyor dolapta sonra yiyoruz." dedi.
Bende o an bir çakmak çakıldı.
Demek ki bizim yediğimiz ŞEY, normal bir şeyin EVRİLMİŞ hali!
Tam bunu düşünürken adamın NE'li suda beklettiğini unuttum.
Akşam eve gidince karabalığa söyledim, ahahaha diye güldü, hiç olur mu öyle şey diye :)
Moralim biraz bozulsa da karşıma çıkan ilk "sirke" yazısıyla beraber koydum lahanayı doğradıktan sonra bol sirkeye ve dolapta beklettim. O ara başka tarifler de gördüm ama denemedim.
Sirkeyi tabii çok koyduğum için yemeden önce yıkadım ve sofraya koydum.
Karabalık epey şaşırsa da severek yedik,
Ama bu sefer de havuç rendelenemeyi unutmuşum :)


Ve bu öğlen karşıma çıkan salata ki bunun tesadüf olduğunu düşünmüyorum.
Hatta tesadüflere de uzun zamandır inanmıyorum.

***
Gelelim 2. konumuza, geçen hafta 4 arkadaş buluştuk yemek yedik ve üzerine 2'şer tane çay içtik. Hesabı öderken de ben yediklerimi ve içtiklerimi sayınca garson "1 çay" diye beni düzeltti.
Ben de "yoo hayır 2 tane içtim." dedim.
"Hanfendi, 1 tane parası ödemeniz yeterli." dedi
Ben "yok 2 tane içtim." dedim.
O ara kızlar bana durumu açıklamaya çalışırken şaşırıp
"Aa yoksa siz mi ödediniz?" dedim .
Garson da bana "Ben ödemedim tabii, şirketin ikramı" dedi ve konu kapandı ama ben bir süre neden 2 çay parası vermediğimi anlamaya çalıştım.
İnsanın jeton bazen sahiden köşeli oluyor :)

***
Ve az önce de şöyle bir şey oldu:
Uzun zamandır elbise giymediğim için bugün elbise giydim, hoşuma da gitti.
Fermuarını çektim, kalanı da karabalığa çektiririm dedim.
Tabii sadece "demekle"kaldığımı cekedimi çıkardığımda koşarak fermuarımı çeken biri olduğunda fark ettim.
Kimdi, neydi detaya girmeyeyim ama ortam açısından epey kızardığımı belirtmeliyim.

Ama bu başlık ne diyordu:
"Bazen Olur Öyle"
Güldüm ve geçtim.
Lahanadan önemli bir ders çıkardım, bir şeyi istiyorsan ONUN PEŞİNE DÜŞ. Saklanma. Seni bulsun diye bekleme.
Öyle işte :)

Devamını oku »