Drop Down MenusCSS Drop Down MenuPure CSS Dropdown Menu




20 Şubat 2017 Pazartesi

Apartman Sohbetleri #2 /"Taso"

Çocukluk Eğlencen Neydi?
Ay bayıldım bu soruya,nasıl uzun anlatasım var :)
Şimdi pek vaktim yok ama yine geleceğim...

Geldim, işte buradayım.(şimdilik)
Çocukluk eğlencem olarak düşündüğümde aklıma ilk olarak TASOlar geliyor. Ama ondan öncesi de var elbette. İlkokula 5.5 yaşında başlamış ve ne bir ana sınıfı ne de kreş yüzü görmüş bir çocuk olarak hayal gücüm erken gelişti ve hayali arkadaşlarım çoktu diyebilirim. Ben çocukken Eda neredeyse ergendi ve her şeye ağlardı (Tarkan'ın ilk albümünü hala ezbere biliyorum Eda sayesinde) O yüzden de arada misafircilik oynadığımız kıvırcık kuzen haricinde çoğunlukla yalnız takılırdım.Geçen yazıda da bahsetmiştim, top oynamayı çok severdim mesela. Duvarla paslaşırdım. Sonradan bu tenis topu ve raket ile devam etti ama hiçbir zaman amatör takılmaktan öteye gidemedim. Spora bence çok ilgim vardı ama o kadar üşengeçtim ki (hala üşenirim) zevkine oynadığım an'ların dışında ZORLA bir şey yaptırılmaya çalışıldığında bende ters tepiyor. Bunu en iyi yakın çevrem bilir sanırım. Genelinde süt liman biri olabilirim ama işin içine bir yaptırım girince yapacağım varsa da yapmak istememekten kaynaklı kıl birine dönüşebiliyorum.
Neyse konumuz eğlenceydi yahu!
Bisiklete binmeyi severdim ve damdaki civcivleri kovalamayı... Nihahaha evet içimdeki cani ile de tanışmış oldunuz ama gerçekten çok küçüktüm yahu, 4-5 ancak varımdır. Sonucunu idrak edemediğim zamanlardaydım demek ki civcivin teki merdivenden 3 kat aşağı uçunca o kadar çok ağlamıştım ki :( Civcive hiçbir şey de olmadı ama ben (bak hala) vicdan azabı duydum.
Veee gelsin taso dönemi...
Bu dönemde aşırı aşırı sevdiğim cipslerden (hala çok severim ama cildime hiç yaramıyor)çıkan tasoları öyle bir ganimet havasında biriktiriyordum ki, görsen onda altın var sanırdın ahahaha
Tasolarla oynar mıydın derseniz? Biriktirmek için uğraştığım kadar çok oynamadım :) Ama sağlam bir koleksiyonum vardı, şimdi sadece birkaçı kalmış ne kadar üzüldüm.


Gitmeden bir çocukluk anımı da anlatayım:
Kuzenimin apartmanın önünde çocuklarla oynarken benim aklıma bir cin fikir geldi ve taksi çağırma ziline basıp taksi çağırdık birkaç farklı yere, onların kameraları yok diye biliyordum ama birkaç sefer sonunda adam bağırarak (beni tarif ederek) "Elebaşı sensin, aramayın bir daha, annenize söylerim ha!" dedi. Valla korkup bıraktık ahahaha...


Özetlemek gerekirse hayal gücümü çocukluğuma borçluyum denebilir :)

Devamını oku »

15 Şubat 2017 Çarşamba

Apartman Sohbetleri #1 / "Dam"

Daha diğer 'meydan okuma'mı bitirmemiştim halbuki ve geçen hafta olan biteni yazacaktım ama bugün can kuzum İlham Kedisi'nin 'challenge' haberini görünce hemen katılmak istedim.
Gün bugün, ertelemek yok.
Siz de katılmak için daha ne duruyorsunuz :)

1. Nasıl bir apartmanda büyüdün?
Büyüdüğüm binaya apartman denemez sanırım. 3 katlı müstakil bir evdi çünkü ve her katında 3 kardeşten biri otururdu ki hala öyle. Teyzemler ve en üst katta da biz. 'dam' dediğimiz alan evin sanırım en sevdiğim bölümüydü. Bana koocaman gelirdi, ben çocukken asmamız da vardı. Yapraklarını toplar sarma yapar veya üzüm yerdik. (Hatta çocuk aklı bu ya, asması olmayanların sarma yiyemeyeceğini düşünüp üzülürdüm :) İlk okula başlama zamanlarımdan önce (o zaman evimiz 2 katlıydı) evimizde bir de kümes vardı. Her sabah onların yumurtalarını almak ve üstüne ismimi yazmak (adımı yazabiliyormuşum demek) pek hoşuma giderdi. Hatta fotom bile var, arayıp bulayım ve buraya koyayım.
Damda bolca bisiklete biner, top oynardım (tek başıma) Sokağa çıkma iznimiz yoktu çünkü. Bir de damda acayip dikenli ve büyük bir kaktüs vardı (hala var) toplarımı patlatırdı sinir şey!
Arkada 2 ağacın sığdığı kadar limon bahçemiz vardı (şimdilerde kimse bakamadığı için epey kötü durumda olsa da hala 3-5 limon veriyor)
Apartmanda yaşayan arkadaşlarıma hep özenirdim çünkü çöplerini kendileri atmıyordu :)
Şimdi ise keşke müstakil evimiz olsa modundayım :)
Fotoda bahsi geçen damımızdan manzaralar var.Sağ alttaki ise benim bir bayram günü kendimi acayip "havalı" bulduğum bir an'da çekilmişti, anladınız siz onu :) Kümesli fotoyu çok aradım ama bulamadım.

Vakit doldu, gitmem gerek.
Canım Arzucuğumun yazısını mutlaka okuyun, videolara bayıldım ben.

Ben de bu meydan okumaya Leylak Dalı, Filizimsi, 2 Çocuklu Hayat, Yasemen (blogunun adı çok uzun yavru kuşum :), Oytunla Hayat, Mutlu Keçi, Burcuuuk, Love And Smile Aslı ve Kahve İçer Misin (Olur Böyle Şeyler) ve Mutlu Eller'i davet ediyorum ve tabii katılmak isteyen herkesi...
Devamını oku »

3 Şubat 2017 Cuma

Dün / Zorlukları Fırsata Çevir!

Bu seride aslında henüz yayınlamadığım bir yazı daha var. Aradan 10 gün geçtiği için düzenleme yapmam gerek önce. İş yerinde "blogspot"ile sorun yaşadığım için ve evde de bilgisayarı açmak ne mümkün olduğundan o kadar arada derede yazıyorum ki yazılarımı :) Azmime benden bir aferin :)
Dönelim dünkü yaşadıklarımıza.
Bir gün öncesi karabalık "Ben geç çıkacağım, sen Elifi al" dedi. Ama bizim düzenimizde bu o kadar kolay olan bir şey değil. Birincisi araba karabalıkta, ikincisi araba bende olsa işyeri-kreş-ev parkurlarında hava kararınca ve iş çıkış trafiğinde araba kullanma deneyimim yok. Üçüncüsü ne evimiz kreşe yakın ne de iş yerimiz. Nasıl ama? O zaman dans o zaman renk! :)
Eskiden bu geç çıkışlar daha seyrek olurdu ve yaz ayı da olunca parkta şurda burda Elifi oyalayabiliyordum. Şimdi pek kolay değil ki son haftalarda çişini tuvalete yapma isteği tavan yapmışken (bezi var hala çok şükür-tipik Türk anası konuşması olmadı ama ben hazır değilsem değilim napalım, başka yazının konusu olur o da) Elifi çeşitli parkurlardan geçirip eve götürmek mi yoksa evi Elifin kreşine yakın bir arkadaştan rica etmek mi yoksa bir taksiye atlayıp eve gitmek mi? Ki bu seçenekte taksiciye vereceğim parayı helal etsem de gerçekten içimin epey cız edeceğini bildiğim bir parayı vermem gerekecek.
Bir gün öncesinde biraz da denk geldi ve iş yerinden çocuklarımız aynı kreşe giden arkadaşın arabasına bindim, kreşe gittim ve Elifle bizi küçük kendi halinde bir avm'ye bıraktılar, nasılsa karabalık çok da geç kalmayacaktı, beklerdik. Oradaki oyun alanına daha önce götürmüştük ama ben hiç içeri girmemiştim, yaşasın babasını isteyen bebe! Neyse bir gün öncesi görece kolay halloldu ve oyun alanındayken 19.30 civarı babası geldi, acıkmıştık dışarıda yedik ve sonra eve döndük. Ki oyun alanında Elifin bolca koşturduğunu gözlemlesem de onun mutlu olduğunu hissetmedim. Ben de mutlu olmadım. Zaten yemekten sonra uyku-yorgunluk da eklenince gelen ağlama krizleri ile çocuğun enerjisini zaten boşaltmamış olduğunu bir kez daha görmüş olduk.
Dolayısıyla dün tam çıkış saatinde karabalık arayıp "Ben çıkamıyorum ve ne zaman geleceğim belirsiz" deyince hızlıca çözüm ürettim. İş yerindeki arkadaşım çoktan çıkmıştır diye onu aramadım ki zaten üst üste yük olmak da istemedim. Kreşe varabilmek için metroya yürüdüm, metroya bindim ve ardından taksiye atladım. Ki öncesinde yanımda para var mı metro kartımda para var mı ve evin anahtarı yanımda mı diye kontrol ettim. Takside öncesinde sigara içilmiş olacak ki camı hemen açtım. Taksici "Abla rahatsız mı oldun?" dedi,
 "Evet" dedim,
"Sigara kokusu beni rahatsız eder."
"Abla napayım, şu parası olan yeniyetme bebeler var ya, üniversitede okuyan genç kızlar, hep onlar içiyor."
Adamla cinsiyetçilik konuşamayacak kadar midem bulandı ama başka taksi de bulamayacağım için "Beni bekleyin, kızımı alıp geleceğim." dedim. Elif zottiriği de öğretmeni gidip nöbetçi öğretmene kaldığı için beni görür görmez "Ben üzüldüm anne, geç kaldın" demesin mi?
"Ben de geç kaldığım için üzüldüm Elif, şimdi beraberiz bak." dedim. Neyse ulaşım araçlarını (yeter ki bizim araba olmasın) seven bir çocuk olduğundan kısacık taksi yolculuğunda keyfi yerine geldi. Özellikle son durağa gitmedim ki Elif metroya da binsin diye. Böylece 2. parkur olan metro yolculuğumuz başladı. Bir ara geri gidip tekrar mı binsem dedim ama yine de 1 durak ileri gidip son durakta indik. Elif o kadar şaşkın ki, etrafa bakışını hiç unutamayacağım. Daha önceki binmemizde küçüktü, hatırlamıyor.
Bir de taksicinin bizi indirdiği yerde de bir avm vardı ve Elif tanıdı tabii orayı, içeriye girmek için azıcık bir isteğim vardıysa da Elifin "Anne, oyun alanına mı geldik?" demesiyle bu isteğin üzerine soğuk su döktüm veya sıcak bilmiyorum. Hangisi daha güçlüyse ondan işte. Oyun alanlarını bebeğim yokken de sevmezdim şimdi de hiç sevmiyorum ve mantığını anlayamıyorum. Çocukları bir yere kapatma fikri ve onu plastik bir şeylerin içine bırakıp "hadi canım oyna" demek -arada can kurtarıcı olduğunu kabul etmekle beraber- içimi acıtıyor.
Neyse devam ediyoruz. En zorlu parkura şimdi geldik, evin yakınından geçen ringe binmek. Bunun için durağa yürüdüğümüzde sıranın sonunun neredeyse hiç görünmediğini fark ettim. O an aklımdan soğukta beklemesek mi? diye geçirmedim değil ama meğerse o sıra 2 otobüsün sırasıymış. Hemen arkamdaki kadın gerekli taktikleri de verince (metrodan çıkanlar araya kaynak yapabiliyor dikkat et diye) Elifin elini sıkıca tuttum ve:
 "Elif şimdi otobüsü biraz beklememiz gerekiyor." dedim.
"Anne üşüdüm." dedi.
İçim cız etse de "Ben de üşüyorum ama istersen burda biraz zıplayıp ısınabiliriz." dedim. Hoşuna gitti. Neyse bir süre sonra otobüsler geldi, Elif'in gözler kocaman açıldı tabii...
Biz bindiğimizde oturacak yer yoktu ama Elifi gören halime acıdığından olsa gerek yer veren çok oldu. Oturunca fark ettim ki tam 3 çantam ve 1 bebem var. Buna karşılık sadece 1 kucağım var. Matematik denkleminde bile dengesiz çıkacak bu sorun için yanımdaki amca ve teyze atıldı, "kızım çantalarını bize ver" diye. ikisini onlara bölüştürdüm, cüzdanımın olduğu çantayı vermedim tabii, insanlara güvenemiyorsun ki... 1 çanta ve 1 Elif ile insanlara nefes alacak alanın kalmadığı otobüste başladık yolculuğa. Bir müddet sonra hemen arkamızdaki arka kapı bozuldu ve şoför onu tamir etmeye bindi. O ara kendini kapanmış kapıda buldu. Yani kapı açılmazsa şoför inemeyecekti. Ahahaha, o an valla herkes gülmeye başladı :) Şoför öndekilere talimat vererek kapıyı kendini de ezmeden açtırmayı başardı. Biz yola devam. Dışarısı karanlık da olunca ineceğimiz durağın değişmemiş olmasına dua ederek dışarı bakarken yakın yerleri görünce epey sevindim. Yanımdaki teyze o kadar yardımsever çıktı ki, inerken hem Elifi tuttu hem de arkaya seslendi: "Bayana yardım edin inerken, çocuğu var"Hala o ses kulaklarımda :) İndim ve otobüse bağırdım ben de "Herkese çok teşekkürler!" Utanmasam "Allah razı olsun" da diyecektim.
İnince kalan son parkur olan 350 metrelik yürüyüşe geçmeden hemen önce Elif
"Anne yoruldum, üşüdüm ve acıktım." dedi
Haklıydı, ben de ona eğilip "Elif ben de yoruldum, üşüdüm ve acıktım. Evimize çok az kaldı, yanımda 3 tane varken seni kucağıma alamam. seninle aydedeyi arayarak ve şarkı söyleyerek eve gidebiliriz." dedim. Yol boyu bu lafı birkaç kez tekrar etmem gerekse de en etkili silahımı kullandım ve masal anlatmaya başladım. Bir annenin çocuğunun zayıf noktasını bilmesi önemli :) Aydedeli masallar Elifin dikkatini hep dağıtmıştır ve yolu ne kadar yürüdüğünü fark etmez bile.
Eve geldiğimizde saat 19.30'du, acıkmıştık ve evde yemek yoktu. Buzluktan bir şeyler çıkardım, üst değişimi, el-ayak yıkama derken karabalık çok şükür geldi ve niye taksiye binmediniz dedi ki sorunun altında yatan şey şuydu: hava soğuk, çocuğu neden üşüttün :)

Yemekten sonra kaynar içtim enerji versin diye :)

Bunu ben de parkur aralarında düşündüm. Çeşitli cevaplarım var.
Birincisi bunu bir "zorluk" olarak algılamadım, krizi fırsata ve oyuna çevirdim.
Elife hayatın her zaman kolay olmayabileceğini yaşayarak gösterdim. Otobüsteyken her zaman girdiğimiz yol üstündeki markete girmek istedi, "Otobüs bizim istediğimiz yerlerde durmayabilir." dedim ki hayatta her istediğinin her an olmayabileceğini deneyimledi.
Yorgunluk, üşüme, acıkma kavramlarını daha da yakından görme şansı oldu.
Ben de bu arada kolaya kaçmadığımı, bir şeyleri başarabileceğimi (çocuk+3 çanta ile soğukta 3 vasıta ile yolculuk gibi) yeniden gördüm(buna benzer şeyleri arada özellikle yapıyorum zaten) ve en önemlisi Elifle aramızda güzel bir bağ ve unutamayacağımız bir anı oldu.
Şu da olabilirdi, benzer zorlukları her gün yaşayan bir anne de olabilirdim veya o an yanımda taksiye yetecek para da olmayabilirdi. Öyle an'larda daha da bocalamamak için dünkü yaşadığımız minik macera bence güzel oldu.
Elifle bu gece de karabalık olmadan uçağa binme (yakın zamanlarda da bindi neyse ki) ve sonrasında umuyorum ki kısa sürecek bir hastane sürecimiz olacak.
Taslaklarım ve aklım dolu dolu, buraya yazmak için an kovalıyorum desem yeridir :)
Yakın zamanda uğrayamayacak olursam herkese şimdiden mutlu günler bol güneşler diyeyim.

* Blogspotta ben yazı yazabiliyorum ama okuyamıyorum, cepten okusam da yorum yazamıyorum, kusura bakmayın :)
Devamını oku »

Bırak Üzülsünler!

Bu kitabı Ankara Kitap Fuarı'nda İletişim Yayınları'nın standını gezerken gördüm ve biraz daha bakınca hemen almak ve okumak istedim ama hem fiyatını görünce duraksadım hem de yeni yıl kararlarımı göz önüne alınca alma/okuma eylemimi erteledim. Sonraki günlerde kitap gerçekten büyük bir patlama yaşadı ve sanırım son dönemde sosyal medyada en çok gördüğüm kitap oldu.
İyi ki de oldu :)
Kitabın neden önce İngilizcesi basılmış gibi detayları bilmiyorum araştırmadım (belki Özge Samancı yurtdışında olduğundandır) ama önemsemedim de açıkçası. Üzümü yemek bana yetti :)
Kitabı 53 numaralı posta kutusunun sahibi Selcen'den ödünç aldım. Ve geri vermeden hemen önce de kitap defterime notlar alarak kitap ile vedalaştım. Hatta bazı sayfaların fotokopisini alıp bu deftere yapıştırdım :)
"Bırak Üzülsünler" ele aldığı konular pek keyifli olmasa da keyifle okunan bir grafik roman. Yazarın anlatım üslubunu, gözlemlerini ve tabii çizim yeteneğini beğenmemek pek mümkün değil. Ve hatta kendinden bir şey bulmamak!
Buraya da bazılarını ekliyorum, sanırım yayınevi açısından sorun yaratmaz:





 "Onay"ihtiyacı duyduğu, ablasına öykündüğü, meslek seçiminde zorlandığı, üniversitede yaşadıkları bakımından kendimde epey benzerlik buldum. Mevcut eğitim sistemini öyle güzel anlatmış ki, birçok sayfada gülsem mi ağlasam mı bilemedim.

Kitabın adının neden "Bırak Üzülsünler" olduğunu paylaşmayı çok istesem de paylaşmayacağım. Ama şu kısım benim için çok can alıcı oldu:

Klasöre bakınca "ah bunu da paylaşmak istiyorum" dediğim birkaç sayfa daha var ama onu da okumak isteyenler için sürpriz olsun diye eklemiyorum. Özge Samancı ile dönem olarak benzerlik göstermiyoruz (benden 1 veya 2 kuşak öncesi gibi) ama yaşanılan bazı şeyler o kadar aynı ki, zamanın veya mekanın önemi kalmıyor.
Ben de "Bırak Üzülsünler" deyip ilerlemeyi düşünüyorum nasılsa epeydir, bana da "şimdilik burdayız" diye sonbahar yaprağına sığınmalık bir okuma oldu.
Teşekkürler Özge Samancı*!

* Bu yazıya denk gelirseniz yani :) Hislerimize tercüman olmuşsunuz, bunu okumak bile yeterli...
Devamını oku »

30 Ocak 2017 Pazartesi

Bale / Amadeus

İzlediğimiz baleden bahsetmeden önce elbette ki yine anlatacaklarım var.
Şaşıran olmamıştır sanırım buna :)
İlkokulun 3 senesi okuduğum özel okulda yabancı (Rus galiba) bir bale hocası vardı ve ben ondan 3 yıl boyunca ders aldım, nasıl narinim yürürken ayaklarım yere basmıyor sanki kuğu gibi süzülüyorum.
Sonra ne oldu derseniz, annem okuldan ayrıldı ve ben kendimi 65 kişilik sınıf mevcudu olan bir devlet okulunda buldum. Ondan beri de hiç kuğu gibi yürüdüğüm görülmedi.
Ama baleye bir zaafım var hala, izlemekten çok keyif alırım.

Geçen seneki Yevgeni'den sonra Eda ben birkaç günlüğüne geleceğim deyince onun geldiği günlerdeki etkinliklere baktım. "Baleye gidelim mi?" dedim, "Ballı lokma tatlısı" dedi. (demedi tabii, bu tarz bir konuşmayı ancak ben yaparım, Eda sadece "Aa çok sevinirim" dedi :) Tüm bunlardan habersiz olan karabalığa da elbette bilet almadım, o bu duruma çok bozuldu tabii derken ona daha güzel bir yerden bilet bulmayalım mı? Neyse bale günü geldi çattı. Fuayede "boomerang" ile çeşitli denemeler yapıp bizi izleyenleri canlarından bezdirip "opera mı bale mi" "hangi gösterileri sevmiştik" konu başlığında şeyler konuşmaya başladık. İç sesimle düşündüm ama dış sesime çıkmadı sanırım, 4YKK opera sevmez kesinlikle ama bale sever, aa bak ona da söylese miydik ki? diye aklımdan geçti. Ve Eda ile oturduk yerimize. Derken tam önümün önüne gerçekten kıvırcık bir kadın geldi. "Yok artık" derken bir de baktım, bizim Tangül bu!

Tam bu gırgır şamatada ben hikayenin özetini yarım yamalak okudum ve bale başladı. Sahne, dekor, kostümler gayet güzeldi lakin ben konunun işlenişini pek anlayamadım. Ara verildiğinde "Bence çok işleyememişler." diye söze girdim ama kalan herkes "Yoo çok güzeldi" deyince "Demek ki ben anlamadım" dedim ama bu arada sıklıkla kafamın uykudan öne düştüğünü belirtmem gerek. Yani oyunun tamamına hakim değilim :)
Baleden çıkınca özeti okudum ve gerçekten "heee" dedim, "Mozart" sandığım kişi babasıymış yahu!
Ben yine de 2. yarıda Mozart olduğunu anladığım kişinin mimik ve jest performansından memnun kalmadım. Bana "Salieri" (Eren Keleş) çok daha fazla duygu verdi. Ama genele baktığımda sevdim Amadeus'u.
Bir de Elektra'nın Aryası (Feryal Türkoğlu)'nu epey ayakta alkışladık, mavi elbisesi ile gözden kaçırmak mümkün değildi zaten :)
Klasik müzikten pek de anlamayan (ama dinlemeyi çok seven) birine göre oldukça üst seviyede Mozart sevgim var. Bu sevgiyi hamile iken daha da yukarılara taşımış ve mesaimin neredeyse tamamında Mozart dinlemiştim. Sonradan Elif kolik doğduğunda "lan yoksa bu çocuk Mozart etkisiyle mi asabi oldu?" diye Mozart abiyi bir sorgulamadan geçirmiştim ki o dönem bana herkes ve her şey "kolik sebebi" olarak görünüyordu :) Elif arabada giderken dinlediği müziğin Mozart olduğunu anlayabiliyor sanırım çünkü sadece Mozart çaldığında melodiye eşlik edip "Baba sesini açar mısın müziğin" diyor. Aferin kızım, Mozart can'dır!
Benim Mozart sevgim nereden geliyor, hiçbir fikrim yok. Hayatını okumayı da çok istiyorum aslında. Göknil Genç'in kitabı evde var, onunla başlayayım.
Mozart bana nedense ÖZGÜRLÜK  gibi geliyor. Onun bu halini çok seviyorum.
Bu yazıyı bale hakkında fikir almak için okuyanlara kısaca öncelikle özeti bir okuyun ve uykunuzu alarak gidin demek isterim.

* İnternet sıkıntılı olduğundan müzik ekleyemedim ama imkanınız varsa benim için bir Mozart açıverin :)


Devamını oku »

25 Ocak 2017 Çarşamba

Opera / La Boheme

Geçen gün gittiğimiz Lo Boheme'i anlatmaya hemen başlayacağımı düşünmediniz sanırım.
Çoook çoooook öncesine muhakkak ki giderim :)
Ankarada okurken tiyatroya giderdim arada ama opera, bale vb şeyler geç saatte olduğundan sanırım (yurt girişi en geç 22 olunca) onlara hiç gitmedim. Karabalıkla tanıştığımda zaten tüm sezonu izlemişti ve sanatın da (salsa ile) içindeydi ve biz AIDA'ya gitmiştik. Yanlış hatırlamıyorsam 4 perde idi ve ben çok etkilenmiştim, Aida'nın mavi renk elbisesi hala aklımda ve mezarlar. (Yaklaşık 6 sene öncesi) Sonra birkaç baleye gittik ve keyifliydi ve ben bu tadı alınca her hafta bir gösteriyi izlemek istiyordum. Sonra baktık ki "La Boheme" var. İsmi çok tanıdık. Karabalık önceden izlemiş ve çok etkilenmiş, toplam 4 bilet 2 çift olarak izlemeye gittik. Ve konusunu sorsan pek yanıt veremem ama operada hissettiğim duygular sanki az önce hissetmişim gibi taze ve sıcak.
Kostümler ve dekor harikaydı. Merdiven kullanmışlardı, kar yağdırmışlardı ki resmen sahnedekiler kar küresinin içinde gibiydi, asıl oğlan (adını unuttum) şapkalıydı ve asıl kız (Mimi) ile öyle bir uyumluydular ki sanki sahnede değillerdi, yani orada yaşanan her şey GERÇEKti.
Oyunun sonunda kız öldüğünde (spoiler oldu ama napayım) ben öncesinde sicim olarak inen göz yaşlarını bıraktım sel olup aktılar. Vücudumdaki tüm tüyler havalandı ve ben etkisinden uzun bir süre çıkamadım. Bak hala çıkamamışım yani :)
Neyse geçtiğimiz haftalarda belki bir ihtimal okullar tatil olunca annem gelir mi diye düşününce opera biletlerine baktım. (Tek gitmem için bize oldukça uzak ve ters kalıyor :/ Ama gözüme kestirdiklerim var nihahaha :) Baktım ki "La Boheme".


A-ha!
Aldım bilet ki biletler ne kadar da artmış öyle...
Ve Murphy Kanunu işledi, Elif o gün bizi çok zor ve ağlayarak bıraktı. Neyse içimde bir yerde "Ama bu La-Boheme" gibi bir şey olunca vicdanımın sesini kıstım.
Karabalıkla beraber en son 3 sene önce gitmiştik opera izlemeye, ben geçen sene Selcenle Yevgeni'ye gitmiştim gerçi kaçamak tadında :) O da harika bir baleydi.
Neyse gittik gişeden biletimizi aldık, akşam yemeği olarak sandviçlerimizi yedik ve yerimize oturduk. Sahnede oldukça dandik (kusura bakmayın ama gerçekten öyleydi) bir "duvar" vardı, ilk onu görünce bir "hmm" çıktı içimden ama önemsemedim. Bilgilere bakınca benim hatırladığım oyuncuların olmadığını gördüm ve cast tamamen farklıydı. (olabilir)
Öylesine çekmiştim ama duvar bu :)
Birinci perde kapandığında karabalıkla şunu konuşuyorduk, "gitsek mi kalsak mı?"
O kadar!
Dekor olarak kullanılan bir iki parça "duvar"ın haricinde hiçbir şey yoktu ve nerede kaldı o soğuk günleri anlatan kar yağdırma sahnesi... Oyuncular mimikleri ile üşüdüklerini belirtince biz de mevsimlerden kış olduğunu anlamış olduk :)
Bu konunun uzmanı/bilirkişisi değilim ama aynı oyunu çok daha iyi bir şekilde (neredeyse kıyas bile yapamayacağım) izleyince yaşadığımız hayal kırıklığını tarif edemem.
Bir de üzerine geceden uykusuz olduğumuz için yaşlı teyzeler gibi (annem öyledir) başımızın düşüp selam vermemize ne demeli? Hem de senkron bir şekilde!
Karabalığın benden önce izlediği beraber izlediğimizden de çok daha iyiymiş, demek ki çizgi aşağıya doğru gidiyor dedik ve La Boheme sayfasını kapattık.
Sırada yarın akşamki Amadeus balesi var ki baleden daha ümitliyim. Üç Silahşörler çok güzeldi mesela.
Ankara izleyicisine sormak istedim, La Boheme için siz de benzer hislerde misiniz ve çocuğu bırakıp çıkmaya değecek oyunları vaktiniz olunca yazar mısınız :)

* Çok bomba birkaç yazı ile geliyorum, wait for me! :)
Devamını oku »