Drop Down MenusCSS Drop Down MenuPure CSS Dropdown Menu




31 Aralık 2013 Salı

Yılın Şarkısı: Don't Worry Be Happy / Bobby Mcferrin :)

Bu şarkı benim için "günün şarkısı" olmakla kalamazdı, ben de "yılın şarkısı" seçtim kendisini :) Sene kaç hatırlamıyorum ama ben ortaokul-lisedeydim bu şarkıyla tanıştığımda. İngilizcem de öyle ortalığı yakmıyor, kendini ancak ısıtıyor. Ama bu şarkının sözlerini dinleyince anlıyorum, yumuşak bir tonda söylüyor çünkü amca sanki ben anlayayım diye :)
İlkler ve enler sıralamasını pek yapamam çünkü değişir benim listem ama bu şarkı en en en sevdiğim şarkıların arasında ilk 3te(hani ilk sırada diyeceğim neredeyse)
Ne zaman canım sıkılsa ya da tam tersi neşeli olsam bu şarkıyı dinlerim:


"İn every life we have some trouble,
But when you worry,
You make it double,
So dont worry...
Be happy :)"

Yeni yıl hepimize sağlık, mutluluk, neşe, kahve, kitap, kedi mırlaması getirsin :)
Devamını oku »

30 Aralık 2013 Pazartesi

Yeni Yıl Dilekleri - 2014 :)

Yıl boyunca bakmak aklıma gelmese de yeni yıl için dileklerde bulunma vaktidir :)
Geçen seneki dileklerimin bir kısmını yapabilmiş olmaktan haklı bir gurur duymakla beraber, "aaa bunu ben mi yazmışım" dediklerim de var içlerinde.
Gelelim 2014'ten istediklerime/kendime not düştüklerime :
- Birinci sırayı sağlıktan başka bir şeye vermem pek mümkün değil. Ne de olsa gerçekten de her şeyin başı sağlık... Sana, bana, bize, hepimize sağlıklı bir yıl olsun...
- Bu sene denizi daha daha çok görmeyi, kokusunu doya doya içime çekmeyi, karşısında oturup uzunca denizi seyretmeyi kısaca ben denizi istiyorum arkadaş :)
- İnanılmaz sportif ve atletik (!) vücudumu bu sene için daha gerçekçi bir planla mümkünse sadece yürüyüş hani belki arada yüzme ile hızlandırabilirim.
- Geçen sene tencere ve tava ile tanışmaktan bahsetmişim. Evet 2013te tanıştık sonunda.. Bu sene bu tanışıklığı pratik tariflerle pekiştirmeyi düşünüyorum. (salçalı makarna mesela dersem ne komik olurdu değil mi :P)
- Başladığım ve bitirmediğim kitapları bitirme. Kütüphanedeki okumak istediğim kitapları eritme ve yepyeni kitaplara yer açmak istiyorum. Ama bunu "hadi sen de bit" diye değil de...canım istediğinde ve tadına vararak yapmak daha cazip yoksa cidden bir görev gibi olacak, bu da sıkıcı bir şey olur.
- Eve yakın olan kütüphaneden daha çok kitap ödünç almak niyetindeyim. Çocuk kitapları bölümü hiç fena değil.. Her ne kadar görevli bana hala "çocuğunuz kaç yaşındaydı" deyip gözlerimi devirmeme sebep olsa da yılmak yok :)
- Bu arada okuduğum kitapları neden buraya iki satır da olsa yazmıyorum sorusunun en basit cevabı: unutuyorum... Ben onları yazana kadar aklımdan çıkıyor. Bu durum yakın zamanda düzelirse, umudum, süüppper kitaplar hakkında haaarika yazılarıma dönmek.
- Fotoğraf makinemle 2013te neredeyse hiç karşılaşmadık..evimiz çok büyük ondan :) Şaka bir yana, bu sene bir inanılmaz kararlıyım şahane ötesi fotoğraflarla dönmeye..(gittiğim yer neresiyse artık)
- Hayalimdeki işe birkaç adım birden yaklaşmak :)
- Daha da çok film izlemek istiyorum ama bakalım... :)
- Lokumu evde her kaybettiğimde daha önce baktığım yerlerde bulamayınca "daha da saklanacak yer yok ki" şaşırmasından kurtulayım artık... Lokum'un bildiği ama bizim bilmediğimiz evin gizli köşeleri hala var!
- Geçen gün yazdığım kartpostal faaliyetini pek sevdim, arada aklıma estikçe yapayım böyle faaliyetler sizlerle paylaşayım diyorum, ne dersiniz?

Sevgili Kardan Adam, ben de seni çok seviyorum :)
2013 yılını ben de pek çok sebepten pek sevemedim. Kendimce aydınlanmalar yaşadım, yenilikler keşfettim, yepyeni insanlarla tanıştım (sanırım bu kısım en sevdiğim oldu) ama ağzımda bir garip tat bıraktı 2013.
Sevgili 2014 senden çok uçuk kaçık şeyler beklemiyorum. Biraz dengeli gidelim, sevdiklerimiz yanımızda olsun, tatlı güzellikler yaşayalım, sağlığımızı koruyalım...öyle geçinip gidelim işte olur mu?
YENİ YILDA KESTANE KEBAP YAPMAYI UNUTMAYIIIIN :p




Devamını oku »

25 Aralık 2013 Çarşamba

İş Hayatında 5 yıl...

Sanki 5 değil de 25 yıl olmuş gibi yazmayacağım, daha doğrusu yazmamaya çalışacağım ama her şey...
Soğuk bir Aralık gününde başladı.
İnternette ilanı gördüm ve anında "beni almazlar ki" diye başvurmaktan vazgeçtim. Oysaki annem, kendine güvenen insan, "mutlaka başvur" dedi.
Başvurdum, ilk 5'e kaldım, sınava girdim ve sanırım "nasılsa kazanamam sakinliğimden" kazandım :) İlk iş günümde Bolu'da karda mahsur kaldım. İşte böyle başladı hikayemiz şu an çalıştığım yer ile. Bir birimde 3,5 yıl çalıştıktan sonra orası kapanınca ona yakın başka bir birime geçtim ve tesadüfe bakın ki hala alışamadım :) 5 yılımı şaka maka doldurunca şööyle bir geriye dönüp bakmak geldi aklıma, ne alaka bilmiyorum ama...
- İlk gün aniden toplantıya girmem gerekti ve toplantı gece 11de bitti, eve gittiğimde annem "bu nasıl iş" demişti :)
- Bir anda herkesle tanışma, ismini hatırlama süreci ve nedendir bilinmez hep gülümseme ihtiyacı.. (sıkıldığım zamanlarda bastırdığım duygularımın açığa vurumu bence)
- Her gün "ne giyeceğim ki ben" durumu! (oysa ki ben kot ve t-shirtlerimle ne rahattım.Bir süre sonra  işyerine de converse ayakkabılarımı giyebilecektim ama bunu henüz keşfetmemiştim)
- "Ne iş olsa yaparım" dan sağlam bir iş tanımına geçişle beraber ne olduğunu şaşırma ve hep yalnız çalışma
- "Güvenme dostum..İşyerinde kimselere güvenme" dediklerinde hiçbir şey anlamamıştım ama şimdi aynı cümleyi ben yeni başlayanlara kuruyorum.
- Erkekler kızlara göre kesinlikle çok daha iyi bir arkadaş/sırdaş/kahve muhabbetçisi :)
- 1 yılın sonunda ben: "E ben burayı sevmedim ki.. Maaşı iyi ama ben kesin ayrılacağım buradan. Neyse şimdilik kimseye söylemeyeyim.şşşş"
- 2 yılın sonunda ben: "Yok ayrılacağım da dur bir şu işleri de halledeyim"... (kandır bakalım kendini)
- 3 Yılın sonunda ben: "Aslında bir yerde alıştım bile sayılır ama yok yok mutlu değilim pek; gerçi arkadaşlarımı da seviyorum..."
- 4 yılın sonunda ben (yeni birime de geçmiş, eski arkadaşlarımdan eser kalmamış) "Nereye geldiiiim ben, gidiyorum buradan kesin..ahanda bak gidiyorum..şimdi çıkıyorum şu kapıdan..." (sessizlik dönemi bitmiş, aileye ve çevreye 'ben ayrılıyorum işten' mesajları verilmiş...)
- 5 yılın sonunda ben: Sizce ne diyor olabilirim? :)

Ha geldim ha gidiyordum derken 5 yılımı bitirmişim burada. Şimdi sakinlik dönemimi yaşıyorum. Aklımdan bir şeyler geçiyor ama bekliyorum. Ve bu arada kendimi tüketmemeyi öğrendim. İşte bu kendim için yaptığım en iyi şey oldu.. Gerçi hala pazartesileri Lokumla anlaşma yapmaya çalışıyorum, işe benim yerime sen git diye ama orası ayrı :)
İş ortamını azcık daha nasıl güzel/keyifli hale getirdim? (farkında olmadan)
- Her öğlen aşırı buz olmadığı müddetçe çok soğuk da olsa lahana gibi giyinip çıktım yürüdüm, hem etrafıma baktım hem de beni mutlu edecek 1 şey arandım ve buldum da sanki :)

- Öğle aralarında yürüyüş sonrası kendimi pastane muhabbetlerine attım, bazen dinledim bazen dinlendim :) Arada da kitap okudum :) Hele ki parkta okuduğum kitapların tadı başka..
- Beni mutlu edecek arkadaşlar edindim:

- Güneşi pek ıskalamamaya çalıştım:
- Kendime mutlak 1 iyilik yaptım:)
- Bilgisayar masaüstüme güzel mesajlar yükledim:
- Güzel şarkılar dinleyip "Günün Şarkısı" listesine eklemeler yaptım :)
Sanmayın ki bir anda sevgi pıtırcığı oldum. Sadece beni yoran mücadeleyi bırakıp, an'ı yaşamaya ve ne olursa olsun günümü güzel yapmaya çalıştım/çalışıyorum. Arada bunu yaparken çok yoruluyorum, pes ediyorum ama geçmişe öpücük göndermeyi de ihmal etmiyorum:
Hayalimdeki işi de unutmadım; sanki her gün ona biraz daha yaklaşıyorum. Ne zaman olur bilemem ama hayallerimde de olsa denizin ortasında kitap okumaya çıkıyorum :)

HERKESE HAYALİNDEKİ İŞİ SEVEREK YAPABİLME CESARETİ VE AZMİ DİLERİM(Z) :)
Devamını oku »

24 Aralık 2013 Salı

Yeniyıl/ Kartpostal/ Anaokulu :)

Ben anaokuluna ya da kreşe hiç gitmedim.
Yani yalan olmasın 1 gün gittim ve oradaki şişman kız beni duvara yapıştırınca korktum ve bu bahaneyle 5,5 yaşında ilkokulun yolunu tuttum. Ki annem zaten meyilliymiş buna yani aynı okulda olmamıza :( Hal böyle olunca minik motor becerilerim pek ilerlemedi ( ya da ben kendimi kandırıyorum, bunun başka sebebi var) Yani bana ne kadar uzaktan hoş görünse de dikiş, nakış hatta makasla bir şeyleri detaylı kesmek bile zulüm geldi. O kadar yani...
Ama kartpostal severim hem de çok.
Zihnimdeki postacı imgesi hep "bisikletli, gülümseyen ve iyi haberler getiren şapkalı postacı amca"dır. Oysa şimdi sadece faturaları dağıtıyorlar sanırım. Bloglarda ara ara çok güzel etkinlikler oluyor. Kimi aynı anda kitap okuyor kimi de birbirine kartpostal gönderiyor :) Ben de Gretanın Kelebeklerinin peşine takılıp kartpostal göndermeye karar verdim. Hem de postacı amcayı sevindirmek istedim. Ama;
1. İstediğim gibi kartpostal bulamadım
2. İnternetteki hazır şablonları pek sevmedim.
3. Bir yerden başlayınca aslında tanıdığım ve sevdiğim herkese göndermek istedim. (daha çok postacı amca mutluluğu)
Peki ne yapmalıydım?
İnternetten sevimli bir şeyler buldum ve onların çıktısını aldım.
İncik cincik kesilecek olanları evdeki diğer 1 Balık'a devrettim :)) (evet yaptım bunu)
Ve ortaya neşeli bir anaokulu etkinliği çıktı. Lokum'un burnunun bir ara Pritt'e yapışacağından korksam da kazasız atlattık bu işi de.
Yaparak keyif aldığım için gaza gelip aile fertlerine, geniş aileye, tanıdığa eşe dosta derken toplamda 40 civarı kart hazırladım(k)
Umarım kartpostal gönderdiklerim de kartlarını sevmişlerdir.
Yukarıdaki acıklı girişi de yazdım ki "ya bu kız da kes-yapıştır yapıp işin kolayına kaçmış" demeyin, kendimce zor olan bir şey yaptım aslında :)) *Teşekkürler sevgili Greta
** Unuttuğum dostlar, kusura bakmasın. Bir de postadaki kayıplara üzülürüm ama umarım yeniyıl civarı herkesin kartı eline geçmiş olur :)


Bu vesileyle, henüz erken de olsa Yeniyılınızı kutlamak isterim. Önümüzdeki günlerde unutmazsam niyetim geçen yıl olduğu gibi bu yıl da yeniyıl dileklerimi yazmak.
O zamana kadar sağlıklı, mutlu, bol kahkahalı, kitaplı, patili harika bir yıl dilerim sevgili Blog :)
Devamını oku »

23 Aralık 2013 Pazartesi

Film Önerisi #4: Dirty Dancing :)

Eski bir film aslında. Başka birçok filme de referans olmuş özellikle de dans ile ilgili filmlere. (Bkz:2. film önerisi :)
Biz hayretler olsun ki yeni izledik.
Bir Carlos Sauro değil belki ama keyifli bir film.
Ben en çok kızın babasına "ama sen de beni hayal kırıklığına uğrattın baba" sahnesini sevdim yani orada duygulandım. Gerisi de sizin izlencenize kalsın :)
Fragmanı:

Konusu: 
Bir yaz kampında dans öğretmenliği yapan Johnny Castle, iş dışında kalan vakitlerinde de diğer dansçılarla dans etmektedir. Baby olarak tanınan genç bir kız Johnny'e aşık olur ve onun hem sevgilisi hem de dans partneri olur.
80'li yılların önemli filmlerinden biri sayılabilecek yapım, 1988'de en iyi şarkı dalında Oscar ödülünü 'The Time of My Life' şarkısıyla kazanmış.


İşin içinde nostalji, dans, ilk aşk olunca seyrinin kötü olması pek mümkün değil hele ki başroldeki ablanın o şaşkın halleriyle :)
Müzikleri de oldukça güzel..


HERKESE İYİ SEYİRLER :)
Devamını oku »

20 Aralık 2013 Cuma

Günün Şarkısı: Yamore / Cesaria Evore- Salif Keita

Bugünlerde Ankara soğuk.
Pardon sadece soğuk mu dedim?
Hava bildiğin buz gibi hatta ayaz...
Böyle olunca benim malum yürüyüşler, öğle arası piknik yapma, bankta kedi misali kıvrılma şansım azalıyor.
Güneş de yoksa iç ısıtacak bir şeyler arıyor insan.
Müzik de bunlardan biri elbette.
Günün şarkısı da bu ara çok sevdiğim  Cesaria abladan gelsin:

Şarkı ne anlatıyor, hüzünlü müdür aslında bilmiyorum-yine- ama melodisi hoşuma gidiyor ve hatta güç veriyor, eğlendiriyor :)

Unutmadan;
HERKESE GÜNEŞLİ, MUSMUTLU, HARİKA BİR HAFTA SONU DİLERİM(Z) :)
Devamını oku »

19 Aralık 2013 Perşembe

Pastane Muhabbetleri :)

Öğle arası yürüyüşleri ne kadar çok sevdiğimi ve onlar olmadan günü bitiremediğimi birçok kez söyledim sanırım. Bazen de az yürüyüp kendimi hemen yakındaki pastaneye atıyorum, kitap okumak için. Gazeteleri de oluyor ama gazete okumak benim için açıkçası 5-10 dakikadan ibaret olduğundan ve neyse ki yanımda ruh halime göre birkaç kitap taşıdığımdan boşlukta kalmıyorum. Yanında bazen kahve ama çoğunlukla limonlu çay :) Ara sıra yakın olduğumuz kuzen M. İle buluşup simit-çay eşliğinde sohbet ediyoruz, o da keyifli oluyor..
Ama eğer yalnızsam küçük pastane ortamında yüksek sesle konuşan teyzelerin amcaların dertlerine de ortak oluyorum. Hatta okuduğum kitaba bile odaklanamıyorum. Bunun adı kulak misafirliği midir yoksa başka bir adı var mıdır bilmiyorum ama aklımda kalan pastane muhabbetlerini yazayım:
- Bir grup teyze var ki (yaş ortalaması 70 sanırım) torunlarının fotoğraflarını yanlarında taşıyıp, birbirlerine onlardan bahsediyorlar :)
- Bir grup teyze sadece gelin-damat çekiştirmesi yapıyor :(
- Yine bugün denk geldiğim başka teyze grubu okudukları kitaplardan, gittikleri kermeslerden bahsediyor. "Bende alzaymır yokmuş" diyor biri; öteki "o da bir şey mi hiç fark etmiyorsunuz ben kel oldum diye saçının tepesini gösteriyor."...
Bu teyzeler anladığım kadarıyla birbirlerini zor duyduklarından bağırarak konuşuyorlar.
Geçenlerde bir çift evlerindeymişçesine kavga ettiler ve ne yazık ki yan masamdaydılar; ama arada çay-puğaça ısmarlamayı da unutmadılar :)
Bugün de yine değişik bir gruba denk geldim. Birbirini seven ve evlenmek isteyen bir çiftin aileleri buluşmuştu ama ortada çift yoktu. Onların yerine kız tarafından 3 amca ve erkek tarafından 1 abla ve 1 abi vardı. Olayın özü de şuydu; çocuğun çok güvenilir bir işi ya da mesleği yokmuş ve evlenmeleri mantıklı değilmiş diyen kız tarafını, kardeşimiz  ekmeğini taştan çıkarır diye savunan erkek tarafı vardı.
Bir ara düşündüm acaba ben mi çekiyorum böyle tuhaflıkları kendime diye?
Dinlememek demeyeyim de duymamak için çaba sarf ettim ama yanımda kulaklığım yokken masalar yanyana iken bu durum pek kolay olmuyor.
Yine de okuduğum kitapta ilerleme kaydettim, bravo :)
Garsonu çok kibar ve en sevdiğim tarafı da beni evine gelmişim gibi selamlayan Karadenizli sahibi amca. "Hoşgeldiniz"le başlayan iletişim "Doydunuz mu"ya kadar gidiyor :)
Pastane ortamlarını sırf bu güzel muhabbetlere ortam yarattıkları için bile sevdiğime karar verdim.
Yoksa işin özü 1 limonlu çay mı :)


Sizin var mı pastane muhabbetiniz :)
Devamını oku »

17 Aralık 2013 Salı

Film Önerisi #3: Sense And Sensibility /Aşk ve Yaşam

Kadrosu kuvvetli bir filmi görünce hele ki eski zamanlarda geçiyorsa izlememek için pek bir neden kalmıyor.
Film seçmek bazen zor olsa da izlenebilir, iyi filmler kendini tee uzaktan belli ediyor :)
Bu filmi de geçen akşam öyle merakla, heyecanla genel anlamda da gülümseyerek izledik.
Klasik bir tarzda ilerleyen romantik komedilerden farklıydı.
Albayın(Alan Rickman) oyunculuğunu çok sevdim, duygu durumunu çok iyi veriyordu. ("Yazııık adama bak nasıl da seviyormuş meğerse kızı" gibi tepkilerim olmuş olabilir :)
Neticede hoş bir seyir, güzel manzaralar için "Sense and Sensibility" izlenebilir.
Fragmanı:

Konusu:
Mr.Dashwood yasalar gereği mirasını ilk karısından olan oğluna bırakmak zorundadır. Oğlundan ikinci karısı ve ondan olan kızlarına destek olmasını rica eder. Fakat oğlunun karısı bunun gerçekleşmesini engellemek için elini yapar. Biri tamamen duygularıyla, diğeri de sadece mantığıyla hareket eden iki kızkardeş, 19.yüzyılın erkek egemen ve ahlakçı dünyasında bir de ekonomik sorunlarla başetmek zorunda kalırlar. Tüm toplumsal ve ekonomik baskılara rağmen mantık ve duygu aşkla birleştiğinde, bu iki kızkardeşe güç verecek, onlara mutluluğun kapılarını açacaktır.


HERKESE İYİ SEYİRLER :) - KESTANENİZİ UNUTMAYIN SAKIN - 
Devamını oku »

13 Aralık 2013 Cuma

Günün Şarkısı: Heal ve World ve Michael Jackson ile Tanışma Hikayemiz :) /1 Doğum Günü :)

Öyle bir başlık yazmışım ki yalnız ben gün be gün insanlarla tanışma hikayemi anlatacağım gibi oldu; misal Coşkun Aral.
Günün Şarkısını önceden yazayım, tanışma hikayemiz de ona eşlik etsin :)


Kardeşimle aramda 5 yaş olduğuna göre ki kendisi aslında kardeşim dememe rağmen benden büyük, yani kardeş olan benim. Dolayısıyla ben küçükken o ergenlik zamanını yaşıyordu ve o zamanlarda da Michael Jackson müthiş bir efsaneydi. (Ki hala öyle) Ama benim için teee dünyanın öbür ucundaki Adam'dı ve biz onun müziklerini dinliyorduk. Dinlemek iyi hoştu da kardeşim bu müzikleri sürekli dinliyordu. Evdeki kaset çalarda annemle babam işten eve gelene kadar Michael vardı. Ben ödevlerimi de bu müziklerle yapıyordum. Neredeyse hiçbir şey anlamıyordum ama kardeşim o dönem Hazırlık okuduğundan ve İngilizceye yatkın olduğundan bana arada anlamlarını söylüyordu, kandırdığından şüphelendiğim bazı şeyler de vardı tabii ( Mesleğine dinlediği müziklerin katkısı olmuş olabilir bu arada, İngilizce öğretmenliği yapıyor :)
Derken okullarındaki yıl sonu gösterinde kardeşim "Black or White" adlı şarkıyı arkadaşlarıyla sahnede canlandırdı/oynadı/söyledi. Ben ondan daha çok heyecanlanmıştım. Hayatımıza bir Michael girmişti ki... Çıkacak gibi durmuyordu. Ve bir gün İstanbula geleceğini öğrendik konser için. O zaman Pepsi -ne karşılığında hatırlamıyorum- çekilişe katılma şansı gönderiyordu konser biletleri için. Ve inanmayacaksınız ama bilet kardeşime çıktı!!! Hatta bize Michael kasetleri ve T-shirtleri bile göndermişlerdi. Annemle babam çalışıyorlarken kardeşimle kim gidecekti? Ben değil tabii :) Neticede bilet gidebilecek olan birine, annemin bir öğrencisine verildi. Kardeşim üzüldü sanırım (bak oraları tam hatırlamıyorum) ama konser de iptal oldu diye aklımda kalmış.
Kasedin en sonundaki "Heal The World" şarkısını da ben ayrıca seviyordum. Hem en sona atılmış gibiydi hem de duygu yüklü geliyordu.(Ki öyleymiş!)
O yüzden de günün şarkısı bugün doğum günü olan canım kardeşime gitsin :)
Daha çok Lokum çıkmış ama olsun, pek severler birbirlerini :)
Bunu yazmazsam çatlarım.. Bizim ailede genetikte mi Michael var bilmiyorum ama kuzenim Çağla'nın tammmmm bir Michael Jackson hayranı olduğunu da söylemeden geçmeyeyim...(Hayatı yüzmeyle geçen hani)

İşte böyle sevgili okur. Ne zaman bir Michael duysam aklıma o küçükken bıkmadan dinlediğimiz (itiraf edeyim bana bazen gına geliyordu) şarkıları ve kardeşim, son zamanlarda da Çağla geliyor.
Senin var mı sevdiğin/unutamadığın bir şarkıcı ya da sen Michael ile tanışmış mıydın onu da sorayım :)

HERKESE MUTLU HAFTA SONLARI, GÜZEL DİLEKLERLE DOLU DOĞUM GÜNLERİ BİR DE MÜMKÜNSE ÇİLEKLİ PASTALAR DİLERİM(Z) :)


Devamını oku »

12 Aralık 2013 Perşembe

Kokuları Saklayabilseydik :)

Aslında müthiş olurdu. Gelişmiş teknoloji ile günümüzde bu projenin ne kadarı yapılabiliyor bilmiyorum ama benim bahsettiğim kişinin hafızasına attığı görüntüler kadar kokuları da atması.
Tabii ki istendiğinde geri çağırarak :)
"Koku" kitabını okumadan çok önce de düşündüğüm bir şeydi bu aslında ama kitabı okuduğum zamanlarda inanılmaz etkilendiğimi de söylemeden geçmeyeyim. Hala okumamış olanlara bolca tavsiye, filmi kesinlikle aynı lezzet değil.
Kokuları saklayabilseydik öncelikle elbette güzel kokuları saklardık belki ama daha da güzeli, hatırlamak istediğimiz anıların kokusu olurdu sanki.
Koku ve hafıza arasında da müthiş bir bağlantı varmış, yani siz üzümlü kurabiye kokusu aldığınızda aslında bu kurabiyeyi hep yapan anneannenizin evi ve o mutlu anılar gözünüzde canlanır, ona çağrışım yaparmış.
Anılarımdan hangilerini seçerdim şimdi onları hatırlamak zor ama yağmur sonrası toprak kokusu ve denizin müthiş tuzlu kokusu benim favorim olurdu herhalde.
Bir de annemin sevdiğim yemeklerinin kokusu :)

Kaynak: burada
Aklıma enfes yemekler, içecekler geliyor ama ne sizi ne kendimi boş yere üzmeyeyim diye yazmıyorum.
Yoksa şimdi taze çekilmiş bir kahvenin yanında fırından yeni çıkmış havuçlu cevizli kek de güzel giderdi hani :)

Sahi sizin var mı hafızaya atıp da geri çağırmak istediğiniz kokular?(İnsaflı şeyler paylaşın ama abartmayın olur mu :)

HERKESE GÜZEL GÜNLER, BOL GÜNEŞLER :)
Devamını oku »

11 Aralık 2013 Çarşamba

Portakal Ağacı'nda Eski Bir Dost: Coşkun Aral :)

Gönül Öğretmen ile benzer zamanlara denk gelen ve beni yazma dışında bir hayata yönelten şeylerden biri de Haberci programı olmuştu. Ne çok hayal kuruyordum o programı izlerken. Sonrasında da bir dolu gezmeli görmeli program oldu ama hiçbiri benim gözümde bir "Haberci" olmadı. Ben de gezmeli görmeli ve bunu anlatmalıydım. Ama nasıl? Gazeteci olabilirdim. Hatta ben kesin gazeteci olmalıydım.Sadece kültür sanat ve güncel haberler beni kesmezdi. İşte o sırada Mehmet Aslantuğ ile Arzum Onan'ın başrolünde oynadıkları Sıcak Saatler dizisi yayınlanmaya başladı. Orada Mehmet Aslantuğ savaş muhabirini canlandırıyordu. Gözümde nasıl büyütmüştüm, "vay be" diye. Hatta Abbas isminde bir kamyoneti vardı(adını yanlış hatırlıyor olabilirim)
İşte o ara nerede gördüysem Coşkun Aral'ın bizim memlekete bir söyleşiye katılacağını okumuştum. Sanki benim için geliyormuş gibi heyecanlanmıştım. Hatta kızarmış bile olabilirim :) Şimdilerde evinde televizyon olanların yakından izledikleri dizilerde yönetmen yardımcılığı/asistanlığı yapan liseden arkadaşım N. ile soluğu bu mekanda aldık. Sanırım en küçükler de bizdik. Konu neydi bilmiyorum ama ben Coşkun abiye (biz ona aramızda öyle derdik :P) kilitlenmiştim. Derken 1 soru sormak istedim. Bendeki cesarete bak hele :) Minicik parmağımı yarıya kadar kaldırdım hani belki görmez diye :) ama hemen gördü ve "buyurun küçük hanım" dedi. Tüm salon benden soruyu sormamı beklerken, N. beni eteğimden "Hadi Esra soruyu sor" dİye dürtüklerken benim bile zor duyduğum cılız bir ses çıktı, sanki viyaklama gibiydi :) Tabii bana o ara mikrofonu uzattılar sesimi duyabilmek için, soruyu yeniledim: "Bayan savaş muhabirlerinin bir savaş sırasında size göre zorluğu nedir; yapılabilir bir şey mi?"...
Sonradan üniversite yıllarında öğrenecektim ki bayan değil.. kadın'dık biz :)
Neyse Coşkun Abi, yaptığı işin adının "savaş muhabirliği" olmadığını, asla savaş istemediklerini, aslında "yaşam muhabirliği" yaptığını; kadın meslektaşlarının da olduğunu vs. anlattı kısaca.
Söyleşiden sonra yanına gidip iletişim adresini istemiştik. Biz herhalde posta adresi falan bekliyorduk, o mail adresini vermişti. O yüzden haberleşemedik yani :)
O ara okuduğum Ayşe Kulin'in Sevdalinka'sı zaten beni çok etkilemişti.
Velhasıl savaştan hiç hoşlanmasam da "yaşam muhabirliği" yapmak da istemedim, gazetecilik okumadım. İyi ki de okumamışım derim hala.
Yıllaaar sonra ne oldu peki?
İz Tv isminde bir kanal kuruldu, başında da Coşkun Aral. Bir ilan vermişlerdi benim iş aradığım dönemlerde. "Belgesel metin yazarlığı" idi yanlış hatırlamıyorsam, sadece ismi bile yetmişti başvuruya sazan gibi atlamama. Hala çalışıyor mu bilmiyorum, o dönemki Genel Yayın Yönetmeni iş sebebiyle 1 günlüğüne Ankaradaydı ve benimle buluşmak istemişti. Nasıl heyecanlıyım ama... Zaten beyaz olan yüzüm normalden daha da beyazlamış aralara kırmızılar ve morlar eklenmişti. Görüştük, anlaştık ama tek bir sorun vardı; benim İstanbula gitmem gerekiyordu.
Neeee????!!!!
Hesaplarımda bu hiç yoktu.
Beni Ankaraya bağlayan bir neden olmamasına rağmen İstanbuldan hep korktuğumdan olsa gerek Coşkun Abi ile çalışma fırsatını böylece geri çevirdim.
Pişman oldum mu?
Olmadım.
Bir karar alırsın ve onun sonuçlarını iyi de kötü de olsa yaşarsın. Bir de "keşke" demenin kişiye hiçbir faydası olmadığını hepimiz biliyoruz.
Sonrasında Coşkun Aral'ı hep uzaktan takip ettim, sevmeye de devam ettim tabii.
Derken geçenlerde Portakal Ağacı dergisinin Aralık sayısında onu gördüm. Yemek yiyordu. İşte bendeki şaşkınlık buradan bile anlaşılabilir. Kurduğum cümle "Aaa Coşkun Abi yemek yiyor..." :) Yaşamak için başka ne yapacaksa artık.


Röportajı bir solukta okudum sanki kendisini hiç tanımıyormuşum gibi.
Portakal Ağacı ile ben kuzen M. sayesinde tanışmıştım. Bak bu sitede güzel tarifler var, demişti. Ben pratik tarifler ararken onlar 5 ana yemekli Ramazan sofraları hazırlıyorlardı, gözüm korktu, pek faydalanamadım tariflerinden. Derken geçenlerde dergi çıkarttıklarını duyunca 2. sayılarını aldım, İpek Hanımın Çiftliği vardı. Onu da çok merak ediyordum, güzel oldu. Aradaki sayılar gümbürtüye gitti ama bu sayı başköşede :)
Nerdeeen nereye geldim sevgili okur.
Neredeyse hayatımı özetlemiş gibi oldum, umarım okurken sıkılmadın.
Senin var mı gençliğinden, çocukluğundan sevdiğin unutamadığın biri ya da bir "yaşam muhabiri"?
Portakal Ağacı ekibi bu yazıyı görür mü bilinmez ama ben yine de Coşkun Aral röportajı ve dergideki keyifli sayfalar için teşekkür edeyim.

HERKESE BAL KABAĞI TATLISI KIVAMINDA BOL CEVİZLİ HARİKA GÜNEŞLİ BİR GÜN DİLERİM(Z) :)
Devamını oku »

Günün Şarkısı: Mayra Andrade/ Comme S'il en Pleuvait :)

Şarkının sözlerini yine anlamamakla beraber çok eğlendiğimi söyleyebilirim :)
Keyifli günler...
Devamını oku »

10 Aralık 2013 Salı

Hayalimdeki İş :)

Hayalimdeki işin bir adı yok, önce oradan başlamalıyım. Adı ne bir doktor ne bir öğretmen ne de son zamanlarda duyduğum havalı meslek adlarından. Hiçbiri değil.
Hazır işyerinde sıkılıp bunalmışken hayallerime dalayım istedim; yanında da güzel bir tarçınlı salep olsun o zaman en iç ısıtanından. (onu da bayağıdır içemiyorum migrenimi tetikliyor diye; hayalde o da olsun yani :)
Hayalimdeki işyerinde patron, işçi, işveren, maaş günü vs. yok. Dükkan bizim dükkan yani :)
Bu arada minik bir parantez açıp küçükken kurduğum hayaller arasında bol renkli, silgi kokulu, bazı rafları tozlu bir kırtasiye dükkanım olması da vardı. Hayır neden tozlu bilmiyorum. O da içimdeki pis kızın bir eseri olabilir. İnsanlar şöyle tertemiz pırıl pırıl yerler hayal eder ya. Benimkinde yaşanmışlık var tabii diyerek kandırayım kendimi.
Geleyim şimdiki hayallerime.
Dükkan dedim ama illa fiziksel bir yerin olması da gerekmiyor, ben gerekirse evden de çalışırım ya da aslında mekansız da olabilirim.
Yeter ki...
Yeter ki denizi göreyim.
İşte hayalimdeki işyeriyle ilgili ilk tasvirim bu. Mutlaka ama mutlaka denizi görmeli, arada kokusunu almalıyım; yani öyle tee uzaklardan gibi değil de elimi uzatsam dokunacak kadar yakın olsun. Yoksa yıllardır çalıştığım yerlere astığım deniz manzaraları da bana yeter-di, uzaktan...
İçinde mutlaka ara ara kahve kurabiye, ara ara ıhlamur vb. kokular olmalı. Boş mideyle çalışamam ama değil mi :)
İçinde zorunluluk gerektiren bir şey olmamalı. İçimden ne geliyorsa benim bereketim kısmetim de o olmalı.
Kafamı dank ettirecek sorular soran birileriyle tanışmalı, sohbet etmeliyim. Ki bu nasıl olacak acaba? Ben bu kadar yabani iken? Oradan bakınca nasıl görünüyorum bilmiyorum sevgili okur ama ben öyle hemen kaynaşamam. Kedi gibiyim herhalde önce biraz yaklaşıp koklamam lazım :) Bu dank ettiren sorular da artık yetişkinlerden değil de çocuklardan geldiğine göre mümkünse şımarık olmayan tüm çocukları bağrıma basabilirim. (öyle şartım var, hayal olunca yaz yazabildiğini...)
Peki ne yapmalıyım/yapabilirim?
Yazabilirim mesela. İlla bir kitap olması gerekmiyor. Yazınca çok mutlu olduğuma göre ne yazdığımı ve bu yazıları kimlerin okuyacağını hiç önemsemeden yazabilirim.
Kitap okuyabilirim. Arada sıkılıp başka kitaplara da bakış fırlatabilirim ama sevdiğim çocuk kitaplarını hiç sıkılmadan okuyup oradaki karakterlerle arkadaş olabilirim.
Çizebilirim diyeceğim ama hayal de olsa bir sınırı olmalı insanın değil mi? O yüzden çizmeye çalışabilirim denebilir.
Vaktimi ne yaparsam yapayım dolu dolu geçirip mutluluktan uçabilirim.
Her günün sonunda tüm bu nimetler için şükredip iyi ki sevmediğim bir işim varmış da onun sayesinde bu hayallerime kavuştum diyebilirim.
Fotoğraf çekebilirim. Burada her ne kadar pek paylaşmamış olsam da kendi halinde güzel bir makinem var benim ki bir süredir sahiden tozlu,pek yüzüne bakmadım. Onunla yine yeniden kaynaştığımızda belki burada da güzel şeyler paylaşırım.
İnsanlara mektup yazabilirim. Hiç tanımadığım insanlara sırf bir şeyleri paylaşmak için "nasılsın" diyebilirim.
Bir dolu uydurma ama pratik tarif deneyebilirim. Tabii önce bu tarifleri test etmem gerekebilir :)
Sahile zaten yakın olacağım için topladığım taş, çakıl, deniz kabuğunu renklendirip eğlendirebilirim.
Aslında yazdıkça ne kadar çok şeyi yapabileceğimi ve yapmak istediğimi gördüm.
Zaten hayal bu ya paraya da ihtiyacım olmayacakmış; alışverişlerde takas dönemi başlamış!!!
Evet bugün ağzımdan bal damlıyor sevgili okur.


Ben de denizin içinde kitap okumak istiyorum diyorsan bana katılabilirsin :)

Sahi senin var mı iş ile ilgili hayallerin? Yoksa sen zaten sevdiğin işi mi yapıyorsun ya da işini severek mi yapıyorsun? Kıskanırım bak :) Yok yok şaka, sevinirim senin adına :)
Hem kim bilir belki çok da uzak değildir benim hayallerim?
Kim bilir?
Devamını oku »

9 Aralık 2013 Pazartesi

Günün Şarkısı: Hindi Zahra- Beautiful Tango :)


Keyifle dinlediğim bir şarkı, aklıma gelmişken paylaşayım dedim :)

HERKESE BOL KESTANELİ, ÇOK GÜNEŞLİ KEYİFLİ HAVALAR :)
Devamını oku »

7 Aralık 2013 Cumartesi

Kar Yağdı; Yehuuuu :)

Yarına kar kalır mı bu karın devamı gelir mi bilinmez ama Ankarada yerleşik düzene geçene kadar yani yaklaşık 17 sene kendi memleketinde kar görmemiş biri olarak (ara ara geldiğimiz Ankara kış tatilleri hariç) karın yumuşaklığını, yağışını, aydınlığını, eğlencesini hep çok sevmişimdir. Ah bir de sonradan buz tutmasa ve ben kafamın üstünde düşmesem.. Neyse bu sene hazır senenin ilk karı yağmışken sıcacık fotoğraf ekleyeyim istedim.
Kardan adam yapamadık ama niyetlendik.
Kar topu oynadık.
Bir dolu burnum aktı ama eğlenceden fırsat bulup silemedim, silmedim :)
Atkı, bere, eldivenin hakkı verilmiş oldu.
Üst üste giyinince ortaya kocaman bir kütle çıktı :)
Kısaca kar bizim evde büyük bir coşkuyla karşılandı. Eve geldiğimizde üzerimizden halıya dökülen kar topaklarından da Lokum nasibini aldı :P
Geçen günün -benim için- harika harika harika seyirlik manzarası şöyleydi:


Bugün kar topu oynarken de:

Tamam belki arada kışa ve soğuğa laf atmış olabilirim ama yumuşacık karı çok çok sevdiğimi de eklemeden geçmeyeyim.

HERKESE KARDAN ADAM MUTLULUĞUNDA, KESTANE SICAKLIĞINDA MUTLU TATİLLER :)
Devamını oku »

6 Aralık 2013 Cuma

Viktorya Hayal Kuruyor :)

Bazı kitapları okuduktan hemen sonra yani hakkında yazı yazana kadar unutuveriyorum.  Ama yoo bu kitap öyle değil. Bu kitap tam da sevdiğim türden. Kısacık bir hikayede  kalbe dokunur ama aynı zamanda da macera dolu bir anlatım var. Başroldeki Viktorya'ya duyduğum sempati öyle az buz da değil hani. Basbayağı kendi çocukluğumdan harika kesitler buldum. Neredeyse tamamen hayal dünyasında yaşayan ve orada türlü tehlikelerle savaşan, kimi zaman at üstünde kimi zaman ayılar tarafından kovalandığı için ırmaklardan yüzerek geçen biri için oldukça sıradan bir apartman yaşamı ne de sıkıcı!
Hikayenin daha ilk sayfasında bu sıradışı yaşamın bir şekilde değişeceğinin sinyalini alıyor, Küçük Prens'in fularına benzeyen bir fular takan Jo ile tanışıyoruz. Viktorya'dan bir yaş küçük olmasına rağmen sınıfları atlayarak gittiği için lisede okuyor. Ama 1 yıl demek hele ki ortaokuldaysanız sonsuz bir zaman dilimi gibidir adeta.
"Üç Şayen" hakkında bir bilinmezlikle başlayıp her gün aynı şeyleri giyen babasını Kovboy çizmesiyle görmesi ile devam ediyor ve odasında ufuk çizgisi yaratan kitapları her gün birer birer azalmaya başlıyor. Siz isterseniz Viktorya Hayal Kuruyor deyin ama evdeki 2 metre boyundaki antika saat de evden kayboluyor yani Viktoryaya göre kaçıyor. Kimseye haber vermiyor çünkü bu sıkıcı evden kaçmak onun da hakkı ve onu kimse bulamasın diye takipçilerin mesafesini uzatıyor.
Viktoryanın en belirgin özelliği pek tabii hayal dünyasında yaşamasının dışında kütüphanede vakit geçirmesi ve bolca kitap okuması. Tanıdık kitaplara çok hoş atıflar da var ayrıca kitapta.
İşin içinde hayal olduğu zaman bu tarzda olan tüm kitapların sonunun bir düşle/uykuyla sonlanması ihtimali oluyor. Zaten bir solukta okuduğum bu kitabın sonunun böyle bitmemesini o kadar çok istedim ki.Sanki bir şeyler eksik kalırdı böyle olsaydı. Neyse ki yazar sesimi duymuş ve gerçekten hiç tahmin etmediğim ve çok duygulandığım (tamam belki biraz ağlamış bile olabilirim) bir son yazmış bu kitaba.
Aradaki hikayeleri ve sonunu elbette söylemeyeceğim. Merak ederseniz alın okuyun :)
* Kitaptaki -benim için- "Osuruk Tozu" esintilerini de daha sonra anlatayım :)
"Viktorya maceralarla dolu bir yaşam, çılgınca bir yaşam istiyordu, onu aşan bir yaşam."

Kitap hakkında BDK'nın yazısını da okumak isteyebilirsiniz.
Viktorya Hayal Kuruyor
Özgün adı: Victoria rêve
Yazan: Timothée de Fombelle
Resimleyen:
 François Place
Çeviren: Şilan Evirgen
Yaş grubu: 10+
Yapı Kredi Yayınları, 2013, karton kapak, 73 sayfa,

HERKESE KENDİ HAYAL DÜNYASINDA -HATTA BELKİ BULUTLARIN ÜSTÜNDE- TATLI VE GÜNEŞLİ BİR HAFTASONU DİLERİM(Z) :)
Devamını oku »

5 Aralık 2013 Perşembe

Minicik Şaşkın Bir Kedi: Çakıl :)

Kardeşim burayı pek takip etmediği hatta muhtemelen unuttuğu için hakkında atıp tutabilirim :P Kendisi tamm bir köpeksever-di ve vakti zamanında 2 köpeğiyle mutlu mesut yaşıyordu. Kediler mi??? Onlarla hiç yapamam diyordu. Gel zaman git zaman köpekler bir şekilde hayatımızdan çıktılar, paspası (adı galiba Pıtır'dı ama ben kısaca paspas diyordum) ayrı bir yazıda anlatmam lazım, hatırlarsam.
Derken hayatımıza Lokum girdi. Hatta hayatımızın tam ortasına düştü hem de 4 ayağının üstüne :) Kardeşimle süper iyi anlaştılar hatta ben de şaşırdım. Lokum nasıl bir zemin hazırlamışsa birkaç gün önce kardeşim evine annesinin sırt çevirdiği minik bir yavru getirdi, onu sahiplendi. Bir acayip oyuncu olan bu kedinin adı her ne kadar resmi kayıtlarda Çakıl olsa da ben ona "Noktacık" diyorum; o kadar minik :) Arada ondan da fotoğraf, video, yeni maceralar yazabilirim. Şimdilik tanıştırayım dedim. Karşınızda miniklik:


HERKESE MUTLU PATİLİ GÜNLER :)

Devamını oku »

4 Aralık 2013 Çarşamba

Romantik Bir Kutu :)

Romantik işleri severim. Ne de olsa balık burcuyum, hemen  duygulanırım :)
Geçen gün işyerinde yine bir şeylere/birilerine saydırıyorken ve çıkmama az kalmışken ama bana işler yığılmaya devam ediyorken, kısaca canım burnumdayken bilgisayarımdaki bir ayarı bozmayı başardım ve sinirimden halledemedim. Bir arkadaşı aradım. O da sanki benim onu aramamı istermiş gibiydi, uzattıkça uzattı; halbuki ben bir şey sorup kaçacaktım (çıkarcı ben :)
* Yazının buradan sonrası azıcık minicik dedikodu içeriyor gibi ama en zararsızından, yazının gerisini okuyup okumamak size kalmış, ben baştan uyarayım :)
Arkadaşım lafı bir müddet dolandırdıktan sonra benim eski çalıştığım ofisteki bir kızla ilgili bir şeyler sordu. Kısaca kızın nasıl biri olduğunu sordu diyebilirim. Ortak birkaç iş yapmışlar ve ondan çok etkilenmiş ama acaba nasıl biriymiş ve hatta hatta ben onu bu kızın varlığından niye haberdar etmemişim. Vay anasını dedim içimden, sen hem bilgisayarın ayarını boz hem de telefonda azar işit. Kod adı Sarı olan arkadaşıma kod adı Bitter olan kızın biriyle birlikte olmak istemediğini söyledim, bana inanmadı. "Doğru insanla tanışmamıştır" dedi. Mantıklı. Ama Bitter hayatından gayet de memnun görünüyordu. Ve bu yazının başlığına konu olan asıl bomba cümle meğerse az sonra gelecekti:
"Ben masasına bir kutu bırakayım diyorum. İçinde de 'seni daha yakından tanımak istiyorum' yazacak.Ne dersin bu fikrime?"
Öncelikle bu konuşmayı telefonda yaptığımız için şükrettim. Ya yüzyüze olsaydık... Suratımdaki anlamsız ifadeden ne anlam çıkartırdı acaba Sarı? İçimden gülmek hatta bu fikirle dalga geçmek bile geldi (kötü ben:) ama sonra fikir ne olursa olsun o fikri saygı ile karşılamak gerektiğini hatırladım.
"Çok emin değilim" dedim. "Bitterden önce o kutuyu bir dolu insan görebilir" dedim. "Dalga geçebilirler, üzülebilirsin" dedim. Hatta, "Nasılsa sende cep telefonu var, mesajla kahve içmeye davet edebilirsin" dedim. (çöpçatan ben :)
Ne dediysem ikna olmadı.
Ama en son ona şunu söyledim:
"Aslında içinden nasıl geliyorsa, ne yapmak istiyorsan onu yap" dedim.
Daha birkaç gün oldu, henüz bir kutu duymadım/görmedim kimseden.

Kaynak: burada
Sonra düşündüm. Telefonu kapattığımda sinirim tamamen geçmişti. Eve gittiğimde Lokum'u mıncıkladığımdaki halim gibi Pamuk olmuştum :)
Kutuyu düşündüm.
Kutuda bir teklif; kimine göre çok romantik, kimine göre çok masum kimine göre de çok çocukça...
Benim yüzümde hoş bir gülümseme yarattı.
Peki sen sevgili okur, sen ne dersin bu fikre?
Sana bırakılsaydı böyle bir kutu, sen ne düşünür/hissederdin?
Devamını oku »

3 Aralık 2013 Salı

Film Önerisi #2 : Gönül Avcısı/ L'arnacoeur

Kocaman bir kap mısır patlatıp film izledikten sonra onları burada paylaşmamak yazık olurdu aslında. Eskiden "film, sinemada izlenir" diye düşünürdüm. O zamanlar bir ayağım Kızılırmak sinemasındaydı, sanat filmlerini izliyordum;"light" filmlerle işim olmazdı :) Hayat işte... Şu an evde ayaklarımı uzatarak ve eskisine göre oldukça "light" filmler izlemeyi seviyorum. Nejat Hoca görse muhtemelen çok kızardı bu duruma; arkadaş sürekli de hayatı sorgulayıcı filmler izlenmiyor ki. İnsan bazen giriş, gelişme, sonuç da istiyor. Ya da sadece keyifli vakit geçirmek. Üniversite zamanında aldığım sinema derslerine ihanet ediyorum gibi gelse de bazen "Film Önerisi" grubunda oldukça "light" filmler bulacaksınız, benden söylemesi. Sonra Haneke yok muydu demeyin :)
Kaynak: burada
Geçen gün tesadüfen denk geldik bu filme. Fransız filmlerini ve Vanessa ablayı sevdiğim için ben hemen "aaa süper hemen izleyelim" dedim tabii :) Keyifli bir vakit geçirmek için ideal bir film. Öyle suratınıza tokat, hayat sorgulaması, sürpriz bir son beklemeyin.
Patlamış mısırın yanına çok yakışan bir film bence, konusu da:

"Alex ve kız kardeşi ve eşi mutsuz olan çiftlerin ilişkilerini bozan bir şirket yaratmışlardır. Zengin bir çiçekçi adam kendilerini kızının evlenmesine engel olmaları için kiralar.Sorun Alex ' in bunu sadece 10 gün içinde yapması gerekmektedir.çünkü görevi çok karmaşık çift kesinlikle birbirlerine mükemmel ve aşık gibi görünür..."

Fragmanı da:


HERKESE KEYİFLİ SEYİRLER :)

Devamını oku »

2 Aralık 2013 Pazartesi

Kış Güneşi :)

Hayat bazen tuhaf.
Olumsuz anlamda olması gerekmiyor illa ki bu tuhaflığın.
Her şeyi olduğu gibi kabul edebilmek bazen oldukça güç geliyor.
İnsanları olduğu gibi kabul ederken de bazen kendimle çelişiyorum, hissediyorum. Anlam veremediğim hareketleri sorgulamayayım aslında bana özel bir davranış değil bu diyorum ama yine de anlam veremiyorum bu "tuhaf" hareketlere.
Ya da
Bazen öyle şeyler oluyor ki hayatta hep başkalarının başına gelecek zannediyoruz, es geçiyoruz ama değil.
Ben kimi zaman arkadaşlarımın ya da sevdiklerimin üzüntülerinden uyuyamıyorum. Bana dert oluyor. "Her şeyi kafana bu kadar takma" diyorlar ama beni daha tanımıyorlar :)
Evdeki tüy yumağı kafasını bir yere çarpsa ve kızarsa onun için ne yapabiliriz durumunu bir süre yaşıyorum.
Hayatı hep endişelenerek yaşamak ve koyverip gitmemek midir bu, bilmiyorum.
Son zamanlarda aldığım keyifsiz haberlere mesela kafayı takmadan/yormadan sadece duyup geçeyim istiyorum, tammm başardım diyorum, bir bakıyorum rüyamda uğraşıyorum.
O yüzden de soğuk da olsa kısa da olsa yürüyüşler hele ki öğle arası yürüyüşleri iyi geliyor.
Kişiye en güzel yardımı da gerekiyorsa yine kendisi yapar diye düşünüyorum.
Düştüğünüzde kalkamayacağınızı hissetseniz bile önce çabalamak gerekiyor, hemen elleri uzatıp "hadi beni kaldırın" demek değil.
Yoksa bir kıymet kalmıyor düşme eyleminden öğrenilenlerin.
Yine de her şeye rağmen şükretmesini bilmek de önemli bence. Yoksa elimizdekilerle hiç yetinemeyiz, öyle değil mi?
Keyifli bir kış güneşi her zaman iyi geliyor:


Ya da ben bir fırsatını bulup deniz kenarına gitmeli, Ankara kasvetinden uzaklaşmalıyım :)

* Bir de bende olmayana değil de bende olup da başkasında olmayana üzülüyorum. Çünkü biliyorum ki o da istiyor o mutluluğu. "Biz kendi mutluluğumuza bakalım" deyip geçemiyorum, sen ne diyorsun sevgili okur, çok mu abartıyorum?

Devamını oku »

Pratik Tarifler: Pekmezli & Damla Çikolatalı Kurabiye :)

Hani bazen hamaratlığınız tutar ve mutfakta bir şeyler yapmak istersiniz ama bu yemeğin/pastanın sizin damak tadınıza uygun olmasına dikkat edersiniz.
Geçen gün canım kurabiye yapmak istedi, hazır yapmışken yiyebileceğim bir şey olsun istedim :)
Elimde internetten bulduğum ama nerden olduğunu da bilmediğim bir tarif vardı, ben de onu değiştirdim.
Sonuç bizim damak tadımıza uydu.
Siz de beğenir misiniz bilemem ama ben yine de pratik bir tarif olduğundan yazayım istedim.

Malzemeler:
2,5 su bardağı un ( bir sonraki sefere tam buğday ununu denemeye niyetliyim)
1 yumurta
1 paket kabartma tozu
yarım su bardağı pekmez
3 yemek kaşığı dolu dolu tereyağı (orjinal tarifte 200 gram margarin yazıyordu)
istediğiniz kadar damla çikolata (ben 10 tatlı kaşığı koydum)

Yapılışı:
Tereyağını bir süre önce dolaptan çıkartıp dinlendirin.
tereyağı ve pekmezi mikserle ya da kaşıkla karıştırın.
yumurtayı koyup biraz daha karıştırın.
un, kabartma tozu ve damla çikolatayı da ekleyin.
son karışımı 2-3 dakika kaşıkla karıştırın.
elde ettiğiniz kıvamdan kaşık yardımıyla parçalar ayırıp yağlı tepsiye serin.

Pişme:
Önceden ısıtılmış fırında 160 derecede 15-20 dakikada pişiyor.

pişmeden önceki halleri
Ve çabucak piştiler :)
* Tarif çokça uydurma içerdiğinden size uyan kısımları kullanınız :)
** Kurabiye tariflerinin en püf noktası oda sıcaklığı kıvamındaki tereyağını bana öğreten sevgili İncirli Kurabiye Zeynep'e çokça sevgiler :)

İtiraf: Migrenden dolayı tatlı fazla yiyemiyorum ama kurabiye yapmak hatta inanmazsınız bazen mutfakta bir şeylerle oyalanmak çok keyif verici olabiliyor. Siz yemeseniz bile etrafta bu kurabiyelere yumulacak birileri illa ki vardır :)

AFİYET OLSUUUUN
Devamını oku »

1 Aralık 2013 Pazar

"Kediler Hep Dört Ayak Üstüne Mi Düşer?" Kitabı Kiminle Buluştu :)

1 Kitap 1 Mektup etkinliğinde soruları bu kez Lokum sormuş, BDK Banu cevaplamıştı.
"Kedilerle ilgili en çok merak ettiğiniz şey nedir?" nedir dedik, bir dolu soru geldi hatta Lokum sorulara cevap verirken yetişmekte zorlandı :P
Uzatmayayım, kitap Ömer Deniz'in ve sevgili Melodik Annesinin oldu.


Ömer Deniz'e kedilerin dünyasını keşfetmede mutlu okumalar, tatlı patiler dileriz :)
Devamını oku »

29 Kasım 2013 Cuma

Günün Şarkısı: Imany / Take Care :)

Bu şarkıyı muhtemelen çokça duymuş ve sevmişsinizdir.
Ben de daha ilk duyduğumda sevmiştim, aramızda sıcak bir bağ olmuştu şarkıyla - o bunun farkında olmasa da- :)
Ankarada havalar iyice soğuyup öğle aralarında yürüyüşler gittikçe zorlaşırken içimizi ısıtacak bir şarkı olsun istedim, günün şarkısı.
İlk cümlesi ve devamı yani anlamı çok güzel bence:
 
"Take care of the one you love,
Take care of the one you need,
Take care of the one who needs you most,
The one far from home, the one that fills your soul.
Take care of the one that holds your hand,
When it's cold."

Daha önce bu şarkıyı hiiiiç duymamış/dinlememişseniz sanırım dinleyince sahlep kıvamında ısınırsınız şarkıya :) Klip de süper -bence-


HAFTA SONUNUZ SICACIK, MUSMUTLU, GÜNEŞLİ, KEYİFLİ, KEDİLİ /PATİLİ GEÇSİN :)
Devamını oku »

28 Kasım 2013 Perşembe

Gönül Öğretmen :)

Daha önce söyledim sanırım, annem tipik bir Başak burcu olmasının yanısıra tipik bir emekli öğretmen. Hatta hala kendini tanıtırken "Gönül Öğretmen" diyor, soyadı yerine..41 sene çalışınca insanın mesleği kendinin önüne geçebiliyor sanırım, ama o bu durumdan çok memnun. Elbette o mutlu olunca bize bir şey demek düşmez ama "Gönül Öğretmen" başlığının asıl sebebi annem değil.
Herkesin hayatında çok sevdiği, örnek aldığı, unutamadığı bir öğretmeni - ilkokulda değilse "hoca"sı- olmuştur herhalde. Çoğu insan için bu kişi ilkokul öğretmeni olur. Benimki de ortaokulda 3 sene derslerimize giren Türkçe hocamız Gönül Dörtgöz'dü.
Onun gözüne girebilmek, ondan bir "aferin" alabilmek için neler yapmazdım :) Derslerini o kadar çok seviyordum ki ilerde ben de kesin(!) Edebiyat bölümünde okuyacaktım, öğretmen olayım ya da olmayayım.Dersler kesinlikle klasik bir havada geçmiyordu. Her öğrencinin öyle ya da böyle derse katılması için türlü numaralar, oyunlar yapardı. Sadece onun dersinde kimsenin çıtı çıkmazdı. Herkes o kadar saygı duyardı ki -belki erkek öğrenciler ona aşıktı onu da bilmiyorum- Türkçe derslerini sevmeyen birini hatırlamıyorum. Ailesi uzakta olduğundan tek başına küçük bir evde yaşadığını biliyorduk ama özel hayatıyla ilgili sorduğumuz soruları hep geçiştirirdi. O öyle yaptıkça tabii biz daha da merak ederdik :) Çok sade giyinirdi toplamda birkaç kıyafetini hafta boyu dönüştürerek giyer, saçını hep aynı şekilde toplardı. Derslerde mutlaka münazara, tartışma, kompozisyon vb. etkinlikler yapardı. O kadar destekleyiciydi ki ilerde ben çok mühim bir yazar olacaktım :) Kısacası çok severdim(k) onu.
Ertesi ders yılının başında bambaşka bir şehre tayini çıktığını öğrendik, vedalaşamamıştık bile. Sonradan sınıfa 1 adet kartpostal gönderince direk bana göndermiş gibi sevinmiştim. Ben de hemen o adrese 1 kartpostal göndermiştim, sanırım yılbaşıydı ve üzerinde noel baba vardı.
Tanıdığım herkesten çok kitap okuyordu. Bizi de kitap okumamız için teşvik ediyor ama öyle özet falan istemiyor, derste direk kitapla ilgili soru soruyordu "sen olsan bu durumda ne yapardın" diye. Ben ballandıra ballandıra anlatıyordum ama sınıf bence benden sıkılmıştı :)
Bir arkadaşımız "hocam siz hiç okuduğunuz bir kitabın sonunu merak edip sonuna hemen bakmıyor musunuz?" demişti.
Gönül Öğretmen de utanıp sıkılarak "aslında öyle bir şey yapmıyordum ama geçen gün evden çıkmam gerekiyordu, yola gideceğimden kocaman kitabı da yanıma alamadım ve dayanamayıp son sayfasına bakmıştım" dedi.
Bizimle paylaşmasının güzelliği bir tarafa ben hep merak ettim acaba o kitabın adı neydi diye :)
Şimdi nerededir, neler yapıyordur bilmiyorum. Hakkında tek "bildiğim" -o da rüyamda gördüğüm için - evli, 2 çocuklu ve gayet mutlu olduğu.
Karşılaşsak mesela ne derim?
Beni tanır mı?
Bilmiyorum.
Fark ettim ki hayatımda 2 adet "Gönül Öğretmen" olmuş.
Öğretmenler Günü vesilesiyle aklıma geldi , kendi ilkokul öğretmenimi -annemin arkadaşı ve hep beni soruyor- aramayıp (çekiniyorum, ne derim nasıl konuşurum diye)  Türkçe öğretmenim Gönül Dörtgöz'ü burada yazmak istedim.
* Annemi arayan bir dolu öğrenci, bu satırları görmezsiniz belki ama annem çok mutlu oluyor siz arayınca :)
** Kardeşim de öğretmen ama onun böyle anılması için daha önünde uzuuun yıllar var :)
Sahi sizin var mı unutamadığınız sizde emeği çok büyük bir öğretmeniniz?
Kaynak: burada

HERKESE MUTLU GÜNLER, BOL GÜNEŞLER :)
Devamını oku »

25 Kasım 2013 Pazartesi

Kış Mevsimini Neden Seviyorum/Sevmiyorum :)

Kış mevsimini seviyorum. Çünkü;
- Kestaneyi doyasıya yiyebiliyoruz :) Boğaz işleri elbette ki en başta gelir :)
- Sevdiğim botlarımı ve HIMYM'deki Ted'in kırmızı çizmeleri gibi olan çizmelerimi bu mevsim giyebiliyorum,ayağımı sıcacık yapıyorlar.
- Yılbaşı yaklaşıyor demek, evin süslenmesi heyecanlar demek :) Bu sene yılbaşı ağacındaki süslemelere Lokum'un attığı patileri göstermeye çalışayım da bizim evde nasıl bir eğlence olduğunu anlayın.
- Sonbaharda dökülen yapraklar hala etrafta ya da kafamıza yağabiliyor demek.
- Kar yağsa da kardan adam yapsak, kar topu oynasak hatta tam o sırada burnumuz aksa ama bunu hiç önemsemeden doyasıya eğlensek :) (tabii kar tatili de fena olmazdı)
- Sıcacık çayın/kahvenle hava dışarda ne kadar soğuk olursa olsun kitabına gömülebilir hatta benim gibi daha ilk sayfalardayken uyuyakalabilirsiniz :)
- Bir ara örgü örmeyi öğrendiğimde buraya onunla ilgili de güzel şeyler yazacağıma inanıyorum-şimdilik-

Kış Mevsimini sevmiyorum. Çünkü;
- Geceler bir inanılmaz uzun. Bazen gerçekten sıkılıyorum. Bazen saat 6da uykum geliyor ama uyumak da istemiyorum yoksa gece 11de uyanıp Koyun Russell gibi uykum gelsin diye ne yapacağımı şaşırıyorum.
- Havanın erkenden kararması durumu hiç hoşuma gitmiyor.Hele ki işyerinden çıktığımda selam veren insanları bile tanıyamıyorum,onlar beni nasıl tanıyor ona da şaşırıyorum zaten.
- Kış demek, canım nasııııl da deniz tatili çekerken bunu ancak rüyalarımda görebilirim demek...
- Canın istediğinde kendini çimlere atamazsın, pikniğe gidemezsin, burnun kıpkırmızı olmadan yürüyüşe çıkamazsın.
- Kat kat lahana bebek gibi oluyoruz ya,o şekilde bazen tuvalete gitmek zor oluyor,bunu da eklemezsem olmaz :)
                                                                           ***
Siz en çok hangi mevsimi ve ne sebeple seviyorsunuz bilmiyorum. Daha önce de "her mevsimin tadı başka" demişiz zaten.
Ama bu kışın benim için en güzel taraflarından biri battaniyenin altına girip Kış Masallarını okumak olacak;  battaniyemi çekiştiren tüy yumağından bana yer kalırsa tabii :)


Devamını oku »

20 Kasım 2013 Çarşamba

Bu kediler çok akıllı çok :)

Geçenlerde yine bir öğle arası yürüyüş yaparken gölgeden gittiğimi ve gayet de üşüdüğümü fark ettim. Hemen yolun karşısına geçip güneşin tüm nimetlerinden faydalanayım, d vitaminlerimi depolayayım derken güneşte mayışmakta olan 1 kedi gördüm, utanmasam yanına çimlerin üzerine kıvrılacaktım :) Sanki yıllardır Lokum'u köşe bucak güneş ararken gören ben değildim..Niye şaşırdım bilmiyorum. Lokum da öyle, günün tüm güneş ayarlarını bilir ve her saat belli odaların belli köşelerinde güneş banyosunu yapar.
Bu kediler çok akıllı çok!
Banyosunu kucağımda yapıyor :)
Daha önce bahsetmiştim sanırım midemle ilgili reflü benzeri bir şikayetim var, o yüzden de her şeyi yiyemiyorum. Ama doktora gitmeden önce maş. midem kötü de olsa tam bir öğrenci zihniyetiyle yemek buldum yiyeyim diye düşünüyordum :) Sonra endoskopi,doktorla konuşmalar neticesinde az ve sık yemem gerektiğinde karar kıldık. İşte o günlerde Lokum gözüme daha bir farklı gelmişti. Biz ne kadar mama verirsek verelim hatta ıslak mamada bile (arada verdiğimiz ve onun hüüppp diye yuttuğu yoğurtlar tabii ki hariç) azar azar yiyordu sıpa. Nee yoksa o düzgün beslenmenin sırrını benden önce mi çözümüştü?
Bu kediler çok akıllı çok!
Yer kapmaca sanırım Lokum'un bizimle oynamaktan en çok hoşlandığı oyun.Önüne yün yumağı versek bu kadar sevmez herhalde. Ne zaman ki biz oturduğumuz yerden kalkıyoruz ama bu süre 5 saniyeliğine de olabilir, uyuyor numarası yapıp aslında gözleri yarı açık bizi izleyen Lokum anında gelip yerimizi kapıyor onra da böyle şaşkınlık pozu veriyor :)
Bu kediler çok akıllı çok!
Eskiden hemen her Pazartesi günü Lokumla anlaşma yapmaya çalışırdım; evde ben kalayım işe benim yerime sen git diye. Şimdiye kadar hiç yanaşmadı bu duruma. Ben de üstelemedim bunalmasın diye. Ta ki kış mevsiminin o engiiin havasından etkilenip yataktan çıkmakta zorlanana kadar. Şimdi yine her gün anlaşma yapmak için ona dil döküyorum ama beni dinleyip şu pozu verdiğine göre cevabı hala hayır :(
Bu kediler çok akıllı çok!
Sanırım Lokum ve bizim maceralarımız hiç bitmeyecek, arada unutmadan yazayım istiyorum :)
* Hatta daha önce şöyle bir yazıda "kedi gibi olmak istiyorum" bile demişim :)
Siz ne dersiniz bu kediler çok mu akıllı? :)

HERKESE TATLI PATİLİ, GÜNEŞLİ GÜNLER :)

Devamını oku »

19 Kasım 2013 Salı

Günün Şarkısı: Vanessa Paradis/ La Seine

Çoook sevdiğim bir filmin harika müziği :)


Devamını oku »

11 Kasım 2013 Pazartesi

Dünya Çocuk Kitapları Haftası Kutlu & Mutlu Olsun :)

Daha önce bahsettim mi bilmiyorum, küçükken çok fazla çocuk kitabım olmadı. Çoook küçükken gözümde bir rahatsızlık olmuştu, o zaman annem çay pansumanını rahat yapabilmek için bana evdeki yaşıma uygun tek kitap olan içinde minik bir ayının geçtiği kitabı okuyordu. Kitap o kadar hoşuma gidiyordu ki gözüm hiç iyileşmesin istemiştim, hatırlıyorum. Bir de pansuman bitip de uykum gelince kitaba sarılarak uyurdum, kitap da buruş buruş olmuştu. Sonra o kitabı bir daha görmedim, ne oldu bilmiyorum.
Okumaya başladığımda da (okula erken başlayan çocuk kaderi) 5,5 yaşımda keşke oyunlara devam etseydik dediğim dönemde matematiğin yanı sıra Türkçe ile yani okuma-yazma ile tanıştım. Her şeyi okumaya çok hevesliydim.Eve gelen günlük gazetenin siyah beyaz satırları fazla ilgimi çekmiyor, renkli bir şeyler arıyordum ki... Evde gizli bir köşede (muhtemelen bayağı ortadaydı ama bana çok gizli bir köşe gibi geliyordu) Jules Verne'in çizgi roman şeklinde koocaman siyah kapaklı bir kitabına rastlamıştım. İçerisinde 3 adet hikayesi vardı ancak benim aklımda en çok 80 günde devrialem kalmış, en çok onu okuyordum demek ki :) O balon havalandıkça sanki benim içimde bir yerler havalanıyordu. Biri o kitabı okurkenki fotoğrafımı çekse gözlerimin kooocamanlığından korkabilirdi -belki- Bir de unutamayacağım Heidi var. Beyaz ekmek ne demek, neden bu kadar kıymetli, kırlarda gezip oynadığı için Heidi ne kadar şanslı olduğunu biliyor mu,bir bardak süt ile karnı nasıl doyuyor (bendeki oburluğa bak), ne güzel arkadaşları var, bu kız ne güzel hep gülümsüyor gibi düşüncelerim olduğunu hatırlıyorum.


O dönemde ne yazık ki başka da çocuk kitabım olmadı. Okulda zorla okutulan Ayşegüllerden nefret ettiğim için - ki ben böylesine yapay bir karakteri hiç ama hiç sevmemiştim- öğretmenin verdiği kitapları sadece okuyordum ama hiç işime işleyen olmamıştı. Sonra bir gün Cuma günleri dersin son 1 saatini "Çocuk Kalbi" okumaya ayıracağını söylemişti. O kadar merakla bekliyordum ki her hafta o saatin gelmesini ve ilk defa olarak zilin çalmasına üzüldüğümü hatırlıyorum. (tamam aralarda gözümden yaş da geliyordu) Ama kitap bir şekilde bitmedi,neden bilmiyorum.
Ve ben büyüdüm..
Büyüdüm...
O ara hep büyüdüm :) Ve sadece yetişkin kitapları okumaya başladım. Çocuk kitapları okursam yine çok mu ağlardım yoksa ben çok mu büyümüştüm,o aralar da kayıp.
Derken bir şey oldu (keşke o olan şeyin ne olduğunu da hatırlasam) kendimi Dostta çocuk kitaplarına bakarken bulmaya başladım. Hani nasılsa oraya girdiğim zaman 2,3 saat geçiriyordum,o ara yolum da düşmüş olabilir ya da minik minderlerine vurulmuş olabilirim.
Ve ben yeniden çocuk kitapları okumaya başladım. Eskiden çok okumuşluğum yoktu yani bu türe neredeyse hiç hakim değildim ama bir yerden başladım. Yani yaklaşık olarak 10 yıldır başladığım bu serüven son 5 yıldır güzel bir tutkuya dönüştü.
Bu kadar şeyi neden anlattım?
Özel ve güzel günleri akılda tutmayı pek beceremem ama Günışığı Kitaplığı sabah bir mail göndermiş:

Benim de aklıma geldi.
Sahi, ben çocuk kitaplarını neden okuyordum diye.
Neden kısmı şimdilik kalsa da "nasıl başladığım"la ilgili bir şeyler yazmış oldum.

Keşke sevdiğim tüm karakterleri buraya tek tek yazabilsem ve bana kazandırdıkları için onlara tek tek teşekkür edebilsem..Ama malum bir hafıza sorunu var :)

Araya Roald Dahl karakteri sıkıştırmış olabilirim :)
Tüm çocukların, çocuk kitabı okumaktan inanılmaz keyif alan herkesin Dünya Çocuk Kitapları Haftası Kutlu & Mutlu Olsun :)

*Çocuk Kalbi kitabı hala kitaplığımda yok, okuyanınız/hatırlayanınız varsa söylesin, hala çok mu hüzünlü?
Devamını oku »

8 Kasım 2013 Cuma

1 Kitap 1 Mektup'ta Bu Kez Soruları Lokum Sordu, BDK Banu ve Kedimiyo Yanıtladı :)

Bir Dolap Kitap ile nasıl tanıştığımızı ve neden konuşamadığımızı oldukça detaylı bir şekilde yazmıştık. BDK Banu'su geçtiğimiz aylarda Hayykitap'tan çıkan pek sevimli bir kitap doğurdu yani yazdı :)
İçinde kediler, Moli ile Olaf ve bizim için evin 2. kedisi olan Kedimiyo var. Hal böyle olunca Banu'ya soruları bu kez Lokum sormak istedi (çok sıkıştırma dediysek de dinletemedik :) :

Lokum ciddiyetle kitabı inceliyor :)
Sevgili Banu,
Sana kocaman merhaba :) Bizimle ilgili bir kitap yazmışsın, geçen gün okudum. Hatta bu kız ne kadar çok şey biliyormuş diye de düşünmedim değil. Bunu düşünürken bıyıklarım bile titredi :) Böyle bir kitabı yazmak nereden aklına geldi? Yoksa sen, yolda karşılaşınca durup bizi sevmeden geçmeyenlerden misin?
Kitabın kahramanı olan sevimli çocuklar Moli ile Olaf uzun zamandır hayatımdalar. Hatta Bir Dolap Kitap'tan önce bile varlardı. Zaman içinde zihnimin içinde büyüyüp geliştiler. Onların nasıl çocuklar olduklarını, neyi merak edip, nelerle ilgilendiklerini düşünüp duruyordum. Onların merak ettiklerini fasiküller halinde bir araya getireyim dedim. Sonra bir gün Kedimiyo diye bir karakter ortaya çıktı. Moli ve Olaf'ı Kedimiyo ile tanıştırınca ilk kitabın konusu da belli oldu: Kediler. 

Bizimle ilgili bu kadar bilgiye nereden eriştin? İtiraf et, yoksa oturup bizi mi izledin?
Evet, sizi çok izlerim. Çocukluğumdan beri pek çok kedi dostum oldu. Bunların bir kısmıyla aynı evi paylaştım. Sokakta kedilerle karşılaşınca selamlaşmadan geçmem. Siz kedileri seviyorum; sizi gözlemeyi de öyle.

Evde Kedimiyo’dan başka arkadaşım var mı? Yeri gelmişken sorayım, Kedimiyo bize gelip kalabilir mi?
Ne yazık ki sadece kağıt üzerindeki Kedimiyo ile arkadaşım şu sıralar. Evde kedimiz yok. Çünkü benim geçmişte kısmen tedavi edilen kedi alerjim yine hortladı. Eşim Yıldıray'ın durumu daha feci. Bir de bahçeli bir evimiz olmadığı için evde hayvan beslemeyi doğru bulmuyoruz. Onların özgürlüğünü ksıtılıyormuşuz gibi geliyor. Hem kedi yerine artık bir bebeğimiz var. Şimdilik o bütün vaktimi alıyor zaten.

Düştüğümde kaç ayağımın üzerinde olduğunu hiç saymamıştım. Ama kitabını okuyunca öğrendim. Bu kitabının birçok arkadaşıma kendilerini tanımaları için de başvuru kitabı olacağını düşünüyorum. Peki ya siz insanlar, siz düşünce kaç ayağınızın üzerine düşüyorsunuz?
Şansılıysak iki ayağımızın üzerine düşmeyi başarabiliyoruz. Şanslı değilsek ayak, kol, kafa, sırt... Farklı yerlerimizin üstüne düşüp kendimizi sakatlayabiliriz. Biz, sirkte çalışmadığımız sürece, asla siz kediler kadar atletik olamayacağız.

Süt ile ilgili yazdıkların hiç hoşuma gitmedi. Ben de sütü çok seviyorum ama kimse bana –zararlı olabilir diye- süt vermiyor. Neyse ki yoğurdu daha çok seviyorum. Ve ondan arada da olsa yiyebiliyorum. Yoğurdu su ile karıştırmadan yememde bir sakınca var mı? Varsa da kulağıma fısıldasan yeter. Yer yemez üzerine bir güzel su içerim ben :)
Aman Lokumcum süt içme sakın. Biz insanların yavrularına da bol süt içirirler, ama ben bunu da doğru bulmuyorum. Süt, onu üreten hayvanın yavrusu için yararlıdır, başkası için değil. Ama yoğurdu afiyetle yiyebilirsin sanırım. Bu konuyu bir araştırayım.

Kaynak: burada
Kitabında yazmamışsın ama saç kurutma makinesi ve süpürge gibi neresinden ses geldiğini anlamadığım bu aletlere sinir oluyorum. Sahi bunlar olmadan insanlar yaşayamaz mı?
Hi hi hi. Yaşayamazlar. Gerçi yaşayanları var. (Mesela biz.) Ama süpürgeyi az kullandığımız için evimiz pis (!). Saçımızı kurutmadığımız için de zaman zaman sinüzit oluyoruz. Tozlu bir evde yaşamaktansa, birazcık şu gürültüye katlanabilirsin bence.
Bu arada sen kulak tıpası takmayı düşünmez misin? (Hiç düşünür müyüm kıhkıhkıh :)

Benim bıyıklarım çok kaşınıyor. Her türlü bilgisayar kenarında kitap köşesinde ve kapıların çıkıntılarında bıyıklarımı kaşıyorum. Bildiğin başka “bıyık kaşıyıcı” var mı?
Zımpara kağıdını bir dene. Ama daha iyi bir yöntem biliyorum. Sahibinin seni seven elleri.

Bir de ben bazen evde çok sıkılıyorum. Kendimi uzaklara atmak istiyorum. Kitabında gördüm. Ben de “gemi kedisi” olmak istiyorum. Bunun için ne yapmam lazım?
Öncelikle bir liman bulmalısın. Limana gelen gemilerden birini gözüne kestir. Yük gemilerinde işler daha zor olabilir. Ama bir yolcu gemisini seçersen, seni sevecek birilerini mutlaka bulacağına eminim. Kimselere görünmeden gemiye girmeyi başarırsan, gemi limandan ayrılana kadar kuytu bir köşede saklanırsın. Sonra da ver elini uzak diyarlar!

Moli ve Olaf, Kedimiyo ile birlikte merak etmeye devam edecekler mi? Ben de çok meraklıyımdır. Bir sonraki gezinizde limonata içerken ben de size eşlik edebilir miyim :)
Tabii ki edecekler. Onların merakı hiç bitmez. Tıpkı siz kediler gibi her yere burunlarını sokabiliyorlar. Şaka bir yana, Moli ve Olaf'ın soruları devam ediyor. Yakında ağaçlarla ilgili sorularına yanıt arayacaklar. Limonata demişken, kediler ekşi sever mi? (Ekşi miiii??? Sarı limon ekşisinden bahsediyorsan,lütfen o benden uzak olsun :)

Seni çok sevdim ben. Benim sorularıma cevap verdiğin için de teşekkür ederim.
Seni, Yıldıray’ı, Tayga’yı koooocaman yalarım, tatlıca patilerim.
Ben de senin kulaklarının arkasını, göbeğini kaşırım sevgili Lokum. İyi mırlamalar...
                                                                              ***
Valla ne desem bilemedim. Lokum hemen kaynaşmış Banuyla halbuki yabancılara karşı çok mesafelidir (aa aynı ben :) Bu işte Banu'nun ve Kedimiyo'nun parmağı/patisi olabilir elbette :)

"Kediler hep dört ayak üstüne mi düşer" kitabıyla ilgili BDK'nın radyo programını dinlemek veya İyi kitap'ta yer alan yazıyı da okumak isteyebilirsiniz tabii :)

29 Kasım 2013 tarihine kadar "Kedilerle ilgili en çok merak ettiğiniz şey nedir?"  sorusunu yanıtlayarak  bu yazının altına yorum bırakabilirsiniz. Yapacağımız çekilişle 1 kişiye "Kediler hep dört ayak üstüne mi düşer" kitabını ve 1 mektubu göndereceğiz. (Mektubu Lokum yazabilir :)


Lokum'un keşfettiği yerlerden dört ayağı üstüne düşme maceralarını da anlatmak isterdik ama o başka yazının konusu olsun. "Lokum halleri"ni merak ederseniz burayı okuyabilir, birbirinden şahane Moli ile Olaf, Dedikodulu Evler ve Kedimiyo çizimlerini almak isterseniz Banu'nun Bobin Dükkanını ziyaret edebilirsiniz. (Kedimiyoları lütfen bitirmeyin, bize de saklayın :)

HERKESE BOL PATİLİ, MUSMUTLU GÜNLER :)
Devamını oku »