Drop Down MenusCSS Drop Down MenuPure CSS Dropdown Menu




24 Mart 2017 Cuma

Değişim Güzeldir: Baş/ Kalıplar ve Yeni Elbiseler

Böyle bir yazı yazmak için açmadım bilgisayarı ve blogger hesabımı ama kendimi birden burada ve bu yazıyı yazarken buldum.
Sabahki yazıyı yazarken fark ettim ki beni de annelik yolumda zorlayan en büyük madde KALIPLAR. Daha doğrusu bu kalıplara sıkışmış hissetmek ve bu kalıplar içerisinde olmazsam kendimi güvende hissedememem. Buradan da "normal" olana ve normalliğin kime göre belirlendiğine göre gideriz. O yol çok uzun olur ve bugün -hele bugün- uzun bir yola çıkmak değil niyetim. Şimdi yavaşça kestirmeden gidelim ve patikaya sapacak olursak yolumuzdaki güzellikleri kaçırmayalım.
Geçen gün buraya bir şeyler yazacaktım ve başlığı da "Yarım Yamalak" olacaktı. Yazdığım yazıların içeriği başlıktan sonra gelir bazen. Bir anda gözümün önüne başlık çarpar. Birkaç gün üzerinde düşününce aslında "yarım yamalak" dediğim şeylerin biraz da bana öyle geldiğini anladım ve fark ettim. Yani bir şeyin illa o yoldan veya o şekilde olması gerekmiyor. Değil mi? Bunun için yazılı bir kural/kaide mi var? Yok. Ama öyle bir inanç/ kod kaydı var ve ne zaman o dizeye gelinse aynı kod diziliyor. Seksek mi oynayacaksın diyelim, illa ki sırayla 1-2/3-4-5/6-7/8-9/10 diye bir kod yazılıyor ve birinden birini atlasan telaş/panik/endişe çanları çalıyor ve bunu fark etmen de yeterli olmuyor. Bunun için "kişisel gelişim" kitabı okuman da kesmiyor. Çünkü teorik bilgin zaten deli gibi ve hatta rahatsız edecek kadar çok. Sana pratik lazım. Bunun için de ara ara yoluna "fırsat" olabilecek engeller çıkmalı ki aslında kodları yeniden yazman gereksin. Sıralamaya 4'ten başladığında dünyanın yıkılmadığını veya evi su basmadığını, sadece hayatın o veya bu şekilde devam ettiğini gör.
İşte bu yüzden krizleri fırsatlara çevirmek lafı son dönemde çok "para" koksa da aslında çok doğru bir ifade.
Daha önceki bir yazımda bahsetmiştim.
Son haftalarda kendimde MÜKEMMELİYETÇİLİK gözlemliyorum diye. Hatta daha ilgincini yazayım mı? Bu durum zaten hep varmış da ben yeni fark ediyorum desem ve tam burada bir kahkaha patlatsam ne dersiniz? Ben ilk fark ettiğimde, yüzüme orada olduğunu anlamadan yoluma devam ettiğim ve aniden şak diye alnıma çarpan cam bir yüzey varmış gibi hissettim. Hayatta da bu yüzeylerden var bence. İlk bakışta fark edilmiyor ama yüzünüze çarpınca bir anda kendinize geliyorsunuz. İşte bu da öyle oldu. Hatta belki benim mükemmeliyetçilik tarafımı benden önce keşfedenler benden çoktur :) Bu da ne demek biraz anlatasım var.
Mesela "yatak şöyle toplanır", "yemek şu şekilde ve şu kaşıkla/bu tencerede yapılır", "Elifin şu saatte ve kendiliğinden uyuması gerekir.", "Ben bu filmleri izlemeyi seviyorum, diğerleri mi ıyy hiç tarzım değil."Gibi gibi zilyon tane örnek yazabilirim.
Beni belki de bu yazıya iten az önce bir blogda okuduğum (Ayşe'nin Kozası) "Bir Kadın" yazısıdır kim bilir. Sokağın ortasında seslere aldırmadan yürüyen bir kadından bahsedilen bir yazı. Hani bazen sizin de dünya yıkılsa bir saçımı tarayayım veya kahve için su koyayım diyesiniz gelir ya, hah işte tam orada buldum kendimi :) Sokaktaki kadın "deli"miydi bilmiyorum belki sadece kahve suyu koymaya gidiyordu, olabilir.
Hazır fark etmişken pratiğe dökebilmek adına elimdeki okuyamadığım kitapları raflarına kaldırdım, yerlerine yeni kitaplar aldım. "Tarzım değil" bir filme bu akşam gitmek için ayarlama yaptım. Gidersem yine yazarım. Kendi kurduğum o küçük dünyanın haricinde neler olduğunu biraz da MERAK etmeye başladım ve açıkçası yeni deneyimlere açık hale geldim. Ya da "geliyorum" diyelim.
Bir diğer konu başlığı mesela, MİSAFİRCİLİK. Daha önce yazmıştım, misafirperver biri değilim ve misafir geleceği zaman çok da gergin hissederim. Bu pazar öğleden sonra evimize daha önce hiç gelmemiş 2 aile gelecek ve onları iyi ağırlamak istiyorum. Böyle olunca ilk tepkim panik oldu. "Ne yapacağım ki ben şimdi?" Çünkü neden, seni sevsinler istiyorsun. Peki seni sevmeleri neden ikrama bağlı olsun ki? Belki ben sohbeti iyi ama mutfağı orta halli biriyim :) Veya 2 çeşit bir şey neden yeterli olmuyor? İlla sofralar mı donatmak gerekiyor? Samimi olmadığımız insanlar olduğundan onlardan önce ben kendimi yargılıyorum. Bu yargılama da bence mükemmeliyetçilik dediğimiz şeyin bir alt komşusu. Hani dışarıdan da alabilirim veya yakın bir arkadaşıma (Elif seni gözüme kestirdim ehehe) "Bana bir kısır yapar mısın?" da diyebilirim :)

Kısacası sanırım ben yeni elbiseler denemek istiyorum.
Kışın t-shirt giyilmez kuralını yıkmak, yağmurda şemsiyesiz dolaşmak ve hiç okumadığım tarzlarda kitaplar okumak istiyorum. (Sonunu yine kitaba bağladı ya!Ahahaha)

* Size 2 ayrı blogdan bahsedeyim. Birincisi Şule'nin HT Hayattaki yazıları. Ben kendisini, yazılarını ve boncuğunu çok seviyorum. Sanırım her yazdığı bende farklı aydınlatmalar yaşatıyor, bu yazıya denk gelirsen Şulecim kocaman sarılırım sana.(özellikle şu yazısını çok sevmiştim.)
İkincisi de Acemi Dünyalı. Bu hesap sanırım yeni bir hesap ve eski hesabının ne olduğunu bilmiyorum. İnstagramdaki "deniz" paylaşımlarına vurulup blogunu keşfetmiştim. İnstagram hesabındaki her paylaşımı benim içimde farklı maviliklere dokunuyor bunu söylemem lazım. Bugünkü yazısı da çok güzeldi. Adını bile bilmiyorum ama acemidünyalı, iyi ki yazıyor, fotoğraf çekiyor ve bizimle paylaşıyorsun :)
** Ghost in the shell'i de deli merak ediyorum bu arada, başka merak eden var mı :) Bir de Nermin Yıldırım'ın Dokunmadan kitabını. Kitap ilk çıktığında ilgimi çekmişti ama şimdi herkeste görünce bir duraksadım :)
Bu güzel farkındalıkların ve değişimin iş yerinde yaşadıklarım ve Elifin kreşindeki psikolog ile görüşmeye çağrılmamız ile bir bağlantısı var mı? İlla ki vardır.
Deniz kenarına deniz kabuğu toplamaya gitmeye nasıl karar verirdim yoksa :)
Devamını oku »

"Elif Çok Şanslı Çünkü Ben..."

Özellikle bu ara aklıma gelip de anneliğimin bana iyi/hoş gelen yanlarını yazmazdım açıkçası ama Sevgili Güneş'in bu yazısı ile beraber bende de yazma isteği oluştu.
Annelik macerasında genel olarak olmayana/eksik kalana/yapılamayana odaklanma oluyor, bunu ben de fark ediyorum. Veya sonuna hep bir "ama" ekleniyor ki bu da cümlenin başındaki olumlu ifadeyi yerle bir ediyor. Dolayısıyla bugün bu yazıda kendimi annelik konusunda tebrik ettiğim yerleri bulup (olumsuza odaklanınca olumluyu bulmak için önce bir durup düşünmek gerekebiliyor) yazacağım. Böylece Elif'in ne kadar şanslı bir çocuk olduğu ortaya çıkacak :)
Bu başlığın altını dolduran bloglarda uzun listeler görünce korkmadım değil ama baştan onu söyleyeyim.
Benim minik listem işte böyle:

1) Empati / İhtiyaçlarını (Doğru) Anlama: Bunu sadece Elif için de söyleyemem. Etrafımdaki bir kişinin o an neye canının sıkılmış olabileceğini veya sadece mimiklerinden/bakışından sorunun ne olduğunu anlayabiliyorum. Bunu su grubu burçları rahatlıkla yapabiliyor zaten :) Hele ki balıksanız... Elif özelinde yazacak olursam da, inadı/ağlaması/huysuzluğu veya tedirginliği neden kaynaklanıyor olabilir elbette ki fikrim var. "Ama sen şimdi neden böyle oldun?" diye şaşırmam. Fazla gözlem doğru sonucu da beraberinde getiriyor galiba.

2) Kitap Saati: Başlığa "saat" koydum ama aslında öyle belirli bir saat dilimi yok. Kendim kitap okumayı sevdiğim için Elif(l)e kitap okumayı da seviyorum. Ve severek yaptığımız her şey enerjimize de yansıyor haliyle, buna çok inanıyorum. Elif kitapçıya gitmeyi, orada gezinmeyi sever. Akşamları ona kitap okumamızı da ister ve bunun neticesinde güzel paylaşımlar yaparız, ortak bir aile dili oluştururuz. Kitap okuma kısmında en sevdiğim şey de bu zaten. İleride ne olur bilmiyorum tabii ama Elifle şu an beraberce kitap karıştırmak, resimlerini yorumlamak ve drama yaparak okumak benim "şanslı Elif" listesinde en güçlü bulduğum yönlerimden biri.

3) Nasıl Yiyorsa Öyle: Bilenler bilir, Elifin kendi kendine yemesi için onu neredeyse tamamen serbest bıraktım. Bunun için çok uğraştım diyemem çünkü uğraşmadım. Dışsal bir motivasyonum olmadığı için de uğraşmama gerek kalmadı. Çorba yapmayı bilmediğimden çorba içmedi mesela Elif ve bunu bana kendimi kötü hissettirmedi :) Veya yoğurdu illa cc ile ölçüp kaşıkla vermedim. Kasenin içine yoğurt ve kaşık koydum. Elif onlarla hem oynadı hem de ağzına girdiği kadarıyla biraz da yedi.


4) Beraber Eğlenmek: Bazen dans bazen oyun bazen de sadece saçmalamak. Her zaman bu modda değilim. Ve olmak zorunda da hissetmiyorum açıkçası. Ama dans edeceksek veya saçmalayacaksak sonuna kadar yapabiliriz bunu.

5) Bırak Dağınık Kalsın: 2balık olarak genel anlamda düzen sevmeyen bir aileyiz :) Bu bence bir çocuk için çok büyük bir şans ahahahaha :P Mutfakta kek yaparken etraf mı dağılmış, salonda minderler 10 gündür aynı pozisyonda yerde mi duruyor... Bunlar bana batmıyor, batmayınca Elifi de sıkıştırmıyorum veya dağınıklık konusunda bir gerginlik yaşanmıyor.

Aklıma bu maddeler geldi.
İnsan kendine de körleşebiliyor. Belki etrafımdakiler yazsa daha objektif olurdu bilemiyorum.
Yeri gelmişken kardeşiminkini yazayım.
Ayça çok şanslı çünkü,
Onu hemen her gün nereye giderse gitsin prenses gibi giydiren ve bundan da mutluluk duyan bir annesi var. Evde de genel olarak rahat. Ayça'nin evdeki kedileri Suşi'yi her türlü böğrüne basmasına da izin veriyor. Bir sorun oldu mu onu da çabucak çözmeye çalışır canım kardeşim, Elif de aslında böyle bir teyzesi olduğu için çok şanslı :) Kalpcikler...

Siz de katılın bu başlığa, yavrunuzun neden şanslı olduğunu yazın&yazdıkça kendimizi iyi hissedelim :)
Devamını oku »

21 Mart 2017 Salı

Film: Kırmızı Kaplumbağa

2017 yoksa benim sinemada film izlemeye döndüğüm bir yıl mı olacak?
Durup durup kendimi sinemalar.com'da film seçerken buluyorum :) Son dönemde evde film izlemeyi beceremediğimizi ve bunu pek de sevmediğimizi fark ettim. En büyük sebebi de evimizin bu kış mevsim normallerinin üzerinde soğukta kalmasıydı :( Dolayısıyla bazı oturma alanları hep soğukta kaldı ve evimizin gece 12den önce uyuduğu pek görülmeyen miniğinin durumu da eklenince evde ayaklarını uzatıp film izlemek çok da keyifli olmadı. Tam burada aklıma Yağmur'a gittiğimizde evdeki iki bıdığın şekilden şekle girerek izledikleri Ponyo geldi. Yani aradığım şey büyük ekran mı bilmiyorum çünkü sinemada büyük ekranda film izlemeyi seviyorum gerçekten. Bir de karanlık elbette :) Sinemadaki mısırı çok sevemiyorum ama çok tuzlu ve yağlı oluyor. Ben evde yağsız ve tuzsuz patlatıyorum daha leziz geliyor nedense. (Bu işte bir tuhaflık var ama :)
Neyse gelelim Kırmızı Kaplumbağa filmine...


Filmin afişini birkaç ay önce görmüş ve neden bilmiyorum vurulmuştum. İzleyecektim o kesin de sinemada olur muydu bilmiyordum. Sonra fragmanını izledim ve tamam dedim, tam benim tarzım bir film. Altyazı dergisinde yönetmenin söyleşisini ve Kırmızı Kaplumbağa filminin sessiz değil ama diyalogsuz olduğunu okuyunca daha da meraklandım. Kısacası bu filme gitmem şart olmuştu. Çok fazla yerde gösterimde olmadığından bize en yakın sinema salonunda da sadece gündüz 11 seansında oynadığından 19 Mart Pazar günü (ki film aslında benim doğum günüm olan 17 Martta vizyona girdi, kalpçikler :) için biletimi bir gün önceden aldım ve kapıdaki görevlinin bile haberi yokken (Abla bu salonun önünde neden bekliyorsun ki, en erken seans 12.40ta?) kocaman salonda tek başıma filmi izlemek için yerime oturdum. Bir taraftan da korkuyorum acaba tek olduğum için filmi oynatmazlarsa diye. O ara aklıma Donnie Darka gelmesin mi? Hani şu sinemada yanında kafasını çevirdiğinde gördüğü kocaman tavşan vardı hatırladınız mı? Neyse tam o ara ben bunları düşünürken yaşlı bir çift girdi içeri ve ön çaprazıma oturdular. Teyze bana dönüp "Seni tek bırakmaz istemedik." demesin mi? Canım teyzem dedim :)
Filmin konusuna geçeyim, ilk sahnede yüreğim sıkışmadı desem yalan olur. Okyanusun ortasında azgın dalgalar ile boğuşan ve hayatta kalmaya çalışan bir adam ile sahne başlıyor. Öncesi nedir o adam orada neden durmaktadır bilmiyoruz. Sadece minik bir kayık var arada sahneye giren, ben balıkçı olabileceğini düşünmüştüm o yüzden. Ve sonrasında bu adam ıssız bir adaya düşer. Acaba kendine sığınmak için bir "mekan" mı yapacak diye düşündüm ama yanıldım. Adamın tek derdi adadan bir an evvel ayrılmak oldu. Bunun için kendine tam 3 sefer sal yaptı (sallar da gittikçe büyüdü) ve her seferinde Kırmızı Kaplumbağa tarafından gidişi engellendi. (Buralarda aklıma Tom Hanks'in Cast Away filmi geldi ama o filmde de resmen kargo şirketinin reklamı kokuyordu :(
Kırmızı Kaplumbağa'ya izleyici olarak biz de biraz kızarken adamın bu "engellenme" karşısında gösterdiği öfke ve öfkenin neticesi ise bende de hem şaşkınlık yarattı hem de hüzün.




Film işte ondan sonra başladı diyebiliriz. Detay tabii ki vermeyeceğim. Ne yazsam spoiler olabilir diye konuyu burada kesiyorum ama ben filmin sonunda bir hüzün olmamasına rağmen (nereden baktığın da önemli tabii) epey ağladım. Filmin başında kızdığım kırmızı kaplumbağaya sarılasım geldi.
Filmdeki sadelik, renk kullanımı, detaylar, ay'ın halleri, doğa karşısında insanın halleri, annenin çocuğuna yaklaşımı ve YENGEÇLER... Hepsini ayrı ayrı çok sevdim.
Diyalogsuz bir film bu kadar mı çok şey anlatır...
Bu filmi izleme şansınız olmazsa yönetmenin "Father And Daughter" isimli Oscar da almış kısa filmini izlemenizi öneririm. KK'den önce izlemiştim ben ve orada da sonunu çok sevmiştim. Ve yönetmenin Altyazı Dergisine verdiği röportajda söylediği şu cümle çok hoşuma gitti.


Canım kırmızı kaplumbağa,
İyi ki tanıdım seni...

* Hala izlemediyseniz Fransız animasyonu Belleville'de Randevu filmini izleyin, onu da sinemada izlemiştim. Yaşasın :)
Devamını oku »

20 Mart 2017 Pazartesi

Mutlu Yaşlar Bizeee :)

Doğum günümle ilgili bir dolu şey yazacaktım aslında ama baktım ki kafamdakileri bile tam toparlayamamışım :)
Ben de genel bir şeyler yazayım istedim.
Önceki doğum günü mesajlarıma baktım. (2013, 2014,2015,2016)
İçinde hep bir hesaplaşma var sanki :)
Geçen seneki yazıma bile "yabancı" hissettim aslında kendimi. Kendim için yaptığım en iyi şeylerden biri Mayıs ayı gibi Tüten ile çalışmaya başlamak ve daha da güzeli çalışmayı 6 aydan sonra bitirmek olmuş :) Ara vermeseydim muhtemelen Tüten'in demek istedikleri bende sadece "teori"de kalacaktı. Pratiğe geçmeye başladığımı geçtiğimiz günlerde fark ettim ve bunu Tütenle de paylaştım. O da dedi ki, "işte bu yüzden ara vermek veya bazen çalışmayı tamamen bitirmek gerçekten iyi oluyor."
Daha geçtiğimiz hafta mesela birden ama gerçekten aniden hiç kabul etmediğim "mükemmeliyetçilik" tarafımın aslında olduğunu fark ettim. Hatta bir de üzerinde nasıl fark etmediğimi düşündüm. Bulamadım ama sanırım asıl sebep bu özelliğin (sadece) annemde olduğuna /olabileceğine kendimi inandırmak olmuş. O an'dan itibaren de daha rahat hareket etmeye başladım.
Bir örnek vereyim, geçen sene bana Eda'nın aldığı bir bluz vardı (iş yeri için gibi) ve ben onu üzerine giyecek cekedim yok diye giymemiştim. Tam bugün dedim ki ceket ceket diye bekliyorsun, al bir hırka giy üstüne, uymayıversin ne olacak yani? (zannedersin iş yerinde veya dışarıda kombin delisiyim ahahaha) Giydim ve çıktım. İş yeri zaten sıcak olduğu için cekede de ihtiyaç kalmadı mı? Bluzla geziniyorum şimdi ve kaç kişi "Aa yeni mi aldın, masmavi ne güzelmiş" dedi.
Bu elbette sadece bir örnek.
Tam bu noktadan GÜVENDE olmaya bağlanıyoruz. Yani güven alanımın dışına çıkmaya o kadar korkuyormuşum ki ay ben bildiğin sadece akvaryumunda yüzen bir balıkmışım onu anladım.
Neyse mevzu derin, çok yazıp doğum günü yazısını araya kaynatmayayım ama bu yazıyı ayrıca yazmak istiyorum.

Bu sene içinde BOL DENİZ VE MAVİ olan, huzur&sağlık dolu bir yeni yaş diledim kendim için. Karabalık kendi adına ne diledi bilmiyorum açıkçası, onun doğum günü nasılsa yarın, o zamana kadar düşünür artık :P

Bu öğlen benim mekan (ahahaha adı böyle kaldı) Grano'ya gittim  ve bir de ne göreyim, oranın şefinin de doğum günüymüş :) Bana kahve ısmarladılar ki :)Bu ara çok güzel mektuplar aldım mektup arkadaşlarımdan. Yanımda taşıyorum onları fırsat buldukça da okuyorum. En sevdiğim çok peynirli salata bitmişti o yüzden sandviç aldım ama açıkçası çok da sevmedim. Kruvasan ise gerçekten efsane. Ve hepsini de yedim. Çünkü bugün benim doğum günüm :)


Bir doğum günü yazısını ilk defa gününde yayınlayamadım. Denk gelmedi. Ben de hafta sonumuzu nasıl geçirdiğimizi anlatayım o halde. İçinde azıcık kutlama şeysi de var :)
Cuma akşamı uzun zamandır dışarıda biraz daha afilli bir yerde yemek yemediğimizi fark edip benim önerimle sushi yemeğe gittik çünkü ben sushi çok severim. hele ki saki maki olan somonlu sushiyi :) Gittiğimiz mekan ve yemeklerden sonra şunu hissettim. Hava güzel olsaydı da bahçede ekmek peynir yeseydik... Concon mekanlar ve bu mekanlarda paraları olduğu için kendini bir yerlerde gören insan modellerinden hiç haz etmiyorum ve ortamı hemen terk etmek istiyorum. O sebeple mekan ismi vermeyeyim belki siz seversiniz ama biz neredeyse hiç sevmedik. Ama işin güzel tarafı şu oldu, en son 4 sene önce yemiştim sushi ve sushi yemeyi hiç özlemediğimi fark ettim. Hatta buraya da "sushi" mi yoksa "suşi" mi yazsam kararsız kaldım, o kadar yabancılaşmışım :)

Sırayla: Esra,Elif, Karabalık :)
Kısacası doğum günümde çılgınlar gibi eğlendik diyemem ama kendi çapımızda farklı bir şeyi deneyimledik. Ertesi gün yani cmts günü karabalıkçım evde olmadığından Elifle evdeydik, keyifliydi. Pazar günü ise gerçekten güzel bir gündü. Tekrarı kısa sürede olur inşallah diyeyim :)
Pazar sabahtan Elifle babası mini avm'deki tiyatroya gitti ben de uzuuuuuuun zamandır istediğim filme gittim: Kırmızı Kaplumbağa. Sinemada afişi bile yoktu, muhtemelen bu hafta vizyondan kalkar ama ben bu filmi sinemada izlemiş olmaktan acayip mutluyum. Filmi ayrıca yazacağım.

Filmden çıktığımda zaten biraz dağılmıştım ama çabuk toparladım çünkü niyetimiz Hamamönüne gitmekti, eğlence şimdi başlayacaktı :)
Öncelikle yemek yemek için dolandık. Mekan çok ancak ancak bundan 2 sene öncesinde gidip oturduğumuz rastgele bir şey olmasın daha düzgün bir yer olsun derken karşımıza CUMBA çıktı. İsminden de vuruldum ve iyi ki girip burada yemeğimizi yemişiz.




Biz içeride sobanın yanına oturduk. Sahipleri oldukça sıcak ve samimi insanlardı. Köftenin sadece tadına baktım çünkü ben kaşarlı patatesli gözleme söyledim ama ben sevdim diye biberden 2 tane daha yolladılar :) Bir de hemen sobanın yanında olunca sahibi abi, "İstediğin zaman çayını al, sen sayarsın kaç tane içtiğini." dedi. Ben de -evde bile o kadar içmem- 3 çay içtim, üzerine de kumda türk kahvesi söyledim. Mekanın sıcaklığı haricinde yemeklerinin lezizliği çok hoşuma gitti. İnanır mısınız o sushi ve sushici mekana 10 basardı benim için. Hamamönüne yolunuz düşerse CUMBA 'yı gerçekten tavsiye ederim. (Ki bilenler bilir, yemek mekanı pek de tavsiye etmem çünkü genelde dışarının yemeğini sevemem.)
Sonrasında Enderun'a uğradık. Mekan zaten kalabalıktı ve biz de az önce çay içmiştik. Ben biraz gezindim kitaplığında ve baskısı olmayan kitapları görünce çıkardığım seslere ben bile inanamadım :) Resmen orada öylece duruyormuş yavrucaklar ehehe iyi mi, neyse artık sahipsiz değiller :)

Bir hafta sonu ve doğum günü programı da böylece geldi geçti.
Hayat da öyle değil mi zaten?
Geliyor, yaşıyorsun ve gidiyor.
Bazen duraklı bazen de duraksız...
Yazının başında MAVİ demiştim, içini doldurmayı çok istiyorum, şu an dolduramadığım için de Elife anlattığım masallara ekliyorum.

İyi ki doğduk biz diyeyim ve şimdilik kaçayım.




Devamını oku »

15 Mart 2017 Çarşamba

Barfi / Hidden Figures / Benim Abla :)

Herkese Merhaba,
Bu kez oldukça farklı bir yazı yazmak istedim.
Bugün tamamlayıp yayınlayabilirsem de çok mutlu olacağım :)
Son dönemde izlediğim 2 filmden ve "Benim Abla"nın kim olduğundan bahsetmek istiyorum.
Öncelikle BARFİ...
Yaklaşık 10-15 gün önce ilk yarısını izlediğimiz filmin ikinci yarısını da dün gece izledik ve zaten ilk bölümünden beri aklımda olan Barfi sinema tarihi belleğime iyice kazındı :)
Hint filmlerine özel ilgisi olan biri değilim ama Aamir Khan'ı çok severim ve bu filmi de canım karabalık bulduğu için heyecanla izledik.
Sinemalar.com'da yer alan özeti okuyunca şaşırdım açıkçası çünkü Barfi çok da seçim yapmak zorunda kaldığı bir durum yaşamıyor bence. Sadece olaylar ve gelişmeler bu yönde oluyor.

"Barfi hem işitme hemde konuşma özürlü bir gençtir. Shuriti Adında genç Bir kıza aşıktır Fakat Shuritinin ailesi onun normal Bir erkekle evlenip iyi bir mutlu hayat kurmasından yanadır. Barfi bu umutsuz aşkdan yorulmuş yepyeni bir hayata başlamıştır. Bu arada Jhilmil adında yeni bir sevgilisi de olmuştur. Fakat polis tarafından da aranmaktadır tam bu dönemde tekrar karşısına çıkan Shuriti bütün dengelerini alt üst etmiştir. Artık Barfi bir seçim yapmak zorundadır."

Fragmanını da izlemediğim için açıkçası konunun nasıl ilerleyeceği ile ilgili bir fikrim yoktu ve beni meğerse bol sürprizli bir aşk hikayesi bekliyormuş :) (ya da benim şaşırasım varmış)
Asıl oğlan Ranbir Kapoor'un sadece mimikleri ile oynadığı bu filmde kendisini bir an gerçekten sağır-dilsiz sandım desem yalan olmaz. Oyunculuğuna ve enerjisine şapka çıkarttım.
Otizmli kız rolünde olan Priyanka Chopra ise meğerse güzellik yarışmalarında dereceleri olan biriymiş. Bu filmde ise duygu geçişlerini ve otizmli birinin hareketlerini "ille de güzel görünmeliyim" çabası olmadan vermişti, bu hoşuma gitti. Bizde olsa gerçekten "güzellik gösterme çabası" ön planda olurdu diye düşünmeden edemedim. 
Aşk üçgenindeki diğer ablanın oyunculuğu ve rolü çok da mühim değil :)
En sevdiğim sahnelerden birini de çektim ayrıca:


BARFİ bana hayatta ne olursa olsun gülümsemeyi, pes etmemeyi, aşkın dilinin sessizlikte konuşmak olduğunu ve iki ayrı dünyadan insanın anlaşması için kendi dillerini yaratabileceklerini (ışık oyunları gibi) gösterdi.
Kısacası bu filmi, oyuncuları ve sahnelerini sevdim.
Charlie Chaplin göndermeleri harikaydı...

GİZLİ SAYILAR filmine ise (şöyle bir hava atma emojisi geliyor buraya :P) sinemada izledim. Hem de yalnız! Hem de patlamış mısır bile aldım. Yaşasın :) Sinemada film izlemeyi çok sevdiğimi söylemiş miydim? Gizli Sayılar filmine "acaba içinde çok mu matematik vardır ki?" diye bir çekince ile yaklaştım. Zannedersin filmde bana üç bilinmeyenli denklem soracaklar ahahaha. Hani matematik olsa ne? Sonra orjinal isminin "Hidden Figures" olduğunu okuyunca rahatladım.

Kesin izlemelisiniz diyemem çünkü bakış açısı, filmden tatmin olma durumunu çok etkiliyor. Şöyle hafif bir film olsun derseniz tercih edilebilir bir hikayeye sahip. Ama benim filme gitme nedenim başroldeki ablalar :) İçinde mücadele olan ve kadın hakları ile ilgili olan filmleri seviyorum. Ankara Üniversitesi damarım mı kabarıyor nedir :)
Octavia Spencer'ı da ayrıca çok severim, Help filmini de severek izlemiştim.
Bu filmde unutamadığım cümle şu oldu.
En soldaki abla yapılan bir haksızlıktan dolayı şikayet ediyordu ve bizim Octavia Abla 3 numaralı bakışıyla şöyle dedi:
"Şikayet etme, bir şey yap." hatta kulağımda sesi "Dont complain. DO SOMETHİNG!" Sinemadan çıktığımda o lafın bana söylendiğine yemin edebilirdim.
"Do something Esra!"
Ahahaha :)

Ve gelelim 3. konu başlığımıza. Benim ablayı ayrı bir yazıda anlatacaktım ama baktım ki anlatacak çok da bir şeyim yok. Yani var da yok :)
Peki kim bu abla? Nerede yaşar? Ne yer ne içer? Nereden benim ablam oldu? :)
Elifin kreşinin köşesinde hemen her gün karşıma çıkan bu "abla" sabahın erken saatlerinde koşmaya çıkan bir kişi sadece :) Tee son baharda bir gün karabalıkçım görev sebebiyle yanımızda yokken ve Elifi kreşe ben götürdüğümde Elifle birbirlerine uzaktan el sallamışlardı. Sonrasında da bizim arabayı tanıyıp abla el sallamaya devam etti bana :) Ancak arabamız değiştiğinden beri beni tanıyamıyor valla gidip konuşasım var ha. "O benim sadece arabayı değiştik" diye :) Rutin bir şekilde her gün koşuyor, hızlıca yürüyor ve hayretler olsun bisiklete biniyor. Arkadan gerçekten 18 yaşında duruyor ama yüzünde annemden de yaşlı bir ifade var. Belki de emekli bir beden eğitimi öğretmenidir kim bilir :) Dün de onu karla karışık yağmurun altında kocaman şemsiyesi ile görünce dur dedim bir foto çekeyim de bloguma yazayım :)

İsmi aramızda "benim abla" :) Ve ondaki bu azme ayrıca hayranım. Grano'daki kırmızılı kadın gibi olur mu? Benim abla ile sohbet etme imkanını yakalar mıyım? Bilmiyorum.
Sadece bu "hidden figure" leri çok seviyorum.
Ben de mi öyleyim acaba, ne dersiniz? :)

* 17 Martta vizyona girecek olan Kırmızı Kaplumbağa filmi için heyecandan yerimde duramıyorum bu arada iyi mi :)

Devamını oku »

7 Mart 2017 Salı

Değişim Güzeldir- Mide

Bu yazıya nasıl bir başlık yazsam aslında bilemedim ama sanırım en uygun başlık bu olacak...
Değişim ile neyi kast ediyorum, güzel olan nedir ve ben geçen gün neden kruvasan yemedim gibi soruların cevapları ve çok daha fazlası az sonra bu blogda :) Televizyonda hala böyle şeyler söyleniyor mu acaba bilmiyorum, televole gibi oldu cümlem çünkü. Bazen istatsitiklere bakıp korkuyorum. Benim aklımda olan 20-30 kişilik bir grup iken (hani okuduğunu bildiğim tahmin ettiğim diyeyim) rakam bunun katları olunca bazen yazmaya çekinmiyorum desem yalan olur ama neticede burası herkese açık olarak oluşturulmuş bir portal. İnsan bloguna yazınca ilk zamanlarda olduğu gibi sadece kendisi okuyor sanırım :)
Neyse gelelim fasülyemizin nimetlerine:
Aklımın hep bir köşesinde olan şeyler geçtiğimiz pazar günü taşarak gözüme görünür hale geldi ve ben onları daha da fazla duymamazlık edemedim. Buzdağı kütlesinin görünmeyen yüzü gibilermiş meğerse. Böyle diyince biriyle kavga ettiğim falan sanılmasın. Yok, kavga etmedim. Sadece güzel bir aydınlanma yaşadım. Ve o an'dan itibaren etkisi devam ediyorsa bunda Tüten ile yaptığımız çalışmanın çok büyük bir etkisi var: "Kapılma, gözlem yap." İşte bu cümleye ve felsefesine bayılıyorum. Çünkü öncesinde iyi bir haber aldığımda bunun sevincini en fazla 10 dakika yaşayıp sonra "acaba"larla sarmalanıp en sonunda da o duygudan uzaklaşıyordum. Veya tam tersi kötü bir haber almışsam onun etkisiyle soğan gibi kavrulup renk değiştiriyorum. (okuyan zannedecek ki bu kız soğan kavuruyor, hayır, soğan ve sarımsak sevmem, o yüzden yemeğe sadece soğanı bütün atarım,o da eliften sonra yapmaya başladığım bir şey) Diyeceğim o ki, neticede iki uç duyguyu da yine uçlarda yaşıyor(d)um. Şimdi bu uçlardan biraz daha ortalara (kendi ortam) gelmeye ve "kapılmayıp gözlem yapmaya" başladım. Bunu son zamanlarda daha iyi yapabiliyorum ki bunda da Tütenle çalışmaya ara vermemin etkisi oldu. Çalışmaya ara verince ben çalışma sırasında öğrenip uygulayamadıklarımı -neden bilmiyorum- uygulayabilmeye başladım. Yemek yemişim, sevmişim ama sindirememişim gibiydi belki. Şimdi fark ediyorum ki mideme iyi gelmiş bu güzel yemek.

Pazar günü aydınlanmaları:
1. MİDE: Vücudumuzu tanıyalım öncelikle ki ben gerçekten tanımıyorum. Mide yerine başımı değilse de başka yerimi gösterebiliyorum. Bunun için bile kitap aldım. Gülmeyin, valla okumaya başladım :) Ne kadar zamandır bilmiyorum ama uzun süredir (migrenle başladı dersek 8-10 yıldır) mide rahatsızlığım var. Endoskopi ve kolonoskopilerden de sonra anlaşıldı ki adı ülser miydi neydi ondan bir şeyler var (yoksa gastrit miydi, neyse başlangıç seviyesinde olandan) ve az/sık yemem gerek. Ki bu zaten yaptığım bir şey (meğer değilmiş). Ama doktor bir de "Evde yoğurt ve kefir yap, onları ye, kızartma vb. yiyeceklerden uzak dur." demişti ama ben bunu münasip bir yerimle dinlemişim çünkü doktordan çıktığımda karabalığa "Bişiim yokmuş benim yeaaa" demiştim. Hı hı yoktu, hatta maşallahım vardı. O yüzden mi her yemekten sonra soda içme ihtiyacı hissediyordum? Çok önemsemedim, Beypazarı soda aşkımı bilen bilir. Ortamda yoksa anında suratım düşer :)
Tütenle yaptığımız bir çalışmanın sonucunda Tüten bana "Alkali Beslenme"ile ilgili bir şeyler de söylemişti ve her zamanki Esra tepkisi ile acile koşarcasına gidip kitabını aldım, okumaya başladım ve kısa sürede de elimden bıraktım. "Ay aman çok zormuş, yapamam ben" dedim. Nasılsa her gün içtiğim suya limon koyuyordum, daha neydi yani? Bir de "diyet" lafı beni çok iter, hani yapacağım varsa da yapamam. Geçen bir yazıda söylemiştim (umarım yayınladığım bir yazıdır :) bir şeyi bana "zorla" yaptırmayacaksın, ters tepiyor diye... İşte diyet denilince yok dukan yok tukan insanlardan okuduğum, gördüğüm hep kısıtlayıcı şeylerdi. Ki tam burada kabul ediyorum, bilgim olmadan ne çok fikir üretmişim... İnstagramda tamamen öylesine (demek ki değilmiş) takip ettiğim bir sağlıklı beslenme hesabı var, pazar günü öğlen canlı yayın yaptı ve ben kendimi 50 dakika boyunca onu dinleyip notlar alırken buldum. Hatta resmen yakaladım!
Tüm bu parçaları birleştirince şunu anladım: Ben gerçekten oldukça sağlıksız besleniyorum ve her yemekten sonra midem yanmaya başladığı için Gaviskon içiyor ve pişmanlık duyuyor(d)um "o kadar yemeseydim" diye. Bak şimdi... İnsanın kendine yaptığı eziyeti başka biri sana yapamazmış ya, bu da onlardan biri sanırım. Veya ben geç anlayan insanlardan mıyım ki diye düşündüm. Pazar günü ise tüm bunları bir kenara koyup (diğer konuları sırası geldikçe ayrıca yazacağım) midem ve kendim için bir şeyler yapmaya başlamaya niyet ettim.
Bu bir tür GAZ olsaydı, eminim şimdiye kadar biterdi. Çok şükür ki gaz değildi, güzel bir aydınlanmaydı ve etkisi hala devam ettiğine göre iyi bir şeydi.
Aldığım ilk karar, kendimi baskı altına almadan, liste yapmadan, sakince hareket etme kararıydı.
Dolayısıyla etrafa saldırmadan ve kitaplara koşmadan, ilk aşamada neler yapmak istediğime ve yapabileceklerime baktım.
Niyetim belli: sağlıklı beslenmek. (yanında kilo da verirsem tadından yenmez ama bu durum gerçekten yakından tanıyanlar da bilir, pek önemsediğim bir şey değil.)
Buraya başka bir başlıkta "İNSANLAR EVDE YOĞURT YAPMAYI BİLMİYOR VE BİR TÜRLÜ ÖĞRENEMİYOR OLABİLİRLER." diyecektim ama ona fırsat bulamadan bu yazıya başladım. Dolayısıyla:
YOĞURT: İşte böyle bir alt başlıkta yoğurt konusunu iyice detaylandıracağım. Etrafımda çoğu arkadaşım ve tanıdığım yoğurdunu evde yapıyor ve bana neden yapmadığımı soruyordu. Artık o kadar sıkılmıştım ki kendimi anlatmaktan ne cevap vereceğimi bilemiyordum. Çünkü olay eninde sonunda "sağlık" konusuna geliyordu.
Elif doğmadan önce evde yoğurt yapmayı asla düşünmemiştim. 6. aydan sonra "mahalle baskısı" galip geldi ve hazır yoğurt vermenin çocuğa bir nevi "zehir" veriyormuşum baskısından kendimi kurtarmak için yoğurt tapma makinesi aldım. Çünkü tencerede yaptıklarım TUTMADI. Yine söylüyorum, OLABİLİR BÖYLE ŞEYLER! Makinede birkaç ay yapmaya çalıştık ama sürdüremedik ve bundan sonrasında benim uykusuzluğum da tavanken Elif'e de içtiğim kahveden içirmeye başlayınca (kafayı yediğim dönem) yemişim ev yoğurdunu demeye başladım. Sonrasında ise belirli aralıklarla ev yoğurdu yapmayı GERÇEKTEN denedim ama yapamayınca pes ettim. Ta ki geçen ay "Ben bu yoğurdu mayalayacağım arkadaş" diye inadım tutana kadar. Ki inadım gerçekten neredeyse hiç tutmaz. İşte herkesin kurduğu o "Yoğurdu neden evde mayalamıyorsun? O kadar kolay ki... 1 litre sütü kaynat-soğut, parmağını sok 7ye kadar sayabiliyorsan mayasını at karıştır, 4 saat beklet, yoğurdun hazır." lafını o kadar çok duydum ki yoğurdu yapmanın tek şeklinin bu olduğuna ve bu kadarcık basit bir şeyi bile beceremediğime hayıflanıp durdum. Ben de yöntem değiştirdim ve yoğurt mayalama hakkında yazılanları okudum, yapanlara sordum ve elimde kalem ile kağıtla resmen deney1, deney2 şeklinde kullandığım değişkenleri de yazarak: şu tencere, şu battaniye, şu kadar maya diye resmen sonuca ulaşmaya inat ettim. Yine olmadı. Belki de üzerine bu kadar düştüğüm için olmadı. Akışına bıraksam olacaktı kim bilir. Dün en sonunda AOÇ'nin "yoğurt yapma kiti"ni aldım ve 3 litre süt ile yarım litre süt alarak, içinden çıkan mayayı da ekleyerek denememi yaptım. Sonuç evet başarılıydı ama önemli olan bunu bir kez başarmak değil devam ettirebilmekti. O yüzden devamı hakkında şu an için bir fikrim yok ama bu sana neyi gösterdi derseniz,


-Bir şeyi sadece 1 veya 2 kez deneyip "yapamam" demek yerine, onu farklı zamanlarda denemenin ve üzerinde baskı yaratmadan pes etmemenin önemli bir şey olduğunu, (ki yoğurt örneğinde üzerimde baskı kurduğumu itiraf etmeliyim)
- Başkalarının benim neyi iyi/kötü yaptığımı değerlendirmelerine izin verip bundan da kendimi yargıladığımı. (Bu kısmı başka konularda da hatırlayıp uygulayacağım)
- Evde yoğurt mayalamanın ZORUNLU değil aslında KEYİFLİ VE KOLAY olduğunu.
"Kolay" olduğunu başkaları söyleyince bende ters tepmiş sanırım.
Ve daha da var. Şimdi bu kadar yoğurtla ne yapacağını bilemiyor dersiniz :))

Bu yazıyı bu haliyle yayınlamadan 10 gün geçince haliyle yoğurt yapma konusunda da gelişmeler yaşandı. İlk mayaladığım yoğurdun tadı pek de güzel değildi ama kıvamı iyiydi. Bir sonrakinin tadı daha iyiydi, en son pazar günü mayaladığım ise bence efsaneydi ahahaha :) Kendi yoğurdum diye demiyorum ama pek güzel olmuştu.
Öncesinde neden yapamadığımı kabaca anladım:
- Mayayı koyarkenki sıcaklığı çok iyi belirleyememişim. Parmağımın ölçüsü pek işe yaramamış anlaşılan şimdi karabalığa ölçüm yaptırıyorum. Yanacaksa onun parmağı yansın hesabı :)
- Bir de 4 saate takmışım kafayı. 4 saatte açtım ve baktım yoğurt olmamış mı? Hop döküyordum onu tutmamış diye. (gülmeyin valla olabilir böyle şeyler)

KAHVALTI:
Kahvaltı yapmayı çok severim. Evde yapma imkanımız olmuyor diye yanımıza tost alıp arabada yapıyorduk. Ve ben tostumu Uno'nun çavdarlı ekmeği ile yaptığım için içim çok rahattı, yanında da yumurta. Oh mis, daha ne olsun?
Madem o kadar iyiler, benim neden midem kötü oluyordu peki?
Pazar günkü canlı yayından sonra aklıma Pino Hanımın kahvaltıları geldi. Birkaç meyve parçası ve hindistan cevizi... Nasıl doyuyor ki acaba diye düşünmeden edemedim ama daha önce sadece 1 kere deneyip hoşlanmadığım halde yine de bir paket aldım ve akşam eve gelince yemekten sonra ve önce yedim. yedim. yedim. sonra şiştim şiştim ve patlayacak kıvama geldim. Meğerse inanılmaz doyurucu bir şeymiş! İki gündür bu kahvaltılar ile doyuyorum ve hatta arttı da ara öğün yaptım.

Blueberry'nin neden bu kadar pahalı olduğunu bilmiyorum :(

Bunları yedikten sonra hiçbir şey hissetmedim. Yerken mutlu oldum çünkü hindistancevizi resmen acayip güzel bir şeymiş. Pişmemiş kestaneye benziyor tadı ki ben o tada bayılırım.
Ekmek yok

Ekmek yok

1 dilim siyezli ekmek :)
İşte o 2 günden sonra kahvaltılarım da çeşitlendi, nasılsa arabada yiyorum diye menemen bile yapar oldum. Hatta bu sabah kefir içtim ve bir parça hindistan cevizi yedim. Öyle o kadar. Yanıma aldığım yedek şeyleri de yanımda işe getirdim. Bunu hep söylüyorlar ama ben daha önce içselleştirmemiştim. "Önce gözün doyacak" lafı var ya, çok haklı ve güzel bir lafmış yahu!

ARA ÖGÜNLER:
İş yeri için yanıma Laktozsuz süt getiriyorum ve açlık hissedince sütümü içip yanına da kuru incir veya hurma yiyorum. Süt tek başına iyi gelmiyor bana. Laktozsuzu da mecburen içiyorum. Sütteki şekerden rahatsızlık duyuyorum.
Onun haricinde çiğ kuruyemiş yiyorum arada, salatalık veya semizotu veya marul :)
Evdeysem biraz daha çeşitlendirebiliyorum ama çok da değil. Yani henüz icat yapabilmiş değilim :)
Mesela avokadoyu süzme yoğurt ile karıştırıp veya limonlayıp yemeye çalıştım ama hala çok sevemedim. Varsa tarifler avokado ile ilgili yazarsanız sevinirim.

ÖĞLE VE AKŞAM YEMEĞİ:
Bu noktada en radikal karar, yemekhaneye gitmeyi bırakmam oldu. En azından çorba içerim diyordum ama başka şeyler de yiyordum elbette. Örnek foto koyuyorum. Bu gördüğünüz fotodakilerin yarısını ya da en fazla üçte birini yiyordum ama sonuçta yine şişiyordum.


Glutensiz makarna alıp yemeye çalıştım! Yiyemedim kesinlikle. Glutensiz yaşamak zorunda olanlar tadına nasıl alışıyorlar bilmiyorum ama ben cidden yiyemedim.



Öğle yemeklerini evden getirmeye başlayınca daha hafifledim ama akşam yemeklerim hala oldukça geç bir saatte (en erken 19.00) yendiği için çok ilerleme kaydedemedim henüz.
Nohutu haşlaıp minik poşetleyip buzluğa atıyorum bende, çıkarıp baharatlıyorum. Lakin hepsini bir anda yemiyorum ki şişmeyeyim :)
Bir de mesela dün iş yerinde oldukça canım sıkılmıştı hatta yanıma eşim geldi ve dışarıda yiyelim havan değişsin dedi. Yanımda nohutum vardı ama dışarıda oh mis tantuniyi yedim. Ne pişmanlık duydum ne de kötü oldum :) Duygusal bir açlık yaşıyordum ve bunun farkındaydım ve o ekmek arası tantuni (yanına da şalgam) bana iyi geldi :)

Kısacası kendimi sıkmadığım sadece bilinçli hareket ettiğim ve üşenmeyi bir kenara bırakmaya başladığım bir sağlıklı beslenme dönemine başladım. (tantuni sonrası evde hafif bir şeyler yedim)

Hakkımda hayırlısı diyelim...
10 günün sonunda 2 kilo vermişim ve beni gören arkadaşlarım inceldiğimi söylüyor ama açıkçası ben kendimi daha huzurlu/hafif hissediyorum. Veya bir şeyi başarmış olmanın mutluluğu diyelim :)

SU İÇMEK:
Kışın su içmek gerçekten benim de çok aklıma gelmiyor. İçine İngiliz karbonatı ama en çok da limon atınca çok kolay içiyorum. Sabah içtiğim ılık suya da ELMA SİRKESİ koyuyorum. O da nasıl yapıyorsa mide asidimi mi alıyor yoksa placebo etkisiyle ben rahatlıyor muyum bilmem :)
Günde bazen 2 litreyi bulmuyorum bile ama ortalama 1.5 litre ile götürüyorum diyelim. Azaltınca böbreğimi ve düşürüğüm 4.5 mm'lik taşı hatırlayıp hop su içiyorum ahahaha :) Aslında vücudumun sesini açsam bana "su iç" diyecek de şimdilik kulaklık takıyorum. (bu yazıyı yazarken kulaklığım yok, o yüzden sesini duyuyorum. "Su iç Esoş!")

KAÇAMAKLAR/ ZAAFLAR:
Yiyecek açısından bakacak olursam en büyük zaafım cipsler ki bunu da yakın zamanda bir tiksinme ile bertaraf etmiş bulunuyorum :) Onun haricinde makarna veya börek varsa dayanamayanlardanım ve tabii çıtır Ankara simidi. Hatta bugün öğlen yemeğimin üzerine dışarı çıkmışken bir tane aldım, işe dönünce yarısını yedim. Oh mis :) Önceden olsa tamamını tek lokmada hüpletirdim. Şimdi biraz daha insanca ve insaflıca yiyorum.
Tatlı ile zaten aram yok. En son ne zaman Nutellavari yedim hatırlamıyorum zaten almıyoruz. Ama iş onunla bitmiyor. Malum günlerde fıstıklı bir şeyler canım çekiyor, onları da yiyorum. Benim asıl sebebim başımı ağrıtması tatlının. Ama işte arada kruvasan yiyorum o da Grano'dan :)
Zaaf demişken epeydir kullanmıyorum ama ketçap ve mayonez de seviyorum ben. Napayım yani seviyorum :)
Kaçamakları da gözümde büyütmüyorum. Abur cubura çok düşkün değilim çünkü hep "sonrası"nı düşünüyorum. O sebeple de midemi ağrıtmak istemiyorum :)

SORULAR:
- Sizin de benzer şekilde mide veya migren hassasiyeti sebebiyle dikkat ettiğiniz yiyecekler var mı?
- Kinoa, chia vb şeyleri nasıl tüketiyorsunuz? (Ben haşlayıp yiyorum öyle :)
- Aklınıza gelen örnek yemek menüleri var mı?


* Fotoların estetik kısmını görmeyiverin gari :)
** Gülmeyecekseniz bu seriyi üçleme yapayım diyorum. "Mide-Baş-Ayak" diye ahahaha. Sinema hocalarım bu yazıyı okumayacak nasılsa :P
Devamını oku »

1 Mart 2017 Çarşamba

Son Günlerde

O kadar çok şey oldu ki aslında, her biri için ayrı ayrı yazmaya başlayıp detaylandırdığım için buraya hiçbirini ekleyememek canımı sıkınca hepsinden kısaca bahsetmek istedim.
- En mühim olanından başlayayım, Elif'in geniz eti alındı ve 2 kulağına da tüp takıldı. Meğerse çocuk ondan uyuyamıyormuş demek isterdim ama o da değilmiş :) Neyse horlamadan uyuyor çok şükür ve meğerse gerçekten çok az duyuyormuş çünkü söylediklerimizi tekrarlatmamaya ve "bu bebek çok ağlıyor, başımı ağrıttı" demeye başladı. Ağzından nefes alan ve horlayan bir bebeniz varsa lütfen çocuk doktoruna gitmeyin, direk ve sadece kbb'ye gidin ve bizim gibi "son dakika"ya kalmayın.
Bu süreçte Adanadaydık hava 17 dereceydi ve biz mutluyduk. Yanımda karabalık yoktu ama annem, Eda ve kuzenler her şeyime yetişti sağolsun. Ve yine bu süreçte önce kayınvalidem sonra da annem acil anjiyoya girdiler, ikisi de temiz çıktı çok şükür.


- Ben ani bir kararla "sağlıklı"(alkali/mümkünse glutensiz-şekersiz) beslenmeye başladım. Öncesinde bilinçaltıma gönderdiğim mesajlar işe yaramış demek ki, gün içerisinde "alkali" yaptığım tek şey içtiğim suya limon atmaktı. Şimdi her sabah aç karna ılık suya organik elma sirkemi damlatıyorum ve kahvaltıda hep aynı UNO ekmeğinden tosta da bir son verdim ve hayatıma HİNDİSTANCEVİZİ'ni aldım. Her zaman aynı şeyleri yememeye ve yediklerimi çeşitlendirmeye başladım. (bu yazı o kadar uzun oldu ki bitirince hemen yayınlayacağım, detaylar orada) Örnek bir kahvaltı:
Ve bunu bitiremedim bile... Kalanları yoğurduma ek yaptım ara ögünde. Tüm bunların sebebi mide yanmalarımın ve baş ağrılarımın ciddi bir şekilde artmış olmasıydı ve benim neredeyse her yemekten sonra pişmanlık hissetmemdi çünkü fiziksel olarak canım yanıyordu. 1 Haftam bitti ve kendimi diyet yapıyor gibi kısıtlamadığım ve öyle de hissetmediğim için çok rahatım. Sodayı keyfime içiyorum artık :)
- Ağrı demişken, epeydir ertelediğim ve sonrasında da randevu alamadığım Ağrı Merkezi'ne yarın inşallah gidiyorum. Migreni tetikleyen şeyleri zaten 8 yıldır biliyorum ama devamlı bir tedaviye gitmemiştim, bakalım...
- Elifin burun akıntısı neredeyse hiç geçmedi ve adanadaki doktor bu kadarının normal olmadığını söyleyince ve onun Ankarada önerdiği doktorun da en erken randevusu Nisanda olunca bugün başka bir yere götürüyoruz onu. Alerji testi de yapılmıştı zaten, bir şey çıkmamıştı ama bu akıntı nedir bakmak gerek, son dakikaya yine bırakmadan.
- Şubat ayında sadece 4 kitap okuyarak kendi rekorumu kırdım :) Elimdeki 2 kitap da benim için gerçekten pek ilerlemeyince onları tez zamanda bitirmeye çalışıyorum ki sırada muhteşem kitaplar var.
- MART geldi bu arada, daha ne olsun, 2 hafta sonra doğum günüm var, o kadar heyecanlıyım ki :) Benim doğum günümün ertesi günü karabalığın doğum günü olunca duble keyifli geçiyor. Elifinkine de az kaldı ki bunu devamlı hatırlatıyor :)
- Bir de geçen gün şöyle bir şey oldu, epeydir çoooook istediğim bir şeyin benim için çok aşırı yüksek fiyatlı olduğunu düşünüp üzülüyordum. neyse sonunda gerçeklerle yüzleştim ve o kadar da pahalı değilmiş. yani pahalı ama erişilemez değil. hani benim aklımdaki rakamlara göre 'ucuz' kalır. Ama yine de ona bütçe ayıramam diyordum ki... Geçen gün işyerinden bir mesaj geldi, benim izin kesintilerimi yanlış hesaplamışlar ve bana eksik yatırılmış para. (böyle şeylere bakmadığım nasıl da belli, 14 aydır durum böyleymiş çünkü ahahaha) Ne kadar yatacak bilmiyorum ama belki o çooooook istediğim şey için küçük de olsa birikimi olur. Duyduğumdan beri çok heyecanlandım. Sonuçlanınca inşallah buradan da paylaşırım zaten siz de fark edersiniz :)
- Az önce telefonuma gelen mesaja göre, Elifin kreşine çok yakın olan butik avm'de eylül ayının sonuna kadar 3 boyutlu filmler harici tüm filmler çarşamba günleri 9 liraymış. Bahar da yaklaştığına göre, elifi babasıyla parka gönderip ben sinemaya giderim. Bence bu plan çok şukela oldu. Evde izleme imkanım benim çok az oluyor. Elifin uyuması en erken 23.30 olunca o saatten sonra ben kendim uyuyakalıyorum zaten ahaha. Bir de filmi sinemada severim ben yanına da mısır. Oh mis :) (Tek sorunum sinema biletinin 9 lira olmamasıymış sanki :P ) Ayda 2 filme ne dersiniz? Dönüşümlü olarak kalan haftalarda da karabalık gider. Her hafta biz sinemadayız o halde ahahaha

Ben şimdilik kaçar, apartman sohbetleri challengı'mı neden yapmadığımı ayrıca yazacağım. Ama bu sabah aklıma bir fikir geldi, orayı atlatırsam yazacam. Söz. Esoş sözü. Hem de doğum gününe 16 gün kalmış Esoş sözü. Daha ne olsun :)
Devamını oku »

22 Şubat 2017 Çarşamba

Geçen Gün* / Grano & İspanyolca Kitap

Bu seriyi aynı gün yazınca bence daha güzel oluyor ama denk gelmeyince yapacak bir şey yok.
Grano'yu daha önceki yazılarımdan sanırım hatırlarsınız, iş yerine yakın şirin kendi halinde ve lezzetli bir kahveci.
Aralık ayı başı gibiydi, iş yerinden bir arkadaşım Londradaki arkadaşından kitap siparişi verebileceğimizi söyledi, Amazon ile. Ben bu öneriye balıklama atlayıp 3-4 kitap seçmiştim ki dolar euro'nun tl karşılığını gördüğümde bunu sadece 1 kitaba indirmek zorunda kaldım. Ve o kitabı da ennn çok istediğim kitabı seçerek yaptım: ISOL
Bu kadının adını duyuyordum ama Kültür Alışverişi kitabını okuyana kadar bende bir şey uyanmıyordu. Kitap ve kitabın Isol'e aşık çevirmeni Sima'nın paylaştıklarından sonra Isol 💙 Esoş dedim ben de :)
Kitabın sipariş verilmesi, Londradaki kişiye ulaşması pek zor olmadı ama onun bana ulaşması tabii ki haftalar aldı. Beklediğim şey kitapsa beklemenin dayanılmaz heyecanı oluyor üzerimde.
O arada işyerindeki arkadaşım Mehmet de (bu adı daha önce çok yazmış olabilirim) bana kahve borçlanınca e mecbur Grano'ya gitmeye karar verdik. (sanki öncesinde 'bir kahve ısmarlarım' diyen arkadaşına 'Grano olmazsa kabul etmem' dememiş gibi :)

Kahveyi bitirmeden foto çekmeyi akıl edemeyenler kulubune hoş geldiniz :P
Neyse Mehmet oldukça gıcık bir arkadaşımız olduğundan mekana gidene, kahvelerimizi alıp oturana kadar kitabı bana ucundan bile göstermedi.
Lakin yine kitaba geçmeden önce küçük ama önemli bir detayı paylaşmam gerek.
Kapıdan içeri girer girmez kimi gördüm dersiniz?
Geçen sefer yanımda oturan gözlüklü kadını!
Bu sefer onun da yanında biri vardı (sanki yalnız olsak yanına gidip kitaplardan sohbet etmeye başlarmışız gibi gelmişti niyeyse) Aramızda bir masa olduğu için tabii ne konuştuklarını duyamadım. (Ay ne ayıp bir şey ya, başkasının lafını dinlemek! Bir de utanmadan yazdım buraya...)

Bence Grano'da tekrar karşılaşır ve konuşuruz diye düşünüyorum. Lakin blogumdan bahsetsem mi bilemedim :P Görselde yüzü pek seçilmediği için ekledim zaten yoksa eklemezdim.
İşte böyle canım blog, Grano dediğimiz minik kahvecide (bir daha gittiğimde metrekaresini soracağım ama nasıl desem gerçekten minicik bir yer) her seferinde ben neler yaşıyorum bir bilsen...
* Bu olaylar yaklaşık 3 hafta önce yaşandı ama hüsrana gerek yok çünkü az sonra yazacaklarım gerçekten dün yaşandı.
Dün de niyetim açıkçası Grano'ya gitmek değildi, yakınında bir yerde işim vardı ama kendimi sonrasında Grano'da buldum ve her zamanki filtre kahvemi içtim. Hafta başından beri yeni bir kampanya yapmışlar, 7 kahveden sonra 8. kahveyi onlar ısmarlıyormuş. Sevdim bu işi.
Kuytuda bir yeri gözüme kestirmiştim ki orası doldu ve mekanın tam orta ve en ışık alan yerinde oturmak zorunda kaldım. Neyse ki çantamda ihtiyacım olan her bir şey vardı. Ama buraya geçmeden önce şunu da söylemem gerek, geçen gidip de tadı damağımda kalan kremalı kruvasanı yememek için nasıl bir mücadele yaşadığımı kasadaki adam öyle iyi anladı ki!
- Bir de kruvasan alacağım
- Tamam
- Yok yok almicam
- Tamam
- Ama bir dakika alsam mı? Hani yarım olsa...
- (Sessizlik) ve yüz ifadesinde anlamsız bir bakış
- Son kararımı açıklıyorum: yemicem! Oh be rahatladım.
- Tamam
Kasadaki adamı biraz bezdirmiş olabilirim ama ne yapayım yemiyorsam var bir sebebi (ayrıca yazacağım çünkü belki de uzun bir yazı olacak)
Neyse masama tam oturdum ki bir de ne göreyim, üniversiteden hiç ama hiç ama hiç hoşlanmadığım bir asistan hoca. Beni birkaç bakış sonra direk tanıdı ama ben oldukça ısrarlı bir şekilde kafamı kaldırmadan masama baktım. Üniversiteden birileriyle karşılaşmak beni hep yorar. Daha doğrusu eskilerden birileri ile karşılaşmayı sevmem. Bu demek ki henüz yüzleşmeye hazır olmadığım bazı duyguları tetikliyor. O adamı görünce bunu düşündüm. Neyse geçelim burayı. Masamda öyle güzel şeyler vardı ki:

"She, The Biker"a yazdıklarımın bir kısmını buraya da yazacağım, onları yazınca kruvasanı ("kuru hasan" diye söylemek istiyorum, yalnız değilim değil mi? ahahaha) neden yemedim anlayacaksınız. Hemen altındaki "Çiçekli Şiirler" de yeni baş ucu kitabım aslında ama çantamdan çıkarmak istemiyorum. Durup durup okuyorum, o kadar çok sevdim ki... Kabuk kitabını ise canım Burcu hediye etti ve ben okurken biraz zorlansam da dile alıştım ve sevdim. Bitirince yine yazarım. Ve sağ köşedeki de benim Grano kahvem. Blogu tanımayıp bu yazıyı ilk okuyan biri kahvecinin reklamını yapıyorum sanabilir bu kadar övgüden sonra :P Neyse ki öncesinde Türk kahvelerinin oldukça kötü olduğunu yazmıştım :)

Daha başka yazılara geçmek üzere buradan ayrılıyor ve yeni Grano yazılarında buluşmak üzere esenlikler diliyorum :)
Devamını oku »

20 Şubat 2017 Pazartesi

Apartman Sohbetleri #3 / "Cep"

3.Yedi yaş pantolonunu bulsak cebinden ne çıkardı?

Taso tabii ki! Taş da çıkabilirdi ama. Peçete diyeceğim ama ben koymamışımdır, kesin annem koymuştur. Elif için de daha yeni yeni yanımda kağıt mendil taşımaya başladım çünkü bizim evin peçete taşıyıcısı karabalık :)

Pantolon cebiyse boş da olabilir aslında, neticede koşturup dururken cebaimin dolu olmasını sevmezdim diye aklımda ama ne olursa olsun cebinde bir şeyin bulunmasının ve arada ona dokunmanın rahatlattığı bir bünyeyim. 4 yıllık bir paltom var (yorgan gibi) ve onun cepleri o kadar dolu oluyor ki (şaka değil) önüm iliklenmiyor, yanlardan balon takılmış gibi geziyorum ve bunu çok sonra fark ediyorum iyi mi :) Kendimi bu açıdan Kumkurdu ve Zackarina'ya benzetirim. (onlar benim canım hatta canımın içleri) Cebimde minik de olsa taş taşımayı severim bu arada. Bir amaca hizmet edeceğinden değil, öyle sebepsiz bir alışkanlık veya zevk diyelim :)

*Bırak Üzülsünler kitabından...

Devamını oku »

Apartman Sohbetleri #2 /"Taso"

Çocukluk Eğlencen Neydi?
Ay bayıldım bu soruya,nasıl uzun anlatasım var :)
Şimdi pek vaktim yok ama yine geleceğim...

Geldim, işte buradayım.(şimdilik)
Çocukluk eğlencem olarak düşündüğümde aklıma ilk olarak TASOlar geliyor. Ama ondan öncesi de var elbette. İlkokula 5.5 yaşında başlamış ve ne bir ana sınıfı ne de kreş yüzü görmüş bir çocuk olarak hayal gücüm erken gelişti ve hayali arkadaşlarım çoktu diyebilirim. Ben çocukken Eda neredeyse ergendi ve her şeye ağlardı (Tarkan'ın ilk albümünü hala ezbere biliyorum Eda sayesinde) O yüzden de arada misafircilik oynadığımız kıvırcık kuzen haricinde çoğunlukla yalnız takılırdım.Geçen yazıda da bahsetmiştim, top oynamayı çok severdim mesela. Duvarla paslaşırdım. Sonradan bu tenis topu ve raket ile devam etti ama hiçbir zaman amatör takılmaktan öteye gidemedim. Spora bence çok ilgim vardı ama o kadar üşengeçtim ki (hala üşenirim) zevkine oynadığım an'ların dışında ZORLA bir şey yaptırılmaya çalışıldığında bende ters tepiyor. Bunu en iyi yakın çevrem bilir sanırım. Genelinde süt liman biri olabilirim ama işin içine bir yaptırım girince yapacağım varsa da yapmak istememekten kaynaklı kıl birine dönüşebiliyorum.
Neyse konumuz eğlenceydi yahu!
Bisiklete binmeyi severdim ve damdaki civcivleri kovalamayı... Nihahaha evet içimdeki cani ile de tanışmış oldunuz ama gerçekten çok küçüktüm yahu, 4-5 ancak varımdır. Sonucunu idrak edemediğim zamanlardaydım demek ki civcivin teki merdivenden 3 kat aşağı uçunca o kadar çok ağlamıştım ki :( Civcive hiçbir şey de olmadı ama ben (bak hala) vicdan azabı duydum.
Veee gelsin taso dönemi...
Bu dönemde aşırı aşırı sevdiğim cipslerden (hala çok severim ama cildime hiç yaramıyor)çıkan tasoları öyle bir ganimet havasında biriktiriyordum ki, görsen onda altın var sanırdın ahahaha
Tasolarla oynar mıydın derseniz? Biriktirmek için uğraştığım kadar çok oynamadım :) Ama sağlam bir koleksiyonum vardı, şimdi sadece birkaçı kalmış ne kadar üzüldüm.


Gitmeden bir çocukluk anımı da anlatayım:
Kuzenimin apartmanın önünde çocuklarla oynarken benim aklıma bir cin fikir geldi ve taksi çağırma ziline basıp taksi çağırdık birkaç farklı yere, onların kameraları yok diye biliyordum ama birkaç sefer sonunda adam bağırarak (beni tarif ederek) "Elebaşı sensin, aramayın bir daha, annenize söylerim ha!" dedi. Valla korkup bıraktık ahahaha...


Özetlemek gerekirse hayal gücümü çocukluğuma borçluyum denebilir :)

Devamını oku »

15 Şubat 2017 Çarşamba

Apartman Sohbetleri #1 / "Dam"

Daha diğer 'meydan okuma'mı bitirmemiştim halbuki ve geçen hafta olan biteni yazacaktım ama bugün can kuzum İlham Kedisi'nin 'challenge' haberini görünce hemen katılmak istedim.
Gün bugün, ertelemek yok.
Siz de katılmak için daha ne duruyorsunuz :)

1. Nasıl bir apartmanda büyüdün?
Büyüdüğüm binaya apartman denemez sanırım. 3 katlı müstakil bir evdi çünkü ve her katında 3 kardeşten biri otururdu ki hala öyle. Teyzemler ve en üst katta da biz. 'dam' dediğimiz alan evin sanırım en sevdiğim bölümüydü. Bana koocaman gelirdi, ben çocukken asmamız da vardı. Yapraklarını toplar sarma yapar veya üzüm yerdik. (Hatta çocuk aklı bu ya, asması olmayanların sarma yiyemeyeceğini düşünüp üzülürdüm :) İlk okula başlama zamanlarımdan önce (o zaman evimiz 2 katlıydı) evimizde bir de kümes vardı. Her sabah onların yumurtalarını almak ve üstüne ismimi yazmak (adımı yazabiliyormuşum demek) pek hoşuma giderdi. Hatta fotom bile var, arayıp bulayım ve buraya koyayım.
Damda bolca bisiklete biner, top oynardım (tek başıma) Sokağa çıkma iznimiz yoktu çünkü. Bir de damda acayip dikenli ve büyük bir kaktüs vardı (hala var) toplarımı patlatırdı sinir şey!
Arkada 2 ağacın sığdığı kadar limon bahçemiz vardı (şimdilerde kimse bakamadığı için epey kötü durumda olsa da hala 3-5 limon veriyor)
Apartmanda yaşayan arkadaşlarıma hep özenirdim çünkü çöplerini kendileri atmıyordu :)
Şimdi ise keşke müstakil evimiz olsa modundayım :)
Fotoda bahsi geçen damımızdan manzaralar var.Sağ alttaki ise benim bir bayram günü kendimi acayip "havalı" bulduğum bir an'da çekilmişti, anladınız siz onu :) Kümesli fotoyu çok aradım ama bulamadım.

Vakit doldu, gitmem gerek.
Canım Arzucuğumun yazısını mutlaka okuyun, videolara bayıldım ben.

Ben de bu meydan okumaya Leylak Dalı, Filizimsi, 2 Çocuklu Hayat, Yasemen (blogunun adı çok uzun yavru kuşum :), Oytunla Hayat, Mutlu Keçi, Burcuuuk, Love And Smile Aslı ve Kahve İçer Misin (Olur Böyle Şeyler) ve Mutlu Eller'i davet ediyorum ve tabii katılmak isteyen herkesi...
Devamını oku »

3 Şubat 2017 Cuma

Dün / Zorlukları Fırsata Çevir!

Bu seride aslında henüz yayınlamadığım bir yazı daha var. Aradan 10 gün geçtiği için düzenleme yapmam gerek önce. İş yerinde "blogspot"ile sorun yaşadığım için ve evde de bilgisayarı açmak ne mümkün olduğundan o kadar arada derede yazıyorum ki yazılarımı :) Azmime benden bir aferin :)
Dönelim dünkü yaşadıklarımıza.
Bir gün öncesi karabalık "Ben geç çıkacağım, sen Elifi al" dedi. Ama bizim düzenimizde bu o kadar kolay olan bir şey değil. Birincisi araba karabalıkta, ikincisi araba bende olsa işyeri-kreş-ev parkurlarında hava kararınca ve iş çıkış trafiğinde araba kullanma deneyimim yok. Üçüncüsü ne evimiz kreşe yakın ne de iş yerimiz. Nasıl ama? O zaman dans o zaman renk! :)
Eskiden bu geç çıkışlar daha seyrek olurdu ve yaz ayı da olunca parkta şurda burda Elifi oyalayabiliyordum. Şimdi pek kolay değil ki son haftalarda çişini tuvalete yapma isteği tavan yapmışken (bezi var hala çok şükür-tipik Türk anası konuşması olmadı ama ben hazır değilsem değilim napalım, başka yazının konusu olur o da) Elifi çeşitli parkurlardan geçirip eve götürmek mi yoksa evi Elifin kreşine yakın bir arkadaştan rica etmek mi yoksa bir taksiye atlayıp eve gitmek mi? Ki bu seçenekte taksiciye vereceğim parayı helal etsem de gerçekten içimin epey cız edeceğini bildiğim bir parayı vermem gerekecek.
Bir gün öncesinde biraz da denk geldi ve iş yerinden çocuklarımız aynı kreşe giden arkadaşın arabasına bindim, kreşe gittim ve Elifle bizi küçük kendi halinde bir avm'ye bıraktılar, nasılsa karabalık çok da geç kalmayacaktı, beklerdik. Oradaki oyun alanına daha önce götürmüştük ama ben hiç içeri girmemiştim, yaşasın babasını isteyen bebe! Neyse bir gün öncesi görece kolay halloldu ve oyun alanındayken 19.30 civarı babası geldi, acıkmıştık dışarıda yedik ve sonra eve döndük. Ki oyun alanında Elifin bolca koşturduğunu gözlemlesem de onun mutlu olduğunu hissetmedim. Ben de mutlu olmadım. Zaten yemekten sonra uyku-yorgunluk da eklenince gelen ağlama krizleri ile çocuğun enerjisini zaten boşaltmamış olduğunu bir kez daha görmüş olduk.
Dolayısıyla dün tam çıkış saatinde karabalık arayıp "Ben çıkamıyorum ve ne zaman geleceğim belirsiz" deyince hızlıca çözüm ürettim. İş yerindeki arkadaşım çoktan çıkmıştır diye onu aramadım ki zaten üst üste yük olmak da istemedim. Kreşe varabilmek için metroya yürüdüm, metroya bindim ve ardından taksiye atladım. Ki öncesinde yanımda para var mı metro kartımda para var mı ve evin anahtarı yanımda mı diye kontrol ettim. Takside öncesinde sigara içilmiş olacak ki camı hemen açtım. Taksici "Abla rahatsız mı oldun?" dedi,
 "Evet" dedim,
"Sigara kokusu beni rahatsız eder."
"Abla napayım, şu parası olan yeniyetme bebeler var ya, üniversitede okuyan genç kızlar, hep onlar içiyor."
Adamla cinsiyetçilik konuşamayacak kadar midem bulandı ama başka taksi de bulamayacağım için "Beni bekleyin, kızımı alıp geleceğim." dedim. Elif zottiriği de öğretmeni gidip nöbetçi öğretmene kaldığı için beni görür görmez "Ben üzüldüm anne, geç kaldın" demesin mi?
"Ben de geç kaldığım için üzüldüm Elif, şimdi beraberiz bak." dedim. Neyse ulaşım araçlarını (yeter ki bizim araba olmasın) seven bir çocuk olduğundan kısacık taksi yolculuğunda keyfi yerine geldi. Özellikle son durağa gitmedim ki Elif metroya da binsin diye. Böylece 2. parkur olan metro yolculuğumuz başladı. Bir ara geri gidip tekrar mı binsem dedim ama yine de 1 durak ileri gidip son durakta indik. Elif o kadar şaşkın ki, etrafa bakışını hiç unutamayacağım. Daha önceki binmemizde küçüktü, hatırlamıyor.
Bir de taksicinin bizi indirdiği yerde de bir avm vardı ve Elif tanıdı tabii orayı, içeriye girmek için azıcık bir isteğim vardıysa da Elifin "Anne, oyun alanına mı geldik?" demesiyle bu isteğin üzerine soğuk su döktüm veya sıcak bilmiyorum. Hangisi daha güçlüyse ondan işte. Oyun alanlarını bebeğim yokken de sevmezdim şimdi de hiç sevmiyorum ve mantığını anlayamıyorum. Çocukları bir yere kapatma fikri ve onu plastik bir şeylerin içine bırakıp "hadi canım oyna" demek -arada can kurtarıcı olduğunu kabul etmekle beraber- içimi acıtıyor.
Neyse devam ediyoruz. En zorlu parkura şimdi geldik, evin yakınından geçen ringe binmek. Bunun için durağa yürüdüğümüzde sıranın sonunun neredeyse hiç görünmediğini fark ettim. O an aklımdan soğukta beklemesek mi? diye geçirmedim değil ama meğerse o sıra 2 otobüsün sırasıymış. Hemen arkamdaki kadın gerekli taktikleri de verince (metrodan çıkanlar araya kaynak yapabiliyor dikkat et diye) Elifin elini sıkıca tuttum ve:
 "Elif şimdi otobüsü biraz beklememiz gerekiyor." dedim.
"Anne üşüdüm." dedi.
İçim cız etse de "Ben de üşüyorum ama istersen burda biraz zıplayıp ısınabiliriz." dedim. Hoşuna gitti. Neyse bir süre sonra otobüsler geldi, Elif'in gözler kocaman açıldı tabii...
Biz bindiğimizde oturacak yer yoktu ama Elifi gören halime acıdığından olsa gerek yer veren çok oldu. Oturunca fark ettim ki tam 3 çantam ve 1 bebem var. Buna karşılık sadece 1 kucağım var. Matematik denkleminde bile dengesiz çıkacak bu sorun için yanımdaki amca ve teyze atıldı, "kızım çantalarını bize ver" diye. ikisini onlara bölüştürdüm, cüzdanımın olduğu çantayı vermedim tabii, insanlara güvenemiyorsun ki... 1 çanta ve 1 Elif ile insanlara nefes alacak alanın kalmadığı otobüste başladık yolculuğa. Bir müddet sonra hemen arkamızdaki arka kapı bozuldu ve şoför onu tamir etmeye bindi. O ara kendini kapanmış kapıda buldu. Yani kapı açılmazsa şoför inemeyecekti. Ahahaha, o an valla herkes gülmeye başladı :) Şoför öndekilere talimat vererek kapıyı kendini de ezmeden açtırmayı başardı. Biz yola devam. Dışarısı karanlık da olunca ineceğimiz durağın değişmemiş olmasına dua ederek dışarı bakarken yakın yerleri görünce epey sevindim. Yanımdaki teyze o kadar yardımsever çıktı ki, inerken hem Elifi tuttu hem de arkaya seslendi: "Bayana yardım edin inerken, çocuğu var"Hala o ses kulaklarımda :) İndim ve otobüse bağırdım ben de "Herkese çok teşekkürler!" Utanmasam "Allah razı olsun" da diyecektim.
İnince kalan son parkur olan 350 metrelik yürüyüşe geçmeden hemen önce Elif
"Anne yoruldum, üşüdüm ve acıktım." dedi
Haklıydı, ben de ona eğilip "Elif ben de yoruldum, üşüdüm ve acıktım. Evimize çok az kaldı, yanımda 3 tane varken seni kucağıma alamam. seninle aydedeyi arayarak ve şarkı söyleyerek eve gidebiliriz." dedim. Yol boyu bu lafı birkaç kez tekrar etmem gerekse de en etkili silahımı kullandım ve masal anlatmaya başladım. Bir annenin çocuğunun zayıf noktasını bilmesi önemli :) Aydedeli masallar Elifin dikkatini hep dağıtmıştır ve yolu ne kadar yürüdüğünü fark etmez bile.
Eve geldiğimizde saat 19.30'du, acıkmıştık ve evde yemek yoktu. Buzluktan bir şeyler çıkardım, üst değişimi, el-ayak yıkama derken karabalık çok şükür geldi ve niye taksiye binmediniz dedi ki sorunun altında yatan şey şuydu: hava soğuk, çocuğu neden üşüttün :)

Yemekten sonra kaynar içtim enerji versin diye :)

Bunu ben de parkur aralarında düşündüm. Çeşitli cevaplarım var.
Birincisi bunu bir "zorluk" olarak algılamadım, krizi fırsata ve oyuna çevirdim.
Elife hayatın her zaman kolay olmayabileceğini yaşayarak gösterdim. Otobüsteyken her zaman girdiğimiz yol üstündeki markete girmek istedi, "Otobüs bizim istediğimiz yerlerde durmayabilir." dedim ki hayatta her istediğinin her an olmayabileceğini deneyimledi.
Yorgunluk, üşüme, acıkma kavramlarını daha da yakından görme şansı oldu.
Ben de bu arada kolaya kaçmadığımı, bir şeyleri başarabileceğimi (çocuk+3 çanta ile soğukta 3 vasıta ile yolculuk gibi) yeniden gördüm(buna benzer şeyleri arada özellikle yapıyorum zaten) ve en önemlisi Elifle aramızda güzel bir bağ ve unutamayacağımız bir anı oldu.
Şu da olabilirdi, benzer zorlukları her gün yaşayan bir anne de olabilirdim veya o an yanımda taksiye yetecek para da olmayabilirdi. Öyle an'larda daha da bocalamamak için dünkü yaşadığımız minik macera bence güzel oldu.
Elifle bu gece de karabalık olmadan uçağa binme (yakın zamanlarda da bindi neyse ki) ve sonrasında umuyorum ki kısa sürecek bir hastane sürecimiz olacak.
Taslaklarım ve aklım dolu dolu, buraya yazmak için an kovalıyorum desem yeridir :)
Yakın zamanda uğrayamayacak olursam herkese şimdiden mutlu günler bol güneşler diyeyim.

* Blogspotta ben yazı yazabiliyorum ama okuyamıyorum, cepten okusam da yorum yazamıyorum, kusura bakmayın :)
Devamını oku »

Bırak Üzülsünler!

Bu kitabı Ankara Kitap Fuarı'nda İletişim Yayınları'nın standını gezerken gördüm ve biraz daha bakınca hemen almak ve okumak istedim ama hem fiyatını görünce duraksadım hem de yeni yıl kararlarımı göz önüne alınca alma/okuma eylemimi erteledim. Sonraki günlerde kitap gerçekten büyük bir patlama yaşadı ve sanırım son dönemde sosyal medyada en çok gördüğüm kitap oldu.
İyi ki de oldu :)
Kitabın neden önce İngilizcesi basılmış gibi detayları bilmiyorum araştırmadım (belki Özge Samancı yurtdışında olduğundandır) ama önemsemedim de açıkçası. Üzümü yemek bana yetti :)
Kitabı 53 numaralı posta kutusunun sahibi Selcen'den ödünç aldım. Ve geri vermeden hemen önce de kitap defterime notlar alarak kitap ile vedalaştım. Hatta bazı sayfaların fotokopisini alıp bu deftere yapıştırdım :)
"Bırak Üzülsünler" ele aldığı konular pek keyifli olmasa da keyifle okunan bir grafik roman. Yazarın anlatım üslubunu, gözlemlerini ve tabii çizim yeteneğini beğenmemek pek mümkün değil. Ve hatta kendinden bir şey bulmamak!
Buraya da bazılarını ekliyorum, sanırım yayınevi açısından sorun yaratmaz:





 "Onay"ihtiyacı duyduğu, ablasına öykündüğü, meslek seçiminde zorlandığı, üniversitede yaşadıkları bakımından kendimde epey benzerlik buldum. Mevcut eğitim sistemini öyle güzel anlatmış ki, birçok sayfada gülsem mi ağlasam mı bilemedim.

Kitabın adının neden "Bırak Üzülsünler" olduğunu paylaşmayı çok istesem de paylaşmayacağım. Ama şu kısım benim için çok can alıcı oldu:

Klasöre bakınca "ah bunu da paylaşmak istiyorum" dediğim birkaç sayfa daha var ama onu da okumak isteyenler için sürpriz olsun diye eklemiyorum. Özge Samancı ile dönem olarak benzerlik göstermiyoruz (benden 1 veya 2 kuşak öncesi gibi) ama yaşanılan bazı şeyler o kadar aynı ki, zamanın veya mekanın önemi kalmıyor.
Ben de "Bırak Üzülsünler" deyip ilerlemeyi düşünüyorum nasılsa epeydir, bana da "şimdilik burdayız" diye sonbahar yaprağına sığınmalık bir okuma oldu.
Teşekkürler Özge Samancı*!

* Bu yazıya denk gelirseniz yani :) Hislerimize tercüman olmuşsunuz, bunu okumak bile yeterli...
Devamını oku »