Drop Down MenusCSS Drop Down MenuPure CSS Dropdown Menu




29 Kasım 2015 Pazar

Hayal Peşinde :)

Çok heyecanlıyım, çok!
"Hayal Peşinde" kitabını az önce bitirdim ve sıcağı sıcağına yorumumu yazmak istedim buraya.
Züleyha ile birbirimizi ne kadar zamandır tanıyoruz bilmiyorum ama her şey instagramda benzer kitaplar paylaşıp, sohbet eder gibi yazışmamızla başladı.
Çoğu kitabı benden önce zaten okumuş olduğundan, ona önerebileceğim kitap yok denecek kadar azdı aslında, öğretmen olması sebebiyle de çocuklarla iç içe okumalar yapabiliyordu. Yoo, Züleyha'yı bu sebeple hiç kıskanmadım.
Tamam belki minicik
Hani şöyle noktacık
O da büyük oldu,
0.3 kalem ucunun bir yere yanlışlıkla değmesi gibi belki...
İşte o kadarcık kıskandım onu :)
Sevdiği işi yapıyor oluşu, işini severek/emek vererek ve çocuklarla yapıyor oluşu beni hep gülümsetti.
Bahsettiğim 0.3 noktacık da oradan geliyor esasen.
Züleyha'nın heyecanına bir süredir ortak olduğumu biliyor ama bunu başkalarıyla ne zaman paylaşabileceğimizi bilmiyordum.


Bu heyecan, 2 gün önce somut bir şekilde kapımı çaldığında -bir süredir haberim olmasına rağmen- gözlerime inanamadım.
Cuma günü sayfaları karıştırırken okumaya başladığımı, gece olduğunda kitabı yarıladığımı fark etmemiştim bile.
Dün pek okuyamadım ama bugün bir fırsat yarattım kendime, Elif'i ayağımda sallarken "eee eeee eeee" derken, bir de baktım düşmüşüm ben de Hayal ve Maja'nın peşine.
Hafızam beni yanıltmıyorsa ilk defa tanıdığım birinin kitabı çıktı.
Ben de Hayal gibi dans etmeye başladım: "Arkadaşım yazaaaar olduuuu,holaaaalaaaa" :) Bu dansı iş yerine gitmeden yapabildiğim için şanslıydım, yoksa iş arkadaşlarıma bu yeni marifetimi de anlatmak zorunda kalacaktım.( Ah, şu büyükler :)
Tanıdığın birinin kitabını okumak o kadar değişik bir duygu ki, "Amanın bunları Züleyha yazmış" ifadeleri ile notlarımı nereye yazacağımı bilemeyerek, Elif'i ayağımdan bırakamadığımdan ve hava da karanlık olduğundan resmen karanlıkta-neyse son anda karabalık mini fener getirdi yanıma- okudum.
Çok emek verildiğini, detayların kitabı çokça zenginleştirdiğini, kurgunun başarıyla yapıldığını,hayal gücümü ve "hadi çocukluğumuza dönelim" diyen Esra'yı beslediğini, son sayfayı kapattığımda yüzümdeki mutluluğun karanlıkta bile fark edilebildiğini (malum, dişlerimin 32si birden kendini gösterince florasan gibi yanıyordu :) hissettim.
Kitapta en çok neyi sevdin diye kendime sordum:
"Çocukluğuma yolculuk yapmayı..."
Bir ara salıncakta iken bir de baktım bembeyaz saçlarını tepede balerin topuzu yapmış, mor bir pilot gözlüğü takmış, kanatlı, turkuazbir atın,bizim Polly'nin sırtındayım.
Polly kim mi?
Molly'nin kuzeni tabii ki!
Bembeyaz saçlarını tepede balerin topuzu yapmış, gözlüklü, yaşlı,beyaz bir tavşan.
Hem de Hayal ve Maja'yı karşılayan tavşan.
Ama sadece bu kadar değil ki!
"Karşılayıcı, gülümseyici, gıdıklayıcı ve ara bulucu!"
"YOK ARTIK!" mı dediniz?
O halde size de bir düşünücü,bilici ve anlatıcı gerek, yani Bilgilus :)
                                                                                     ***
Aklıma takılan soruları ben de bu bilge kadına sordum,
"Acaba ben de bir zamanlar Çocuklar Ülkesi'ni ziyaret etmiş miydim?"
"Peki, pasaportumu bulup bu ülkeye girebilmiş miydim?"
Dudağımı bükerek sorduğum soru da şuydu:
"Çocuklar Ülkesinden ne zaman Yetişkinler Ülkesine gitmiştim?"
"Hayal Ormanına yerleşmek istesem beni de alırlar mıydı?"
              ***
Belki bir gün ben de kitap yorumumu yazarken "normal" cümlelerle kendimi ifade etmeyi öğrenip okuduğum kitabın konusundan,hikayeden, karakterlerden de bahsedeceğim.
Ama o zamana kadar, kitapları hep duygularımla okuyup hislerimle yorumlayacağım.
Bu kitabı okumak isterseniz eğer,size tavsiyem yanınıza 1 adet kalem(güzel yerlerin altını çizmek için), orta boy bir çikolata (canınız çekebilir) ve bolca "hayal"almanız (Kalp Ağacı'ndaki parıldayan çiçeğinize ulaşmanız için size yardımcı olacak)
"Hayal Peşinde"yi okurken Momo'yu, Gizli Bahçe'yi,Alice'i, Charlie'nin Çikolata Fabrikası'nı, Pippi Uzun Çorap'ı anımsadım.
Kitap ile ilgili kafama takılan yerleri buraya yazmak istemedim, kim bilir belki onları Züleyha'ya sorarım ve o da bana Hayal ve Maja'nın baş ucuna bırakılan kitabın hangi yazarın kitabı olduğunu söyler.Ya da...
Yok yok tuttum dilimi, dedim ya gerisi belki güzel bir sohbette gerçekleşir :)
                                                                                ***
"Çocuk kahkahası' dedi Molly. 'Bitkilere birebirdir. Sizde nasıl yağmur büyütüyorsa bitkileri, bizimkiler de çocuk gülüşü ile büyüyor."


Çizimler Mustafa Delioğlu tarafından yapıldığı için kitabın içerisinde oldukça neşeli sahnelerle karşılabiliyoruz. Benim favorimse Hayal ve Maja'nın mutluluğuna ortak olup onlarla halay çeken babaanne:)
"Hayal Peşinde"nin içinde bolca macera, neşe, İstanbul, çocukluk, hayaller, orman ve en önemlisi umut var.
Benim açımdan ise bolca çocukluğum.
Çocuklar Ülkesi'ne girebilmek için pasaportumu aradım, tasolarımı buldum.
Kim bilir belki Züleyha "Hayal Peşinde"nin devamını da yazar ve orada ben de fidanımı bulurum.
Hayal bu ya :)

Hayal Peşinde
Yazan: Züleyha Ersingün
Resimleyen: Mustafa Delioğlu
Yaş grubu: 9+
Fom Kitap, 2015, 143 sayfa, karton kapak




Devamını oku »

25 Kasım 2015 Çarşamba

Uçan Sınıf

Uçan Sınıf'ı birkaç sene önce yine Çağla'dan ödünç alarak okumuştum.
Düşüncelerimi unutabilirim, kitabın konusunu da unutabilirim ama hislerimi unutmam.
Kitabı okurken de "ödünç alınmayacak bir kitapmış" dediğimi, okuduktan sonra da içimin kuş gibi olduğunu hatırlıyorum.
Bir vesileyle "Uçan Sınıf"ı geçen hafta yeniden okumam gerektiğinde kütüphanedeki kitabımın üzerinde hiçbir yazı/çizi olmadığını görünce şaşırdım.
Kitabın sonlarına doğru da Çağla'nın kitabını -doğal olarak- ona geri verdiğimi, bu kitabı da sahaftan aldığımı hatırladım.
Bu hatırlamalardan sonra kitabı 2 seferde, Elifi ayağımda sallarken okudum.
"Uçan Sınıf" kitabında her bölümden önce o bölümde nelerden bahsedildiğini yazmış Erich Kastner kısaca. Başka birkaç kitapta daha bu tarz bir açıklama görmüş fakat sevmemiştim.
Bu kitapta ise çok hoşuma gitti.
"Yeşil bir kurşunkalemin kaybolmasından, çocukların gözyaşlarının ne kadar iri olduğu hakkındaki bir görüşten, küçük Jonathan Trotz'un okyanus yolculuğu ile büyükanne ve büyükbabasının onu neden karşılamaya gelmediklerinden, nasırlara övgüden, ayrıca cesaret ile zekayı aynı kefeye koymak gerektiğine ilişkin acil bir talepten söz ediyor."
Sadece bu giriş paragraflarını bile ard arda yazsak sanırım neşeli bir öykü oluşur.
Kitapta ilk önce, Noelde oynanacak oyunun yazarı Jonathan Trotz ile tanışıyoruz. Jonathan'ın hikayesindeki şu parağraf benim için oldukça anlamlı:
"Yalnızca: Kendinizi kandırmayın ve başkalarının da sizi kandırmasına izin vermeyin. Bir şeyler ters gittiğinde, korkmayın. Belanın üstüne gitmeyi öğrenin. Şanssızlığa uğradığınızda, pes etmeyin. Kuyruğu dik tutun! Nasır bağlayın!"



Kitaplardaki bu cümlelere bayılıyorum. Bana gerçekten pozitif enerji veriyor ve bir şeyler ters gittiğinde bunu hatırlıyorum. (ilginç ama doğru)
Jonathan'dan sonra sınıfın birincisi Martin kalbime yerleşiyor. Sadece dersleri iyi olan asosyal bir çocuk değil, "Çelik Birlik" ekibinin de lideri ve haksızlığa tahammülü yok. Ailesinin yoksulluğu sebebiyle Noelde yaşadığı "durum"u ise kitabı okumak isteyenler olabileceği için yazmayacağım ama beni her iki okumamda da ağlattı :)
Matthias'ın gözünden Jonathan:
"Hem çok çalışkan hem de inek değil. Okula başladığı ilk günden beri sınıf birincisi; yine de her kavgada bizimle beraber..."
Günün birinde boksör olmak isteyen ve her zaman aç olan Matthias Selbmann ile cesaret yoksunu Uli'nin arkadaşlığı ve birbirlerine destek olmaları kitap boyunca beni gülümsetti. Şimdiye kadar okuduğum kitaplarda iki zıt karakterin birbirine bu kadar destek olmasına pek şahit olmamıştım. Uli'ye "cesaret yoksunu" dedim ama az sonra bu lafı yutacağım :)
Kitapta öyle enteresan bir sahne var ki, okurken ben de "acaba bu davranış, kitabı okuyan çocukları etkiler mi" diye düşündüm. Ama sonra bu düşüncemden vazgeçtim. Televizyonda gördüklerine nazaran kitaplarda okudukları o kadar "masum" kalıyor ki...
Sebastian Frank ise zaman zaman hoşlanmadığım ama genel olarak sevdiğim bir karakter oldu. Sadece biraz diğer çocukların gölgesinde gibi geldi, yazar karşımda olsa ona şunu sormak isterdim: "Sebastian'ı biraz daha öne çıkarmayı düşünmediniz mi?" Büyük çocuklara karşı gösterdiği alaycı tavrı kitapta birkaç bölümde daha görmek hoşuma giderdi doğrusu. (cesaret konusunda yaptığı açıklamalar gibi)
Noel kutlamalarında sergilenen oyunun adı ise "Uçan Sınıf". "Ders, yerinde keşfe dönüşür"diyor oyun ve beş perde boyunca coğrafya dersinde işledikleri yerleri görmek üzere yola çıkıyorlar. Öğretmeni ise tabii ki Sebastian oynuyor.("korkunç derecede zeki" olmanın sonucu :)
Kitabı okurken ister istemez "Pal Sokağı Çocukları" ile kıyaslama yaptım çünkü onu da geçen hafta okudum. Her ikisinde de kurgudan daha çok karakterleri sevdim. Hikayeden çok hislerime odaklandım.
Uçan Sınıf kitabında Bay Justus ve Sigara İçmez hakkındaki sürpriz beni şaşırtmadı ama Sigara İçmez hakkında kafamda birkaç soruya sebep oldu.

yorum bile yapmışım :)
Bay Justus neden bilmiyorum ama bana Gönül Öğretmenimi hatırlattı.
Ve şu ara okuduğum "Kütüphanedeki Aslan"kitabını. "Kurallar, bazen/gerektiğinde çiğnenebilir." 
Bu kitapta en sevdiğim şey, sadece hikayenin naifliği değil. Karakterlerin işlenişi, hikayedeki duruşu ve neredeyse her bir karakterde kendimden bir şeyler bulmuş olmam, bu sevgiye birer ek.
Kitabın sonuna geldiğimde ben de buzağı Eduard'a ne olduğunu merak ediyordum.
Geçen hafta Seğmenlerde tepe bayır fotoğraf çekmeye çalışırken "yapamam" dediğim bir yerde aklıma Uli geldi ve onun cesaretiyle "yaptım." Sanırım kitap okumak, beni sahiden farklı kollardan besliyor.
Bu kitapla ilgili yorumumu-tıpkı geçen haftalarda okuduğum diğer kitaplar gibi- bir süredir yazmaya çalıştığımdan paragraflar arası anlam karmaşası olabilir ama dediğim gibi benim için kitabı okurken hissettiğim "duygu" önemli.
Bu kitabı okurken bolca gülümsedim ve son sayfaya geldiğimde bittiğine üzüldüm.
Hep aklımda kalacak, "Çelik Birlik!" ve bu dostluk hikayesi...
* Tüm öğretmenlerin okuması gerektiğini düşündüğüm bu kitabı yanında bir mektupla birlikte Elif'in öğretmenine de hediye ettim.
Bu vesileyle tüm öğretmenlerimizin "Öğretmenler Günü" kutlu olsun.
(Benim sadece formasyonum var, öğretmen sayılmam :P )

Uçan Sınıf
Özgün Adı: Das Fliegende Klassenzimmer
Yazan: Erich Kastner
Çeviren: Şebnem Sunar
Yaş grubu: 9+
Can Çocuk, 2015, karton kapak, 188 sayfa






Devamını oku »

23 Kasım 2015 Pazartesi

Günün Mutluluk Sebebi 15: Sonbahar / Fotoğraf / Arkadaşlık

Geçtiğimiz günlerde fotoğraf makinemi oldukça komik bir tesadüfle bulduk.
Kedili bir çantanın içinde kalmış ve çantayı tamamen unutmuşuz.
Fotoğraf makinemi bulunca bize de Seğmenler Parkına gidip yerlerde sürünmek kaldı.
Ben pek havadan fotoğraf çekemiyorum. İlla o yeni yıkanan kotum bir çamura bulanacak, temiz temiz çekemem fotoğrafı :)
Doğada olmak, son bahar yapraklarına dokunmak bana nasıl iyi geldi anlatamam.
Sanki şarjım bitmek üzereymiş de parkta fotoğraf çekerken şarjım dolmuş gibi.
Uzun zamandır makineyi elime almayınca birçok şeyi unuttuğumu fark ettim.
Ama ısrar ettim ve çekimlerimi "manuel" ayarda yaptım.
Hareketli bir cisim (Elif gibi) çekmediğimden ISO'yu sabitledim: 125'e. (aklımda kalan doğru buydu, hava açıktı çünkü)
Diyaframı da güneşli yerlerde 14-16 gibi, karanlık yerlerde de 6-7 gibi ayarlamaya çalıştım.
Sonuç, mükemmel değildi ama ben zaten "mükemmel"in peşinde değildim.
Amacım sadece keyifli vakit geçirmekti, o da fazlasıyla oldu.
Fotoğrafların hiçbirinde filtre yok, sadece befunky sitesinden "2balık" yazısı ekledim.
Mesela bu ağacı çok sevdim ve patlaktan karanlığa kadar bir dolu fotoğrafını çektim. En güzeli bu oldu sanırım:


Aynı ağacın üzerine yanımdaki "Ağaçlar" kitabını koydum.

Sonra biraz yürüdüm ve bir yaprak buldum:

Yerdeki minik papatyalar da çok hoşuma gitti:



Daha önce hiç Nikon ile selfie çekmemiştim :) Saat ayarı yapıp deklanşöre bastım ve yere yattım, işte sonuç bu:

Yanıma bir dolu kitap almıştım fotoğrafını çekerim diye ama başka başka şeylere daldım :)


Bu ağaç da bana huzur verdi :)


Aydınlanmış anne-kız görmek isterseniz :) Aslında karabalık da güzel çeker ama ayarlarına hiç bakmadan çekince böyle nurlu olmuşuz :)


Elif maşallah o gün çok mutluydu, dilediği gibi koştu & coştu :)

Bu fotoğraf biraz tesadüf biraz senaryo aslında. Ağaçlar kitabına bakıp hangi ağaç neymiş diyordum ki karabalık Elif yanına geliyor, dur fotoğrafınızı çekeyim deyince gülesim geldi. O da bu, filtre koydum 1 adet:

Buraya detay yazamıyorum çünkü tam olarak ne olduğunu bilmiyorum ama fotoğraf çekerken aklıma harika bir fikir geldi ve ben onu fotoğraflamayı başardım. İşte onu eklemeyeceğim çünkü o bir sır.
Sır değil de sürpriz... Kendime hem de :)
Yasemen ve Özlem, siz olmasaydınız ben bu gazı nereden bulurdum bilmiyorum. Keyif aldığım bir şeyi yapmak/bir şeyi keyif alarak yapmak meğer ne tatlı bir şeymiş. İçim acayip güzel enerji doldu.
Dolmuştu.
Ta ki...
Bir arkadaşımdan gelen mesajı görene kadar.
Enerjim bu kadarmış demek ki, mesajı okumamla yüzüm birden düştü. Canım çok sıkıldı. Sonra işin içine başka arkadaşlar ve yanlış anlamalar da girdi. Tadından yenmeyecek bir şenlik vardı hafta sonu benim açımdan. Parktaki Esoş gitmiş, yerine ağlamaktan gözleri şişmiş Esoş gelmişti. Tipik bir hareketle "hepsi benim suçum ühüüü" dedim. Ancak sonrasında sevindirici bir şey oldu.
"Kızıl Ağaç"ı buldum. Shaun Tan'a sevgilerimi gönderdim ve ardından şu fotoğrafı çektim. (cep telefonumla)

Instagrama da bir şeyler yazmıştım ama özetle şöyle:
Geçtiğimiz haftalarda ben hastayken sevdiğim bir arkadaşım bana mesaj attı ve dedi ki "Annem hep hasta/üzgün olduğumda 'kendini kaybetme' lafını bana söylerdi." Dün çok üzüldüğüm bir zamanda da ben bu cümleyi taşa yazdım. (kendime not: taş stoklarım azalıyor, bir ara toplayayım) Uzun zamandır istediğim kupayı da Paşabahçeden aldım. Ağlamam bitip de biraz daha kendime geldiğimde şunları düşündüm.
"Her şer'de var bir hayır..." Yaşadığımız şeyler öylesine içi boş şeyler değil. Bu yaşadığım şeyden de çıkaracağım bir ders var. (tam o ara bulmuştum kızıl ağacı, okumayan varsa tavsiye ederim, kötü hissettiğimde okuduğum ilk 3teki kitabımdır.) Kendimi suçlayarak, üzülerek, ağlayarak bir yere varamayacağımı anlamıştım. Çünkü yaşananlar yaşanmış, söylenen sözler ağızdan çıkmış hatta yazıya dökülmüştü. Zamanı geri de alamazdım.
O halde?
Önüme bakmalıydım.
Yaşadığım şeyi "içinde" olarak değil de ona uzaktan bakarak değerlendirmeliydim.
Ben de bunu denedim.
(O ara kahve yaptım kendime)
22 Kasım 2015 Pazar, Elif ilk defa bana seslenip ardından bana öpücük attı ve o kadar tatlıydı ki... Bugünü sadece bu güzel anı ile hatırlamak istediğime karar verdim.
Diğer yaşadığım şeyi unutmadım.
Ancak üzerine gereğinden fazla anlam yüklemeyi ve kendimi tüketmeyi bıraktım.
Arkadaşlık, hoşgörü, sadece insan olmak, eşit olmak, üstten bakmamak, hırs yapmamak, iyi niyetli olmak, yapıcı veya yıkıcı olmak, özür dileyebilmek, egodan biraz sıyrılabilmek ve büyümeye rağmen hata yapabilmek, çocuk ruhunu hep korumak, ütopyalara inanmak üzerine biraz düşündüm.
Sanırım ben "oltaya gelen sazan" olmaktan hep mutluluk duyacağım çünkü kimseye olta hazırlamayacağım.
Sadece basit 1 balık olduğum için yeniden şükrettim.
Bu da benim, o an farkında olmasam da, mutluluk sebebim oldu.
Bu hisleri yaşamamı sağlayan arkadaşlarıma çok teşekkür ederim.
                                                                                  ***
Bu görsel de bugünden:
Bana hep destek olan (yeri geldiğinde beni yapıcı bir şekilde eleştiren ve kendimi geliştirmeme sebep olan) tatlı bir arkadaşıma hazırladım bu görseli. Bir ısırıktan sonra geldi aklıma fotoğraf ama :)

"Gerçek arkadaş, hatalarını yüzüne vurarak sana arkasını dönen kişi değil, yaptığın hataya seninle birlikte üzülebilen ve çözüm üreten kişidir." (ünlü sazan Esoş :)

Devamını oku »

20 Kasım 2015 Cuma

1 Kitap 1 Mektup: Melek Özlem Sezer İle Kedilerin Peşine Takıldım :)

Bazı kitapları okurken kendimi kaybediyorum, çok gülüyorum, çok eğleniyorum ve bazen de kafama takılan yerleri yazarına sormak için can atıyorum.
"Çocukken okusaymışım" dediğim ama yine de geç kalmadığımı düşündüğüm bir kitap "Büyüklerle Dalga Geçme Dersleri". Bu kitaptan sonra Melek Özlem Sezer'in diğer kitaplarını da okudum ve merakım iyice arttı, ben de kapısını çaldım: "Güldürme tozu yutmuş olabilir misiniz?" diye:
Görsel Kaynak: burada
Küçükken okuduğum kitaplarda ya hüzünlü ögeler vardı ya da bize dişimizi fırçalamamızı öğütleyen yetişkinler... Ben büyüdüm, çocuk edebiyatı değişti; güzelleşti ve çocuklara eğlenmelerini söyleyen hatta bunu nasıl yapacaklarını anlatan kitaplar yayınlanmaya başladı. Aradaki değişimi sağlayan sizce ne oldu?
Çocuk edebiyatının da her şeyden önce edebiyat olduğunun kabulü, pek çok özensizliğin önüne geçti. Alana kendini adamış, doğru pedagojik zeminde iyi edebiyat derdindeki Türkiyeli yazarların çoğalması kadar, Nöstlinger gibi çığır açıcı yazarların geç de olsa çevrilmesi de çıtaların yükselmesine sebep oldu. İçerik ve yaklaşıma gelince… “Sen çocuk mu kandırıyorsun?” nasıl da dilimize yerleşmiş bir söylem, değil mi? Bu laf, çocukla ilgili pek çok yanlışın nerede başladığını iyi özetliyor. Üstelik kimilerine, rastgele kitaplar çıkarma cesareti veriyor. “Aman işte çocuk sonuçta, önüne ne koysan yer.” yaklaşımı, ticari ya da bireysel çıkarların etiğin önüne geçmesi, kifayetsizlerin alanda at koşturması, hâlâ yaşadığımız sorunlardan. Ne ki selüloz ziyanları, iyi edebiyat ve profesyonel yayıncılığın baskısı altında gittikçe daha çok boğuluyor.

Geldiğimiz yer doyurucu mu peki?
Hayır, değil elbette. Metinlere sızan geleneksel kodlardan, özgür ve bağımsız bireylerin yetişmesine engel olarak bilinçsizce iktidar kurumlarına hizmet eden düşüncelerden ve yanlış toplumsal cinsiyet iletilerinden arınmamız için önümüzde uzun bir yol var. Bu yolda akıllı adımlarla ilerlememiz, gözbağlarımızı açmamız ve daha yüksek bir edebiyata kavuşmamız için eleştirinin gelişmesi elzem. Şu anda pek çok karmaşık, iç içe geçmiş nedenden ötürü bu pek mümkün görünmüyor. Ama ben en azından Haziran Çocukları’nın bir gün bu cesareti, birikimle birleştirerek göstereceğine inanıyorum.
Bense bu konudaki ihtiyacımı, yazar yazmaz metinlerimi arkadaşlarımla, öğretmenlerle, çocuklarla, iyi okuyucularla olduğu gibi hiç kitap okumayanlarla da paylaşarak gidermeye çalışıyorum.
Elbette çalıştığım yayın evleri, özellikle Can Çocuk Yayınları bana editoryal anlamda çok yol gösterici oluyor. Ama metin yayın evine ne kadar temiz giderse, daha ayrıntılı bir çalışmaya o kadar enerji kalıyor. Çünkü bir metinde çok hata varsa, dikkatimiz kurnazca, ta en diplere saklanmış hatalara yönelemiyor. Ve okuyan kişiyi de olabildiğince az yormanın, verimi yükselteceğine inanıyorum. Öte yandan bu profesyonel çalışmalar yetişkin dünyasında olup bitiyor. O nedenle çocukların eleştirilerine, önerilerine, neye ihtiyaç duyduklarının, neyi daha çok sevdiklerinin ya da nerede anlama sorunlarının oluştuğunun bilgisine daha önce ulaşmaya dikkat ediyorum. Asıl kılavuz hiç kuşkusuz çocuklar.

En çok merak ettiğim soru; farklı tarzlarda eserleriniz var ama hepsi de bence çok eğlenceli ve komik. Var mı bu işin bir sırrı? (Güldürme tozu falan yutmuş olabilir misiniz? :)
Onlar güldürme tozu değil, güneş tozları. Ben iki buçuk yaşındayken yandım. Üstelik çok ağır bir yanıktı. Ölmediysem, inadımdan, bir de hastanede derim kazınırken gözüm gün ışığına takıldığında direnç bulmamdan. Benim bu kadar neşeli olduğumu gören çok kişi ağzında gümüş kaşıkla doğmuş, dertsiz biri olduğumu sanıyor. Oysa çok kısa bir süre öncesine kadar oldukça zor bir hayatım oldu. Ne ki dirençliydim. Ve hayatın acıtan yerleri kadar mucizelerine de değer verdim. Hem de alabildiğine. Çünkü güneş tozu yutmuş biri gülmeye küsmüyor ve böylece güldürebileceği yerleri de yok etmiyor.
Gerçi yetişkin kitaplarımda, özellikle şiirde kimi zaman hüzün ağırlığını hissettirir ama çocuk kitaplarımı daha neşeli yanımla yazıyorum. Ve çocuk ya da değil, ne yazarsam yazayım insanı çaresiz hissettiren duygu ya da düşünce zemininden uzak durmaya çalışıyorum. Çünkü biz Arabesk Kültürle yetişen bir toplumuz ve o kadar ağır meselelerimiz var ki insanın eylem gücünü alan o kara hissiyattan kurtulamazsak, hiçbir şeyle baş edemeyiz. Kaldı ki ben “mutluluğu koşula bağlamamayı” öğrenecek kadar yaş aldım. Çocukluğumdan beri de bireyin kendi gücünü küçümsememesi, sorunların arkasındaki nedenleri değiştirmekle yükümlü olduğu fikrindeyim. Bunun en iyi yolu da mizah.
Öte yandan yazmak benim için yaşamak demek. En sevdiğim duygu sevinç olunca da, eğlenceli şeyler ruh rengimle daha çok uyum sağlıyor, kalemin mürekkebini o tarz bir yaşamak algısından çekmek istiyor. Ama tek bir cümleyle de yanıtlayabilirdim aslında bu soruyu: Ben mutluluğa yetenekli bir insanım.

İçinde "canavar" olan bir hikâye sizce ebeveynleri endişelendirmez mi? Günümüz ebeveynleri olarak -malum- her şeyden nem kapar olduk :) Aslında bu hikâyede canavar da çocuktan korkuyor. Herkes "gerçekte olan"dan değil de "kendi zihninde yarattığı imge"den korkuyor diyebilir miyiz? 
Tam olarak öyle.
Çocukken kışları ablamla soba yanan tek odadaki divanda birbirimize sokularak yatardık. O zamanlar hemen her evde ağaç gibi dallanan ve pek çok halkanın saksıları taşıdığı demir düzenekler vardı. Gece onun gölgesini canavara benzetirdik. Kurduğumuz oyuna göre ışığı açınca canavar yok olurdu. Yorganın her noktasını üzerimize kapadığımızda ise içeri giremezdi. İşin garip yanı, korkardık ama karanlıkta sürekli biçim değiştiren canavarlarla çok da haz verici bir oyundu.
İnsan zihninde canavarlar yaratmaya alışık. Karanlık korkusu ise göremediğinin yerine korkutucu şeyler koymakla başlıyor. Yani aslında korktuğun karanlık değil, kendi zihnin. Öyleyse o karanlığı bir sinema perdesi gibi istediğin türde, büyüleyici, hoş, eğlenceli şeylere zemin olması için de kullanabilirsin. Ki ben sanırım senaryo yazarlığına, çocukken divanın altındaki karanlığa sığınıp orada kendi filmlerimi çekmekle başladım. Gündüz divan altında çekilen filmlerde canavar olmazdı. Ama hayatım boyunca zihnime toplumun yerleştirdiği canavarlarla boğuştum. Bazılarıyla da arkadaş oldum.

“Dolapta kim var?” okul öncesi ve 1. 2. sınıflar için yazılmış bir kitap. Çocuk, zihninde yarattığı canavardan korkmakla kalmıyor, onu kendi kusurlarını, örneğin odasını toplamaktaki tembelliğini örtbas etmek, suçu birine atıp rahatlamak için de kullanıyor. Çocuk canavarı görünce “Ay, bir canavar!” diye çığlığı basıyor. Canavarsa “Ay bir çocuk, hem de çok korkunç!” diye bağırıyor. (Ki ben bu sahneye çok gülüyorum.) Böylece canavar ya da öteki diye bir kalıbın içine koyduğumuz ve o kalıbı boyayıp dururken içinde ne var diye bakmadıklarımızla söyleşmenin kapısı açılıyor.
Birine “düşman” dediğimizde, o yalnızca “düşman”dır. Ne onun kim olduğunu düşünürüz, ne de haklı olup olmadığını. Ben bu kitapta korku oyunlarını, önyargılarını, ötekileştirmeyi bırakıp diyalog yolunu açmanın hoşluklarını gösterme istedim.
Aynı şekilde “Benim Adım On Üç” de, On Üç adında, merdiven altında doğmuş bir kara kedinin ötekileştirmeye, önyargılara ve batıl inançlara karşı kendini ifade etmesini konu ediniyordu.
Çocuklar her iki kitabın mesajını da gayet iyi algıladı. Büyüklere gelince, onlar gerçekten korkutucu ve zalim canavarlar yaratıp saldılar bu dünyaya. Eğer bunca insanın katline sebep olan o canavarlardan korkmuyor, bunlara karşı mücadelede yer almıyorlarsa, kel kafasına diş fırçaları saplayarak süslenen bir canavarı korkutucu bulmaları komik olur. Traji-komik elbette.
Oysa hangi canavarı geldiği çamura gömeceğin, hangisine karşı ortak mücadele içine gireceğin, hangisinin bireyin özgürleşmemesi için uydurulmuş olduğunu gördüğün anda onu koluna takıp gezeceğin, şu yaşadığımız ortamda çok daha fazla önem kazandı. Canavarlarla ilişkimizi gözden geçirmeyi ihmal etmemiz, çocuklara devredecek karanlığı büyütecek diye düşünüyorum.

Neredeyse tüm kitaplarınızın çizeri farklı isimler. Çizim ve hikâye bir bütün olduğunda çok daha güzel oluyor. Yazar olarak hikâyelerin çizimlerinin nasıl olacağına dair fikir belirtme şansınız oluyor mu yoksa kitap tamamlandığında çizimler size de sürpriz mi oluyor?
Bazen öyle, bazen hayır. İkisinin de farklı kolaylıkları ve zorlukları var. Türkiye’de çocuk yayıncılığının en can alıcı sorunlarından biri, yayın ekibindeki eksiklikler. Yeterince iyi, bu alanda uzman editörün, yayın koordinatörünün ve ressamın olmayışı, bazen bunaltıcı olabiliyor.
Elbette örneğin Mustafa Delioğlu gibi metni çok iyi okuyan, yorumlayan ve insana hiçbir sıkıntı yaşatmayan, usta ressamlarla çalışmak huzur verici ve çok da kolay. Ama alana yeni ressamlar da katılmalı. Ben bunun için çok çaba harcadım. Resim editörlüğünü yaptığım kitaplar oldu ki, bir kitabın resimlenmesi için harcadığım zaman ve emekle rahatlıkla iki üç kitap yazardım. Yeni ressamlarda temel sorunlar şunlar: Kitap okumamaları, bu nedenle resimleyecekleri kitapları da doğru algılamamaları, iş etiğinden yoksunluğun yarattığı akıl almaz aksaklıklar,  kayıplar, kibir, kapris ve coşkunun kitaba değil, yalnızca bu kitabı ben resimledim demenin ya da kazanılacak paranın hesabına yönelik olması.
Durum o kadar feci ki bir ressamın şunu söylediğine şahit oldum: “Ya internetin, sinemanın bu kadar geliştiği bir zamanda, kitap okumak artık çok lüzumsuz, çağdışı bir şey.” Cahillerden daha katlanılmaz bir şey varsa, o da cahilliğiyle böbürlenenler.
Yeni ressamların alana girmesi için doğrusu ya elimden geleni ardıma koymadım. Ama örneğin bir yıl önce dördüncü kitabının basılması gereken seri, ressamının iş ahlâkından yoksun olması nedeniyle ilk kitapta kaldı. Ben de artık enerjimi en azından bir süreliğine yeni ressamlara destek olmakla perişan etmeyip kitaplarımı profesyonel editörün gözetiminde, profesyonel ressamlara bırakma yolunu seçtim. Ama içimde hep yeni, genç, alanda kalıcı olacak ressamlara olan özlemle ve tabii umutla.

Eldivenlerinin sol tekini kaybeden Moli'nin hikâyesindeki fare gibi ince düşünceli ve tatlı bir arkadaşım olsun isterdim açıkçası. Bu hikâyede yer alan eldiven ağacı yoksa gerçek mi?
Moli’nin hayatında gerçek. Şimdi bu sorunun açtığı zihin patikasında benim hayatımda da –Moli’ninkinden farklı olsa da- böyle bir eldiven ağacı olduğunu anlıyorum. Biz, tek eldivenini kaybetmiş ya da o eldiven olup eşini bulamamış insanların yoksunluk duygusuyla büyüdük. Ama çok şükür ki dostlarım ve etkinliklerde bana olağanüstü duygular yaşatan çocuklar, benim için bir eldiven ağacı oldu. Farklı yerlerde örülmüş, bazen kaybolmuş, bazen açığa çıkmış, kimi zaman kaçan ilmeğine üzülmüş ama sonra o kaçan ilmeklerin açtığı patikaların güzelliğini fark etmiş eldivenler benim ağacımda birleşti. Ne zaman kedere kapılsam, o gülücüklerle dolu eldiven ağacının altına uzanırım. Bir de rüzgâr çağırırım ki eldivenler salınsın ve bana hayatta şükran duyacağım ne çok şey olduğunu hatırlatsın.

İtiraf etmem gerek, benim favori kitabım "Büyüklerle Dalga Geçme Dersleri". Çok hazır cevap biri olmadığım için biri bana bir şey söylediğinde sadece gülümseyip geçerdim ama söyleyeceklerim boğazımda düğümlenirdi; bu kitaptan sonra ise farkında bile olmadan dilimden dökülmeye başladılar :) Farklı, akla çok kolay gelmeyecek tarzda olan bu kitabın özel bir yazılış hikâyesi ya da sebebi var mı?
Ben çocukken bir defter tutardım: Büyüyünce yapmayacağım şeyler. Çevremdeki yetişkinler çocukluklarından söz ederken deli olduklarını söylediklerini neden şimdi çocuk olanlara yapıyor anlamazdım. Onlar gibi bir yetişkin olmaktan ve bir gün çocukları anlamamaktan korktuğum, ayrıca bir gün mutlaka çocuk haklarıyla ilgili bir şey yapmak istediğim için tutardım bu defteri. O defter sonra ne oldu hatırlamıyorum ama sözümü hiç unutmadım.
Tüm kitaplarımın içinde çocukken zihnime kazıdıklarımı en çok Büyüklerle Dalga Geçme Dersleri taşır. Tabii yalnızca bir tek kişinin çocuk geçmişine dayanmak doğru olmazdı. O nedenle kitaptaki konuların bir kısmını, yetişkinler ve çocuklar arasında yaptığım anketler sonucunda seçtim. Farklı kuşaklardan farklı sosyal kesimlerden insanlar aynı yerlerde incitilmişti. Ben de bu zincirin en iyi çocukluk zamanında algıların açılmasıyla kırılabileceğini düşündüm. Aslında işlenen konular ağır, kederli bir dille de işlenebilecek şeyler. İstense, zırıl zırıl ağlatır her bir başlık. Ama o zaman ağladığımızla kalırız. Buradaki meseleler zaten fazlasıyla ağır zaten, bir de hicranı eklemek doğru değil bence. Oysa asıl ihtiyacımız olan, bunlara sebep olan toplumsal öğretileri kavramak ve onları değiştirmek. Bunun için de enerjiye ihtiyaç var. Yani mizah çok iyi ve doğru bir zemin. Öte yandan aslında bizi yara bere içinde bırakan tüm bu işleyiş gerçekten de o kadar saçma, o kadar komik ki. Bu saçmalığı fark edemediğimiz için bizi ağlatan bir hayata sürüklenmişiz. O ağlamalar hiçbir işimize yaramamış. E bari bir de gülmeyi deneyelim, değil mi ama?
“Orantısız güç kullanımı” yetişkinler ve çocuklar arasındaki ilişki için de doğru. O nedenle çocuğun gücü baskılanıyor, dilimizdeki lafları yutuyoruz ve onlar içimizde bir yerde kalıyor. Yetişkinler de çocukluk acılarını hâlâ dillendirmiyor mu? Ama işte çözümsüzlük de burada zaten. Acılardan söz edip durmak yerine, onları değiştirmek için eyleme geçmemek. Tabii insanın önce kendi acılarını yıkması lazım ki söz dilde kıvranıp kalmasın.

Gölgesini kaybeden Hacivat ve Karagöz ile klasik tarzda bir anlatım yerine eğlenceli bir "gülmece" okuyoruz. "Hacivat ve Karagöz bir gün yola çıktılar ve yolda gölgelerini kaybettiler" diye başlayan bir cümle yerine kendimizi bir anda gölgenin peşinde ve hikayenin tam içinde buluyoruz. Bu tarz ile okuma kültüründe pasif okuyuculuktan çıkıyoruz diyebilir miyiz?
Ben özellikle çocuk edebiyatında birlikte yola çıkılıp yaşanan maceralardan hoşlanıyorum. Öte yandan Karagöz ve Hacivat zaten “biz” anlamına geliyor. Bizim derdimizi anlattığımız, bizim mizahımızı yarattığımız ve bizimle değişen bir kültürel miras. Gerçi gelenekten alınan öğeler için tutucu bir anlayış söz konusu nedense. Zamanı durdurma çabası, edebi zevklerin önüne geçiyor. Oysa bence, değişip gelişmekten mahrum ettiğin şeyi ölüme mahkûm ediyorsun demektir. O nedenle ben Karagöz ve Hacivat’ı modern bir öykülemeyle, bugünün çocuklarına uygun bir macerayla anlatmak istedim. İlk kitap olan “Karagöz’ün Gölgesini Kim Çaldı?”nın ardından gelen “Eyvah, Gölgeler Değişiyor!” ise tutkuyla bağlı olduğum masal kültürünü de metne sızdırma amacıyla birleşti.

"Sakız Çiğneyen Kedi" kitabında çok güzel şiirler var. Ama ilgimi en çok "kedilerden korkanlara" şiiri çekti. Uzun yıllar kedi fobisiyleyaşayıp sonra hayatıma Lokum Hanım'ı alınca kedilerin hiç de korkulacak biryanı olmadıklarını görmüştüm. 
"İşte şimdi sen de oldun bir kedi/ Söylesene, korkunç buldun mu kendini?" Kitaplarınızda kediler sıklıkla yer alınca merak ettim, kedilerle olan diyalogunuz nereden geliyor? 
Oldum olası kedileri ve kargaları çok severim. Kediler içimi ısıtır, kargalara ise büyük hayranlığım var. O şiirlerde –şu anda beni tek koluyla kaldıracak kadar büyümüş olan yeğenim Derin Deniz’in ve onun kedileriyle köpeği Yulaf’ın etkisi ağırlıkta. Çocukken şöyle demişti: “Bunları sen yazıyor olabilirsin ama ilhamını benden aldığını unutma!” Yıllar sonra şiirler kitaplaştığında ne kadar haklı olduğunu gördüm.

Çocuk edebiyatında unutamadığınız, sizi çok etkileyen, dönüp dönüp yine okuduğunuz kitaplar hangileri?
Heidi’ye olan hayranlığım hiçbir şeyle karşılaştırılamaz.

Son zamanlarda okurken sizi çok eğlendiren, güldüren kitaplar var mı?
Rodari bazen beni çok güldürüyor. Ama en çok okul öncesi kitaplarını seviyor ve onlarla gülüyorum.
Semih Erelvanlı’nın -çocuk kitapları olmasa da çocuk karakterlerinin çok güçlü olduğu- öykü kitabı Bebek Arabasında Ayvalar’da beni kırk kere de okusam kahkahadan yerlere yıkan öyküler var. Özellikle Çişli Ayşe ve Arkadaşları’na çok gülüyorum. Bazı öyküleri ise fena ağlatıyor. Aynı şekilde onun minimal öykü kitabı Tahtakurularının Evreni de çok güldürüp çok ağlatıyor beni.
Belki çok gülmediğim, hatta fena ağladığım çocukları konu edinen hitlerimi de paylaşmak isterim. Çünkü çok aşığım bu kitaplara:
Bir Avuç Yıldız, Rafik Schami
Bülbülü Öldürmek, Harper Lee
Uçurtma Avcıları, Khalid Hüseyni

Çocuklar için yazdığınız kitaplarda kullandığınız dile daha mı çok dikkat ediyorsunuz ya da böyle bir ayrım yapmak doğru mu?
Edebiyat, edebiyattır ve yazdığın her şeye karşı sorumlusundur. Yalnızca her bir alanda dikkatin biçimi değişiyor.

Klasik masallarda bulunan birçok ögenin çocuklar için uygun olmadığı konusunda verdiğiniz çok güzel örnekler var, “Pamuk Prenses” masalı gibi. Son dönemde yazılan çağdaş masallar hakkında ve bu masallardaki “toplumsal cinsiyet”in işlenişi ile ilgili ne düşünüyorsunuz?
Masallar ve Toplumsal Cinsiyet’te eleştirdiğim masallar klasik masallardı. Taklitleri de öncüleri gibi aynı ileti sorunlarını yaşıyor ama onlardaki lezzet de yok. Öte yandan harika modern masallar ve masal ögelerini çok başarılı kullanan, tuzaklara düşmediği gibi gözbağlarını açan kitaplar da var.

Tamamlanmak üzere olan projelerden minik tüyolar alabilir miyim? ("Büyüklerle Dalga Geçme Dersleri" kitabının ikincisi çıksa diye heyecanlanıyorum mesela ben :)
Ama Büyüklere Mektuplar çıktı. Tamam, bu kitap o kadar da mizaha yaslanmıyor ama benzer sorunlara farklı bir yerden bakıyor. Büyüklerle Dalga Geçme Dersleri’nin ikincisini ise umarım yazmam. İlki geçmişte ve bugün yaşanan sorunları konu ediniyordu. Gelecekte çocukların başına sarmaya yeni dertler icat edilirse, yazarım. Ki bunun fikri bile çok üzücü.
Gelelim, şu anda tezgâhta olanlara. Son günlerde harıl harıl düzeltme yapıp duruyorum. Şiir masallar ve yetişkinler için bir şiir kitabı yayına hazırlanıyor. Bir de muzip bir karşı masal serisi var. Ayrıca çocuklar için şiir ve masal kılavuzları.

Yazma rutininiz var mı? Roald Dahl gibi minik bir kulübede sarı bloknotlarınıza kurşun kalemle mi yazıyorsunuz yoksa :)
Yazmaya sekiz yaşımda başladım ve birkaç yıl öncesine kadar tatiller dâhil çalışmadığım tek bir gün olmadı. Ama öyle minik kulübe gibi bir şansım hiç olmadı. Onun için her zaman, her yerde çalışabilmeyi öğrendim. Şu anda çatlamış serçe parmağıma, bandajdan çıkar çıkmaz üstüne komik bir resim yapma sözü verip, ayağımı masanın üzerine atarak yazıyorum. Aklım da hep ona gidiyor. Sanki bir şey söyleyecek gibi, canı gıdıklanmak istiyor gibi… Yazık diyorum, kalem tutamaz, bilgisayar tuşlarına basamaz. İleride ayak serçe parmaklarının da yazı yazabileceği bir çalışma bahçesi yapacağım.

Teknoloji çağında olmayı ve bir şeyleri çabucak tüketmeyi sevmiyorum (ne yazık ki) ancak yine teknoloji çağında olup yazılarını/kitaplarını çok sevdiğim yazarlarla tanışma fırsatım olduğuna da seviniyorum (neyse ki) Söyleşiye katıldığınız ve gül(dür)me tozu yutup yutmadığınız merakınızdan beni kurtardığınız için çok teşekkür ederim J
Ben teşekkür ederim. Çünkü sorularınızda müthiş bir enerji, içtenlik ve samimiyet vardı. Bu nedenle de çok zevk aldım. Serçe parmağımdan herkese selamlar…
                                                                                 ***

Bu söyleşiyi öncelikle mail üzerinden yaptık, çünkü ben Melek Hanım'ın Ankara'da yaşadığını bilmiyordum. Derken bir gün buluştuk ve sohbet etme şansımız oldu. Orada konuştuğumuz şeyleri düşününce bu söyleşi biraz "az bile" kaldı :) Birlikte geçirdiğimiz yaklaşık 4 saatin sonunda ayaklarımın yerden kesildiğini yanlış metroya bindiğimde fark ettim. O kadar "masal gibi" geçmişti ki o saatler, hayatım boyunca hep hatırlayacağım.
Sorduğum sorulara uzun uzun emek vererek yazan bu tatlı yazar peki kitapları haricinde "nasıl biri?" derseniz;

Balık ekmek seven, kahvesini az şekerli içen, kedilerle sohbet eden, karga görebilmek için kalbi atan, devamlı olarak gülümseyen (kendisi gülmese gözlerinin içi muziplikle gülen), son derece mütevazi, konuşması şiir gibi gelen, "koşma düşersin" laflarına aldırmadan içindeki çocuğu besleyen tatlı mı tatlı biri.
Kahvemizi içerken Melek Hanım'ın arkasındaki büyük rüzgar gülünün akşam güneşinde salınışını hiç unutamayacağım. (öncesi de burada)
                                                                             ***
Kocaeli kitap fuarında tanıştıkları Saliha, Melek Hanım'ın sıcakkanlı tavrını çok sevdiğini  ve ona bu çizimle sürpriz yapmak istediğini söyledi :) (Annesi Feride'ye sevgilerimle)

"Bu kitap öyle tatlı ki içim sevinçle doluyor."

                                                                                       ***
6 Aralık 2015 Pazar akşamına kadar "Ben çocukken..."cümlesinin devamını yazan 1 kişiye imzalı "Büyüklerle Dalga Geçme Dersleri" kitabı Elif'in minnak ellerinin çekeceği çekilişle gidecek, ben de yanına 1 mektup koyacağım :)




"Daha dünkü çocuksun...

Bugün de çocuğum, ne hoş değil mi?"

*20 Kasım "Dünya Çocuk Hakları Günü"nüz kutlu olsun, büyüklerle dalga geçmeyi unutmayın :)
** Önceki "1 Kitap 1 Mektup" etkinlikleri de tam olarak burada :)
Devamını oku »

19 Kasım 2015 Perşembe

Postcrossing Kartlarım-1

Aslında her şey Yasemen ve Hazan'a gelen kartları görüp "hiiii" diye iç geçirmemle başladı.
Postcrossinge üye oldum, 5 adet kart gönderdim ve kendi kartlarımı beklemeye başladım.
Hemen her gün posta kutumu kontrol ettim. Postacıya kızmaya başladım. Düşündüm ki "bana sanırım kimse kart göndermeyecek, böhüüü" Hayal kırıklığı yaşadım. Ama bir gün... Posta kutum dolup taştı :)
O günden beri de postacımız biriktirip getiriyor olsa da kartlarım çok şükür elime ulaşıyor.
Onlar da şöyle:
Sağ üstteki tatlı kız, bana ilk gelen kart :)

Şu karta yakından bakın çünkü kendisi bulmacalı kartmış, karabalık fark etti:

"Eli cebindeki yaratığı bul..." Buldunuz mu?
Benim gönderdiklerim pek şahane değil, favorilerimden biri de şu:


Bana gelen cevap da şöyleydi:“Hello!
Thank you so very, very much for the lovely card from a child with her cat. It's beautiful. I also like the stickers you used, and the stamp you enclosed, very nice. And thank you, thank you for the wonderful autumnleaf, such a nice idea to put it in the envelope! Your card with little presents is a real gift to me!
Wish you and your family all the best,
Esmeralda”


İşin aslı şu yazıda Yasemen, "Kendi acımdan Postcrossing’in sevdiğim tarafları çok fazla, bana kattıkları da öyle. Ama bunları bir kenara koyacak olursak en sevdiğim taraflarından bir tanesi sanırım kartlar ulaştıktan sonra gönderilen teşekkür mesajlarından şunu görmek: Birinin posta kutusunda kartınıza ulaştığında yaşadığı heyecanı, sizin gönderdiğiniz kart sayesinde duyduğu mutluluğu, hala bir şeyler için umut olduğunu… "dediğinde ne söylemek istediğini anlamamıştım. "Ne yazabilirler ki" demiştim. Yasemen sana sevgilerimi gönderiyorum ve mahçup olduğumu belirtmek istiyorum. Yukarıdaki mesaj çok tatlı değil mi? Resmen mutluluktan uçtum :)


"Direct swap"ın ne olduğunu bilmeden ilk kartlarımı yazdığım için insanlara şunu yazmıştım.
"Hi, How are you, dou like children books too" gibi, cevap bekleyen sohbet cümleleriydi :)
Bir de ilk başta herkese şunu yazdım: "Sorry for my bad English" :)
Şimdi bunları yazmıyorum. Kötüyse kötü ne yapayım diyorum.
Kişinin profilinde bir sıcaklık görmediysem daha basit şeyler yazıyorum. Bazıları ise sıcacık oluyor, onların kartını zarfa koyarak içine yaprak, pul gibi minik hediyeler ekliyorum.
Benim profilimde kedileri sevdiğim yazdığı için bolca kedili kartım oldu. Elif'in ellemediği kartım, sevmediği pişili kartım yok tabii :)
Bir de birkaç defa babaanne denk geldi, torunlarıyla postcrossing yapan, onlara 2 adet kart gönderdim. Çok tatlı değiller mi?
Kartlarım biriktikçe yine paylaşırım.
Çok teşekkürler Yasemen ve Hazan :)

Bir de yazmayı unutmuşum ama bana gönderen kişilerden birçoğu kütüphaneciydi ya da kitapçıydı, gerçekten şaşırdım. Hatta son gelen kartın sahibinin profilinde "çocuk kütüphanesinde çalışıyorum" yazıyordu, yoksa bunlar bana birer mesaj mıydı :)

Devamını oku »

18 Kasım 2015 Çarşamba

Yılbaşı Kitap & Kart Çekilişi- 2016 :)

Geçen seneki etkinlik çok keyifli geçmişti, katılanlar tanıdığım insanlar olunca organizasyonda hiç zorlanmadım.
Bu sene de böyle bir etkinlik yapmak istedim. İşin aslı aklımda sadece "kart" vardı ama kartlar postada kaybolabiliyor, o yüzden de kitaplı kartlı bir etkinlik olsun yine diye düşündüm.
Bilmiyorum ki katılmak isteyen olur mu, yoksa biz kkk ile ikimiz mi kalırız :)
Bu sene için aklımda "eşleşme"den ziyade kimden geleceğinin sürpriz olduğu bir kitap hediyeleşmesi var.
Hiç tanımadığı birine yeni yıl hediyesi olarak kitap ve kart göndermek isteyen,
Hiç tanımadığı birinden yeni yıl hediyesi olarak kitap ve kart almak isteyen,
Kısaca neşeli bir etkinliğe katılmak isteyen herkes,
 30 Kasım 2015 tarihine kadar
 "2balik1kedi@gmail.com"  adresine mail atsın, oradan haberleşelim :)


*Böyle sürprizli işleri aklıma getiren canım arkadaşlarıma da sevgilerle :)
Devamını oku »

13 Kasım 2015 Cuma

Önemli An'lardan Biri

Az sonra dün sözünü ettiğim buluşmaya doğru koşuyor olacağım, şansım yaver giderse ayaklarımın altındaki zemin ile bağlantım kopar ve ben biraz da uçarak buluşmaya gidebilirim.
Aman yarabbim çok heyecanlıyım.
Konuşabilecek miyim acaba yoksa sadece "kem küm" deyip sırıtacak mıyım :)
İnsanın hayatında böyle önemli an'lar, günler vardır. Bu hislerimi sonrasında yazsam muhtemelen sadece "heyecanlandım" derdim. Ama o kadar basit değil hislerim.
Hani nasıl desem, içimden miyavlayıp gaklamak geliyor :)

Benim gönderdiğim postcrossing kartlarından biri :)
Bana şans dileyin...

Devamını oku »

12 Kasım 2015 Perşembe

Günün Mutluluk Sebebi 14: Hediyeler/Yeni Kararlar

Bir önceki mutluluk sebebini okudum şimdi, aa ne güzel şeyler yaşamışım dedim :) Yazmak bu yüzden iyi bir şey, hafızama güven(e)miyorum çünkü.
Geçen zaman kısa olsa da içine bir dolu "mutluluk sebebi" sığmış meğer, hangisinden başlayacağımı şaşırdım(çok şükür)
Bu hafta galiba hediye haftasıydı, kiminle görüştüysem bana hediye almıştı. Çok şaşırdım ve çok sevindim. Ben bu ara görüştüğüm insanlara yere düşen kırmızı yapraklardan hediye ettim yalnızca :)
İlk olarak beni çok şaşırtan bir sürprizle başlayayım. Kumkurdu'nu orijinal dili olan İsveççe'den okumak istiyordum. Bir arkadaşım sana bir çocuk kitabı almak istiyorum, ne alsam bilemiyorum demişti. Ben de Kumkurdu kitabının İsveççe'sini istedim. (Yurt dışıyla bağlantısı var) Bulabileceğini açıkçası pek beklemiyordum ancak bulmuş, sahiden çok şaşırdım. "Ama İsveççe bilmiyorsun ki, bu kitabı ne yapacaksın?" diyenlerin henüz Kumkurdu ile tanışmamış olduğunu düşünüyorum :)

Geçen hafta postacımız sağ olsun biriktirdiği mektup ve kartlarımı bırakmış, kendisinin 2 haftada bir bize uğradığından şüpheleniyorum.(aslında eminim) Posta kutumda inanılmaz güzel şeyler vardı. İyi ki postcrossinge üye olmuşum ve iyi ki çok tatlı mektup arkadaşlarım var, dedim. Şirin bana "kırmızı balık" göndermiş, her gün kullanmak istiyorum ama kullanmaya da kıyamıyorum.
Balık çok tatlı değil mi?
KKK buluşmamızda Zeugma bez çantama kavuşmuş oldum, hiç aklımda yokken hem de. Yeni kitap çantam o oldu, baktıkça mutlu oluyorum.
Canım Gamze'den merak ettiğim bir kitap "Şemsiye" geldi dün, henüz Elifle okumadım ama sözsüz bir kitap olduğu için eminim favorileri arasına girecektir :)

Haftanın bombalarından biri Özlemden geldi: RD Tavkimi ve Ayı Peddington. RD Takviminin ilk sayfasında "en sevdiğim RD kitabı" duruyordu. (teknik olarak bu sıralamada 1. sırayı 3 kitap paylaşıyor ama olsun :) "KSD"yi görünce çok mutlu oldum.
Pelin'in bana yy önce hediye ettiği defterleri hangi amaçla kullanacağıma karar verdim. O da çok iyi oldu. Küçük olanını "mektup defteri" yaptım, büyük olanının sırrı bende :)
Bu yazı biraz hediyelerimi sergiledim gibi oldu ama bu hafta sahiden biraz böyle gelişti ve her biri ayrı ayrı çok mutlu etti beni.
Geçtiğimiz gün iş yerinden bir arkadaşım bana elma verdi bahçeden diye. Ben de ertesi gün ona satıyor mu acaba diye gittim. Satmıyormuş çünkü başkasından almış,o kişiye gittik. O da satmıyormuş, bana bir koca poşet elma verdi karşılıksız. Biraz çekindim ama elmalar cidden çok güzel.
Geçen haftanın en şahane gelişmelerinden biri sanırım "Kürk Mantolu Madonna"yı okumuş, sevmiş ve içinde kaybolmuş olmam oldu. Hala etkisindeyim :)
Kendimle ilgili iki güzel gelişmeden de bahsedeyim. Hatta üç oldu sanırım, sayamadım şimdi. Yazınca anlarım :)
Çalışma masama "sonbahar köşesi" yaptım. Ve bu köşeyi her gün yenilemeye başladım. Yeni yapraklar getiriyorum masama, eskileri de hediye ediyorum veya geçen gün yaptığım gibi postcrossingde mektubun içine koyuyorum.(alan kişi bana deli demezse iyi tabii)
Meşhur elma :)
Kendimle ilgili olarak hastalıktan beri uygulamaya çalıştığım şey, aldığım yeni kararlar oldu. "Üşenmeme", "ertelememe", "yavaşla","sadelik" ve "kendine bakma" Tek tek altlarını doldurmayayım şimdi ama daha önce bu tarz kararlar alıp en fazla 3 gün uygulayabilmiştim. Şimdi ise 10 günü geçti :) Heyoooo :) *Kendime bir ödül vermeliyim birkaç ay geçince(bir kahve mesela)
Veee gelelim üçüncüye...
Bu daha yepyeni bir gelişme.
Dün akşam Elif'i ayağımda sallarken midemde bir bulanma kafamda bir dalgalanma yaşadım (sonradan aklıma Miguel geldi cidden :) ve ardından sahiden de kafamın üzerinde bir ampül yandı: "Neden olmasın?" diye. Elif'i uyuttum, karabalığın yanına koştum, fikrimi söyledim, çok mu saçma diye. "Yoo" dedi ve hayal kurmaya başladık. Derken saat ilerledi, arada Elif uyandı geri uyuttuk vs derken sabah bir coşkuyla uyandım. Hatta gece şöyle bir şey oldu, ben bir ara Elif'in yanında uyuyakalmışım, karabalık gelip uyandırdı, yatağıma yatınca "hii saat çok geç olmuş, sen niye hala uyumadın" diye kızdım. O da dedi ki "sen uyuyalı zaten 15 dakika oldu"!!! Ben şok tabii, içime Miguel kaçınca ne olduysam artık o heyecandan :) Ne olduğu henüz netleşmediği için şimdilik yazmayayım ama ben bu fikri çok sevdim. Özeti şu: Hayatta çok istediğin bir şeyin bir anda ve en mükemmel haliyle kucağına düşmesini bekleme, küçük de olsa bir yerden başla...
Geçenlerde bahsettiğim şu paragraf:
"Bu hafta ise "arkadaşım" diyemeyeceğim ama benim için çok özel biriyle buluşacağım(inşallah) Onu da bir sonraki sefere yazarım. Yanında "this is zemin"den öte konuşmayı becerebilirsem diyaloglarımızı da yazarım ama yanında "gaklayıp miyavlayabileceğim" biri olduğunun ipucunu verebilirim :)" henüz gerçekleşmedi, kısmet olursa yarın buluşacağız, çok aşırı heyecanlıyım, bana şans dileyin.













Devamını oku »

11 Kasım 2015 Çarşamba

Dünya Çocuk Kitapları Haftası Kutlu Olsun!

Çocuk kitaplarını çok seviyorum.
Çocuk kitaplarını okurken bambaşka bir dünyada olmayı, hayallere dalmayı(hatta bazen oradan hiç çıkmamayı), yepyeni insanlarla (karakterlerle) tanışmayı, onlarla sevinmeyi ve onlar için üzülmeyi(dertlerine ortak olmayı), baskısı bitmiş bir kitabın peşine düşmeyi, sevdiğim kitabı herkese zorla okutmaya çalışmayı (öneri diyelim biz ona), kitap sever arkadaşlarla buluşup kitaplar hakkında sohbet etmeyi, kütüphanemdeki kitaplara bazen sadece bakmayı bazen de onlarla oynamayı, çocuk kitapları sayesinde tanıştığım tatlı insanları, bu tutkuyu içimde hissetmeyi seviyorum :)

Görseli karabalıkla beraber hazırladık :)
Bir hafta boyunca (11-18 Kasım) bu yazının altına "çocuk kitaplarını neden sevdiğini" yazan 1 kişiye sürpriz bir çocuk kitabı hediye edeceğim.

Geçen sene ve ondan önceki sene de kutlamayı unutmamışım, yaşasın :)
Uzun zamandır üzerinde düşündüğüm bir şeydi, "en sevdiğim çocuk kitabı" acaba hangisi diye. İleride cevabım değişir mi bilmiyorum ama şimdilik Kumkurdu "en sevdiğim, beni en çok etkileyen, hep baş ucumda durmasını istediğim" kitap :)
Kütüphanedeki Aslan "okul öncesi" kategorisinde en sevdiklerimden biri.
Kitapkurdu Lily ise baskısı bitmiş ancak çok merak ettiğim bir kitaptı, sağ olsun Akça sayesinde ona da kavuşmuş oldum.
Yakın mıdır acaba benim kendi çocuk kütüphaneme kavuşmam, ne dersiniz :)
Devamını oku »

10 Kasım 2015 Salı

Kürk Mantolu Madonna

Bu kitabı okumadan çok önceki düşüncem:
"Herkes okumuş, okuyor, merak ediyorum ama emin değilim nasıl olduğundan, sever miyim acaba, yok ben kesin yarıda bırakırım, fazla "edebi" eser sevmiyorum, yanında kahveli fotoğrafının 5 liraya verildiği karikatürden sonra kapağın yüzü eskidi bende."
Yavaş yavaş kitabı merak edip almaya niyetlendiğimdeki düşüncem:
"Sanırım vakti geldi, Kürk Mantolu Madonna'yı kitaplığıma koymalı ve yakın bir zamanda okumalıyım. Merak ediyorum."
Biraz zaman geçer...
"Tam alacaktım ki başka kitaplar araya girdi."
Derken, günlerden bir gün siparişime "evet" dememe tam olarak 1 adım kala durakladım ve akşam Elif ile buluşacağımız aklıma geldi. Nedense ondan güzel bir kitap önerisi duyacağımı düşündüm. Akşam buluştuk ve konu tabii ki kitaplara geldik. Bu ara neler okuyorduk, bizi hangi kitaplar çok etkilemişti vs. Elif birden gözlerinde daha önce hiç görmediğim bir ışıkla "Kürk Mantolu Madonna" dedi. "Okudun mu, ben de merak ediyordum" dedim. "Beni en çok etkileyen kitaptır, ben böyle bir aşk hikayesi okumadım hiç." dedi. Aynı ışık bana da geçmişti. Gecenin 10unda nöbetçi kitapçı bulsam kitabı alacaktım. Ertesi gün siparişimi tamamlarken daha önce başıma hiç gelmemiş bir şey yaşadım. "Kürk Mantolu Madonna"yı sepetime ekliyor fakat alışveriş listemde adını göremiyordum. Başka bilgisayarlarda bile denedim, olmadı. O an şunu hissettim: Yapı Kredi Yayınlarının dükkanından kitaba dokunarak bu kitabı almalıydım!
Geçtiğimiz hafta iyileştikten sonra kalan 1 günde kendimi "YKY"de buldum. Kitapların yerini artık ezberlediğim için doğruca Sabahattin Ali rafına gittim ve elim titreyerek kitabı aldım. Neden elim titredi bilmiyorum. Çok heyecanlanmıştım.
Kitabı alıp çantamda taşırkenki düşüncem:
"Çok değerli bir hazine var çantamda, hemen mi okusam yoksa uygun bir an mı beklesem?"
O akşam kitaba başladım, ertesi gün yarısındaydım, diğer gün(dün gece) de bitirmiştim. Bölüntülü okumak resmen sinir sahibi yaptı beni. Arabada normalde asla kitap okumam, midem bulanır. Dün sabah eşime kızdım, kırmızı ışıkta hemen geçme, az bekle diye :) Dün gün boyu okuyamayınca da Elif'i uyutup yatağa uzandığımda saat 12yi geçiyordu. Çok uykum vardı ancak hiçbir uyku beni bu kitaptan mahrum bırakamaz diye düşünerek kitabı açtım ve kapattığımda saat tam 2ydi. (Saat 2 = Şirin)
Kitabı okurkenki düşüncem:
"Bir insan evladı(ben) ön yargıları sebebiyle (yok herkes okumuş yok kapağın yüzü eskimiş vs.) böylesi bir hazineyi kaçırıyor ya, ben daha ne diyeyim kendime..."
"Aman Tanrım, bu adam nasıl yazmış böyle?"
"Ben bu kadar sürükleyici bir aşk romanı, bu kadar içinde yaşadığım derinlikli bir aşk hikayesi okumadım."
Kitabı okuduktan sonra (ve son sayfalarda):
(Bolca ağıt) "Birini aramam lazım ama saat 2. Kitabı okuyan birileriyle konuşmam lazım. Ama saat 2. Elif'e çok borçlandım. Kitaba resmen onun sayesinde başladım. Elif'i arasam? Ama saat 2. Sabahattin Ali'yi kim sever? Özlem tabii ki! Özleeeemmm böhüüüüü"
O ara Özlemle mesajlaştık, yanımda olsa kesin sarılırdım. Ben bir ağla ağla.Ki bu satırlarda bile ağlıyorum  :(
Sabah sabah karabalıktan yorum: "Sen bu kitaptan çok etkilendin."
Benden cevap: "Hadi canım! Nasıl anladın?"  (Bu erkekler biraz saf mı oluyor ne?)
Bu arada kitabın yarısına geldiğimde bir de şunu hissetmiştim. Bu kitabı tüm sevdiklerime armağan etmeliyim. Bu amaçla sevdiğim arkadaşlarıma mesaj attım, Kürk Mantolu Madonna'yı okudun mu diye. Ve fark ettim ki dünya üzerinde okumamış olan bir ben kalmışım.(tamam biri daha var, ismini vermeyeyim, neyse ki birini buldum) Bu sefer de o arkadaşlarıma kızdım mı: "Neeeaaay, okudunuz, sevdiniz ve beni uyarmadınız mı? Yahu insan bir kaş gözle bu kitabı mutlaka oku yoksa geçen zaman aleyhine işliyor vs." demez mi? Demediler :)
Bak bir de şöyle bir şey olmuştu, onu yazmayı unuttum. Nilayla telefonda film, dizi sektöründen bahsediyoruz(ki ben sadece "hee" diyebiliyorum, konudan aşırı uzaktayım) Bana dedi ki "Kürk Mantolu Madonna"yı filme çekmeye çalıştılar ama olmadı. O derinliği veremezler zaten..." Yaklaşık 1 sene önceki bu bilgi, kitabı okuduğum her an aklımdaydı. (Sanırım filme yine de çekilecekmiş ama ben izler miyim bilmiyorum, Filiz sana sevgilerimle)
Kitabı hiç okumamış birileri bu satırlara kadar gelebildiyse tebrikler, kitaptan bahsetmeye şimdi başlayabileceğim :)

"Şimdiye kadar tesadüf ettiğim insanlardan bir tanesi benim üzerimde belki en büyük tesiri yapmıştır." Kitap bu cümleyle başlıyor ve tek bir cümleyle beni içine almaya yetiyor. (Ön yargılarım: Hani bu kitap "edebi", "sıkıcı" olacaktı?) Bu cümleden sonra kitap nasıl ilerledi, ben kitabı okudum mu yoksa su gibi içtim mi anlayamadım. Yeniden tekrar okumak isterim kesinlikle. İşte o ara Raif Efendi ve Maria ile tanıştığımı hatırlıyorum. Raif Efendi'yi en baştan itibaren çok sevdim. O ürkek, içe kapanık, çekingen halini kendime çok benzettim. Hikayenin kurgusu da beni çok etkiledi. Dil ve üslup ise gerçekten duvara çarptırdı. Evet ön yargılarımdaki gibi "edebi" bir metindi ancak asla sıkıcı değildi. Okudukça kalbimden içeri doğru bir şeyler aktığını hissettim. Uzun zamandır böyle bir hikaye okumamıştım. Karşılaştırma yapmak ne kadar doğru olur bilmiyorum ama orta okuldayken annemin bir arkadaşı bana Kurt Seyt ve Shura kitabını vermişti. En son oradaki aşktan bu kadar etkilendiğimi hatırlıyorum. (tabii bunda benim yetişkin edebiyatından bir hayli uzak kalmış olmamın da etkisi var...)
İnsanlar hakkındaki yorumları bence çok güzeldi:
"Dünyanın en basit, en zavallı, hatta en ahmak adamı bile, insanı hayretten hayrete düşürecek ne müthiş ve karmaşık bir ruha maliktir."
"Demek ki insanlar birbirine ancak muayyen bir hadde kadar yaklaşabiliyorlar ve ondan sonra, daha fazla sokulmak için atılan her adım daha çok uzaklaştırıyor."
"Kadın sevebileceği zaman sevmiyor, ancak tatmin edilmeyen arzulara üzülüyor, kırılan benliğini tamir etmek istiyor, kaybedilen fırsatlara yanıyor ve bunlar ona aşk çehresi altında görünüyordu."
"Zaten küçüklüğümden beri saadeti israf etmekten korkar, bir kısmını ilerisi için saklamak isterdim..."(aynı ben)
"Muhakkak ki bütün insanların birer ruhu vardı, ama birçoğu bunun farkında değildi ve gene farkında olmadan geldikleri yere gideceklerdi. Bir ruh, ancak bir benzerini bulduğu zaman ve bize, bizim aklımıza, hesaplarımıza danışmaya lüzum bile görmeden, meydana çıkıyordu... Biz ancak o zaman sahiden yaşamaya-ruhumuzla yaşamaya- başlıyorduk. O zaman bütün tereddütler, hicaplar bir tarafa bırakılıyor, ruhlar birbiriyle kucaklaşmak için, her şeyi çiğneyerek, birbirine koşuyordu." (En sevdiğim bölüm)
"Bir kelime ile, ona yakın olacaktım."
"İkimiz de birer insan arıyoruz, kendi insanımızı..."
" Evden çıktıktan sonra bir şey unuttuğunu fark ederek duraklayan, fakat unuttuğunun ne olduğunu bir türlü bulamayarak hafızasını ve ceplerini araştıran, nihayet, ümidi kesince, aklı geride, ileri gitmek istemeyen adımlarla yoluna devam eden bir insan gibi üzüntülüydüm." (yazarın bu tasviri nasıl yazmış olabileceği hakkında üzerinde çokça düşündüğüm bir cümle)
"Kaybedilen en kıymetli eşyanın, servetin, her türlü dünya saadetinin acısı zamanla unutuluyor. Yalnız kaçırılan fırsatlar asla akıldan çıkmıyor ve her hatırlayışta insanın içini sızlatıyor. Bunun sebebi herhalde "Bu öyle olmayabilirdi!" düşüncesi, yoksa insan mukadder telakki ettiği şeyleri kabule her zaman hazır." (Çok doğru olduğunu hissettim)
"İnanacak adam"- (Bu ifade...)
Kitap bittikten sonra ağlamalarım arasında bir de kendime "ahmaksın sen" dediğimi hatırlıyorum :) Ön yargılarım sebebiyle kendimden uzak tuttuğum bu kitap meğerse kalbimin derinliklerinin önemli bir hazinesini saklıyormuş. Bazı kitapların farklı kapak tasarımlarını, eski baskılarını topladığımı ve onları aramaktan mutluluk duyduğumu söylemiştim sanırım. "Kürk Mantolu Madonna" da benim için onlardan biri oldu. Nadir kitaptaki uçuk fiyatlara aldırmadan hislerime güvenerek eski baskıların, kitapla ilgili notların peşine düşeceğim. Normalde paylaşmıyorum ama sanki bir insan bana güvenerek kendini en ince ayrıntısına kadar anlatmış gibi hissettiğim için, bu kitap için bir istisna yapıp, okuduktan sonra kitaba yazdığım notu paylaşacağım.

Sabahattin Ali'nin tüm eserlerini bir an evvel okuma isteği duydum, "geç kalmadım" sanırım, belki de "tam vakti"... Ne dersiniz?
*Sabahattin Ali'nin hayat hikayesini okuyabileceğim kitap önerisi olan var mı?
** 9 sene önce Sinop Cezaevinden çok etkilenmiştim ama şimdi anlıyorum ki "içim boş" etkilenmişim. Yeniden gidip görmek lazım belki.

Dışarda azgın dalgalar
Gelir duvarları yalar
Seni bu sesler oyalar
Aldırma gönül aldırma






Devamını oku »