Drop Down MenusCSS Drop Down MenuPure CSS Dropdown Menu




BDK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
BDK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Eylül 2015 Pazartesi

Miks, Maks ve Meks'in Öyküsü

Son zamanlarda okuduğum en tatlı kedili hikaye. Hatta o kadar sevdim ki dönüp dönüp sayfaları karıştırmaya devam ediyorum. Yazarın ilk kitabını 2011'de okumuşum ama buraya yazmamışım ne yazık ki. Bu kitapla ilgili yorumumu ve şahane Lokum özlemimi BDK'daki bu linkten okuyabilirsiniz.

Üç yavrulu kıvırcık kuzenin kedilerinin isimlerini de karıştırmışım tabii, aslında şöyle olacakmış :(şiir gibisin yalnız Tangül :)

ilk kedim İhsan Hanım
ikincisi onun yavrusu Kurabiye
arada Çamur ve Haydut var. 
sonra şişko olan Zuko ve diğer tekir Mestan
şimdi misafirim Lokum ve kapı önü kedim Kirpi
Devamını oku »

14 Ağustos 2015 Cuma

Wave - BDK :)

Deniz karşımda olsaydı, ona doğru koşar ve ne yapacağını hiç düşünmeden ona sarılırdım. Bir müddet de öyle kalırdım.
Ankara'yı hala sevmiyor olmamda (13 yıldır) deniz eksikliğinin etkisi çok büyük. Oldukça çorak bir arazi ve yüzleri gülmeyen mesafeli insanlar da bu sevgisizliğimi arttırdı sanırım.
Yazın gelmesi demek benim için işin aslı denizi görmekten başka bir şey ifade etmiyor.
Yıllardır yapabildiğim tatiller sadece 5'er günlük olduğu için "yaşasın yaz geldi, tatile gidelim" havasında değilim. Hatta bugün iyice fark ettim ki ben "yaz insanı" değilim :)
Hayalimde güzel bir sonbahar havası var; dışarıda ince bir hırkalık serin hava, yürüyüş yapıp yine hülyalara dalmışım sonra da eve gelip bu hülyaları çalışma masama dökmüşüm. İçinde biraz sonbahar yaprakları biraz da yapmak istediklerim, baharat niyetine de yürüyüşte keşfettiklerim var.
Sonbahar bende çalışma ve üretme duygusu uyandırıyor. Yazın uzun ama verimsiz geçen günlerinin aksine sonbaharda bir huzur var sanki.
Bu yazının konusu sonbahar sevgim değil elbette, sonunda ve inşallah denize kavuşacak olmamız. 1 haftalık Mersin anane yazlığında konaklayıp, minik yeğenim Ayça balığını çokça mıncırıp denizi izlemek istiyorum. Denize ilişkin hayalimde "yüzmek" de yok. (tamam bir ara girerim de elbette) Ama önce denizle bir hasret gidereyim bakalım, 1 yılda neler yapmış, ben yokken neler neler olmuş oralarda :)
BDK'da Wave hakkında bir şeyler yazmıştım, okumak isteyen olursa buradan bakabilir. (Wave hakkında meğer önceden blogda da yazmışım :)
İçinde "deniz" geçen, benim şimdiye kadar okuduğum en güzel kitaptır kendisi. Denize olan özlemimi bu kitapla gideriyorum bile diyebilirim. İçinde yazı yok, ki böyle bir şeye gerek de yok. Çizen kişi Suzy Lee olunca (evet bir ara Suzy Lee'nin hayal dünyasıyla ilgili beyin kıvrımlarına dalma planı da yapmalıyım :)

Bizim yazlık hikayesini de inşallah dönüşte uzun uzun yazayım.
Geçen seneki hikayemiz de buradaymış, az önce okudum yeniden, son cümlede yer alan sözümüzü tutamamışız ama bu sene umarım ki bu sözü tutacağım(z), öyle değil mi kara balık :)

Devamını oku »

1 Mart 2015 Pazar

(Daha da Fazla) Kumkurdu :)

Kumkurdu ile Çağla sayesinde tanıştım, bir gün -yine- kütüphanesini karıştırırken "al bunu oku, çok seversin" diye elime tutuşturmuştu 3 kitabı birden. Okudum, çok sevdim, bayıldım, kitabı geri vermemek için türlü yalanlar düşündüm ama sonra bu yalanlara ben bile inanmadım, kitabın peşine düştüm(baskısı yok), çok aradım, tamm buldum dedim yine bulamadım, kütüphanemde olması gereeeeek diye inat ettim ve kitapları topladım. Kumkurdu'nu yine okudum, yine çok sevdim, yine çok ağladım, yine çok güldüm, üzerinde durup düşünmekten ilerleyemedim, derken karabalığa kitapları anlattım "aklımda kalanlar"la tabii. Sonra da BDK'ya Kumkurdu hakkında bir yazı yolladım. Karabalık bu yazıyı okudu ve "az önce anlattıkların daha güzeldi" dedi, Türkçesiyle "anlatımın iyi ama yazı fıs" gibi bir şeydi (itiraf edeyim). Çok sevdiğim bir kitabı anlatamıyorum, onu fark ettim. Sanki ne kadar yazarsam yazayım o heyecanı veremiyorum yazıda :/ Ama siz yine de okumak isterseniz "fıs yazımı" :) link burada 
Kumkurdu'nu (daha da fazla) merak ederseniz de çayınızı kahvenizi alın gelin, ben size anlatayım :) (*Misafirperver olmadığım buradan bile belli, eve gelene çay/kahve ikram etmiyorum; içeceğinizle gelin diyorum :))
Zackarina'yı asabi erkek pozunda çizmişim gibi ama Kumkurdu çok tatlı değil mi :))

Devamını oku »

12 Şubat 2015 Perşembe

1 Kitap 1 Mektup: "Beyhan Kafası"nda Bir Alice :)

Beyhan'ı BDK sayesinde tanıdım, uzaktan uzaktan yaptığı işleri ve çizimlerini hayranlıkla takip ettim ve bir gün çekinerek "merhaba" dedim ona :) Alice, Yeni Okul, Dünyalı Dergi, annelik... Aklımda neler varsa sordum, kısaca  "Beyhan kafası"nın içine girdim biraz -ucundan- :)

Beyhan Merhaba,
“Beyhan kafası”nda harika çizimlerin var. Bu kafaların içini nasıl dolduruyorsun? Hayal gücünü nasıl besliyorsun?
Genelde ne çizeceğimi bilmeden başlıyorum. İlk "Beyhan kafası" da böyle ortaya çıktı. Şaşkın bakışlı bir surat çizdim sonra saçlarını çizeyim derken bir baktım bir kurt ve elinde sepetiyle kırmızı başlıklı kız çizmişim. Sonra aynı şekilde başlayıp Maurice Sendak’ın "Where The Wild Things Are" kitabından canavarlar ve onlara hükmeden Max'i tıkıştırdım bir başka kafaya. Böyle bir seri olmaya başlayınca biraz kurgu girdi işin içine bir kaç gece deli gibi çizdim sonra durdum tabi ki.. Şimdi, tekrar akışa ve rastlantıya bırakmam gerekiyor kendimi. Şimdiye kadar yaptığım kafalar masallardan izler taşıyor. Masalların hayal gücünü besleyen eşsiz bir kaynak olduğunu düşünüyorum. Ki bunu  bir tek ben düşünmüyorum tabi ki.

Çizimlerden başlayınca oradan devam etmek istiyorum. Çizdiğin desenleri şimdilik sadece blogunda yayınlıyorsun galiba, başka mecralarda bir paylaşım düşünüyor musun? Bu kadar güzel şey 1 kitapta bir araya gelse keşke :)
Çizimlerimi blogdan çok sosyal ağlarda paylaşıyorum aslında çünkü orada daha hızlı bir iletişim var ve beni heyecanlandıran bir şey, paylaşmak. Bir şey buldum, başkasına da  bulaşsın gibi enteresan bir istek  beliriyor içimde paylaşım yaparken. Önceleri blogum daha aktifti  bir de Dipnot Tablet isimli bir dergide “beyhan’ın seyir defteri”  adlı köşemde yazıp çiziyordum. Sonra orada yazdıklarım bir Ipad kitaba dönüştü.  Şöyle dokunduğum, sayfalarını kokladığım kitabım olamadı der dururum ama yine de. Dünyalı dergi var neyse ki.  İçinde yazmaktan mest olduğum bir dergi.

Senin sevdiğin çizer, illüstratörler kimler?
Öyle çok ki. Kimi önce söylesem. Suzy Lee’den başlayım.Dalga, Ayna, Gölge üçlemesiyle vuruldum ona. 3 kitabı birbirine bağlayan,sayfaları da birbirine bağlayan (ya da ayıran) orta çizgisine yüklediğianlamlar etkiledi beni.  (*Wave'i sanırım ben de çok sevmiştim :) Bir de bu kitapları okurken sanki  Lewis Caroll’un Alice’ini görüyorsun ara ara. Alice’i çizmiş tüm çizerleri severim unutmadan araya sıkıştırayım.
Shel Silverstein var sonra. Şaka yapar gibi yazıp çiziyor. Hep bir muziplik. Bayılıyorum. Gençlerden Oliver Jeffers'a çok özenirim. Kendi de bir çizgi karaktermiş gibi geliyor bana. Bu üç çizer aynı zamanda yazıyorlar. Yazıp çizen biri daha geldi şimdi aklıma. Maira Kalman. Bitmedi. Sara Fanelli var mesela. Sara Fanelli’nin çizgisinden çok kafasının içine hayranım.
Ouentin Blake’i tek başına söylemek lazım. Çalakalem çizilmiş gibidir ya. Nasıl yapıyor bilmem ama o çizgilere bakıp mutlu olursun.
Yine genç kuşaktan (haha, orta yaşı geçince böyle konuşulur ya, bayıldım buna)   Eva Odriozolayı severim, Anna Emilia Laitanen var  bir de . Anna’nın bir kitabı çıkmamıştı henüz ben onu keşfettiğimde bloğunda karda çektiği fotoğrafları ve suluboya çiçek çizimlerini paylaşıyordu. Onun fotoğraflarından, resimlerinden mevsimleri izliyordum ben de. Bir ara Portekizli illüstratörler rüzgarına kapılmıştım, Ana Ventura, Joao Vaz de Carvalho, Ines Oliveira var o dönem dakikalarca işlerine baktıklarım arasında.
Sedat Girgin’i unutuyordum az daha. Onun da çizdiği her karakter çok etkileyici. Daha devam edebilirim ama diğer soruları merak ediyorum :)

Dünyalı Dergide ise bambaşka bir alanda ismini gördüm; gezi yazıların var. Sanırım gezmeyi çok seviyorsun? Şimdiye kadar nereleri gezdin, nereleri “henüz göremedim ama kesinlikle gitmeliyim” dedin/dersin?
Evet, birkaç sayı boyunca gezi köşesini hazırladım Dünyalı Dergide. Daha önce de gezi yazıları yazıyordum ama daha küçük yaş grubu için yazmak ilginç bir deneyim oldu. Gezmek değil de gitmek diyorum ben seyahatlerime. Sanki bir şeyler beni çağırıyor ben de o an elimde ne var ne yok bırakıp gitmek şeklinde gerçekleşiyor benim gezmeler. Ne kadar uzağa gidersem içimdeki gezme canavarı o kadar  memnun oluyor. İlk önce Avrupa’yı gezdim. Hevesli bir mimarcıktım o zamanlar ve ünlü mimarların eserlerini  görebileceğim bir rota peşinde dolandım durdum. Sonra iş nedeniyle de defalarca Avrupa’ya  gitmem gerekti. Bir iki ülke hariç her yerine gittim sanırım. Eski kıta güzel hoş tabi ki ama benim kendimi özgür hissettiğim yerler dünyanın  başka yerleri. Yoksul ama mutlu, koşturup durmayan anı yaşayan insanların yaşadıkları yerleri çok daha fazla seviyorum.  Vietnam, Kamboçya ve Tayland seyahati böyle bir seyahatti. Bir de yine alıp başımı gittiğim,  Bolivya, Peru gezilerim var. Yalnız başına seyahat etmek için biraz zor bir rota seçmişim gerçi ama şu özgür olma halini iliklerime kadar hissettiğim bir geziydi. Bambaşka bir dünyada kendinle baş başa, kafanın içinde sohbet ede ede gezmek, herkese önerdiğim bir gezme türü.Nereye kesinlikle gitmeliyim derim? Galiba Afrika kıtasını gezebildiğim kadar gezmek isterim.  Bir de bir daha gidebilsem başka türlü gezerim dediğim yerler var. Kamboçya’yı otobüsle değil de motor üstünde gezmek. Peru’ya bir daha gitmek ve MacchuPicchu’ya İnka Yolunu yürüyerek ulaşmak gibi şeyler. Mümkün olur mu bilmem ben isteyim yine de J

Sahiden de 1 sırt çantasıyla mı yolculuk yapıyorsun?
Evet. Sırtçantalılardan biriyim ben de. Uzun yolculuklarda o çanta tam bir işkenceye dönüşebiliyor ama yıllar geçtikçe kendimi bu konuda terbiye etmeyi başardım. Bir arkadaşımla yaptığımız Vietnam ve Kamboçya’ya seyahatimizde çok hafif bir yolculuk yaptık. Bir yerde okuyup mu yapmıştık bilmiyorum ama geride bırakacağımız kıyafetlerle yola çıkıp, her konakladığımız yerde bir eşyamızı bırakarak yolculuk ettik. Ben biraz abartmıştım hatta J  Her şeyimi dağıtıp  en son  üstümdeki ince bir elbise  ve  kopmak üzere olan bir terlikle kalmıştım. Aralık ayıydı. Havaalanından eve dönene kadar donmuştum J

Profilinde senden daha çok Alice var. Alice’in Harikalar Diyarını gezmeyi de çok seviyorsun sanırım :) Sormak istediğim şey, sende Alice’i çeken şeyin ne olduğu?
Başka bir dünya hayali sanırım. Alice’i ne zaman okusam ben de bir rüyadaymışım hissi oluşuyor. Özellikle ikinci kitapta  “aynanın diğer tarafı”  kendimi evimde hissediyorum. Hani Alice aynanın içinde geçer ya ve gittiği dünyada her şey terstir. Geri geri yürürler, dün yarındır , yarın dün işte bu tersliklerde kendimi buluyorum galiba.  Tanısız bir terslik var benim zihnimde. Sağımı solumu bilmem. Hangisiydi diye  düşünmeye kalksam başım döner. Solak olmadan solak olmak gibi bir şey. Kapıları açmayı beceremem. Üniversiteye kadar baktığım şeyin tersini çizdiğimin farkında bile değildim. Neyse işte böyle şeyler işte,  özetle benim dünyam aynanın öbür tarafında.
Bir de Alice’le bir geçmişimiz, bir hukukumuz var :) Alice çocukken okuduğum ilk kitaplardan biri. Pek çok çocuğun aksine ben çok beğenmiştim. Kitapta azıcık renksiz bir kaç resim vardı. Tam da Alice’in bahsettiği resimsiz kitaplar gibi sıkıcı olması gerekirdi ama okudukça kafamın içinde rengarenk resimler oluşuyordu.  Çay partisindeki çayın kokusunu aldığıma yemin edebilirim.  

İznin olursa Samirle ilgili de birkaç soru sormak isterim;Annelik nasıl gidiyor? Samirli hayattan neler öğrendin? Zorlandığın şeyler oldu mu?
Samir hakkında konuşunca susamayabilirim ama :) (Her anne gibi) 
Ben kendi bebek olduğum dönem dışında tüm hayatım boyunca çocuklarla ilgilendim. Mahallede doğacak çocukların listesini tuttuğumu ve ben bakabilirim diye kapılarını çaldığımı hatırlıyorum. Kendim de çocuktum ama bir çocukla ilgilenmek,  benim için dünyanın en keyifli oyunuydu. Büyüdükçe bu değişmedi hatta biraz daha fena bir hal aldı. En olmayacak an ve ortamlarda 3-5 çocuğu bir arada gördüğümde onların dünyalarına dalmak için yanım tutuşurdum. Dalardım da. Yaşsız olmayı dilek olarak günlüğüne yazmış bir çocuğum ben. Büyüdükçe çocukluktan sürülürsün ya ben ona sımsıkı tutunmaya çalıştım. Neyse ki ben lisedeyken ablalarım doğurmaya başladı. Ve  ne şanslıyım ki sürekli anne oldularJ Böylece istediğim gibi bol bol oynayacağım ve doğumları itibariyle elimde büyüyen bir sürü bebeğim oldu. Defalarca teyze  ve hala olduktan sonra bir gün bi baktım anne olmuşum.  
O “bir gün” çok da erken olmadı aslında. Çocuklukla vedalaşmamak, sonra insanın kendini unutacağı tempoda bir iş hayatının içinde debelenmek gibi türlü nedenlerle SuSamiri’nin gezegene gelmesi biraz gecikti.  İlk 3 ay  bir kedi yavrusu doğurduğuma emindim. Miskin, ağlamaya üşenen, badem gözlü bir kedicik.  O böyle sürekli uyurken ben, "ee ne zaman oynayacağız" diye sabırsızlanıyordum ki oyun dönemler geliverdi. Şimdilerde tıksırıncaya kadar oynuyoruz diyebilirim :)
Sadece oyun karın doyurmuyor tabi. Anneliğin daha doğrusu ebeveyn olmanın ağır yükleri de var. Ben o kısımda sınıfta kalıyorum işte. Zorlanıyorum, eşimin annesinin  sadece Samir’i değil hepimizi kanatlarının altına alması sayesinde bazı şeyler telafi oluyor ama  kendime biraz kızmıyor değilim ara ara. Keşke büyüseydim dediğim nadir durumlardan biri bu mevzular.

“Yeni Okul” hakkında neredeyse hiçbir şey bilmiyorum. Sadece İstanbulda olan bir okul galiba? Ve sen de okulda “Reggio Emilia Yaklaşımı Sorumlusu” olarak görünüyorsun. Bu yaklaşımın içeriğinden bahsedebilir misin? Klasik yöntemlerden oldukça farklı olduğu çektiğiniz videolardan bile anlaşılıyor. Çocuklar özgür ve mutlu görünüyor :)
Evet, Yeni Okul İstanbul’da Esentepe’de, Reggio ilhamlı bir ilkokul. Yapılandırmacı eğitim olarak da tanımlanıyor bu yaklaşım. Reggio Emilia Yaklaşımı bir model, sistem değil. Alınamıyor satılamıyor. İtalya’nın kuzeyinde Reggio Emilia kentin ortaya çıkmış bir eğitim felsefesi. Yeni bir şey de değil aslında. 2. Dünya savaşı sonrası, kentlerini onarmaya çalışan ve çocukları için yeni bir gelecek var etmeye çalışan anne babalar tarafından başlatılmış. Bu yaklaşım o hep bahsedilen ama bir türlü uygulanamayan çocuğun merkezde olduğu, çocuğun haklarına, fikirlerine saygı duyulan, merakı doğrultusunda öğrenmesi destekleyen bir eğitim kültürü. Çocuğun kendini ifade etmesi için birçok dili olduğunu ve katı bir eğitim sisteminde bu dillerin,  renklerin yok edildiğini söyleyen Çocuğun 100 dili metaforu her şeyi anlatıyor aslında. Her çocuk farklıdır ve her çocuğun öğrenme şekli de farklıdır. Klasik eğitim çocuğa bakmadan ona neleri öğreteceğine bakarken, bu yaklaşımda çocuğa bakılarak sadece neyi değil nasıl öğrendiği anlaşılmaya ve bu doğrultuda bilgisini arttırıp genişletebileceği çevre yapılandırılmaya çalışılıyor. 
Gelelim bana. Reggio Emilia Yaklaşımı sorumlusu olmam,  bana bir isim bulamamamızdan kaynaklanıyor :) Mimarlık eğitimi alıp uzun yıllar bu alanda çırpınmış bir kişi olarak hayatımın eğitim sektörüyle kesişmesi ancak Reggio Emilia Yaklaşımı gibi özgür ve yaratıcı bir ortamda gerçekleşebilirdi galiba. Ben Yeni Okul’da bir çeşit danışmanlık yapıyorum denilebilir. Öğretmenlerle yaratıcı bakış üzerine çalışıyorum. Projelerin öğrenme çevrelerini geliştirmeye çalışıyoruz hep birlikte.  Çalışıyoruz  diyorum çünkü bunu tek başıma yapmıyorum. Benim gibi farklı disiplinlerden gelen bir çok insan var Yeniokul’da. Başka neler yapıyoruz? Reggio Emilia yaklaşımında çocuğun nasıl öğrendiğini takip edebilmemiz için  sonuca değil sürece bakıyoruz ve süreç çeşitli yollarla dokümante ediliyor. Ses kayıtları, video , fotoğraf çekimleri , gözlem notları... Yani klasik bir eğitimde karnede göreceğiniz notun karşılığı bu  süreçte gerçekleşen şeylerin kayıtları diyebiliriz. Binlerce fotoğraf, yüzlerce video, notlar incelendiğinde (incelemek için oturduğumuz masada ben de oluyorum) öğrenmeleri de yakalayabiliyoruz. Almış olduğum eğitim bu yakaladığımız öğrenmelerin görünür hale getirmemizi destekliyor.
Çok mu karışık oldu :) Kısaca şöyle söyleyeyim. Ben çocukların öğrenme anlarını yakalamaya çalışıyorum. Yakaladığım noktada da bu öğrenmelerin görünür hale gelmesi için büyü yapıyorum. Ha işte şimdi oldu :)

Farklı dallarda çalışmalar yapmak zaman zaman zorlayıcı oluyor mu? Ya da dönemsel olarak biri mi ağırlık kazanıyor?
Önceki hayatımda (sanki yeni bir hayatta dirilmiş zombi konuşuyor gibi hissediyorum böyle söylediğimde :)  çok yoğun çalışan insanlardan biriydim ben. 7/24 iş insanı. Yani sahiden de bir zombi. İstifa etmeye karar verdiğimde benim bu halimi bilen insanlar bunu yapamayacağımı söyledi. Hayatının çok büyük bir bölümü iş olmuş onu çekince boşluğa düşeceksin dediler. Hayır yapacağım dedim o zaman. Haklılarmış.  Büyük bir boşluk oluştu. Kocaman bir boşluk. Biraz korktum o boşluktan.  Ve yeniden  doldurmaya başladım onu. İlk önce uzaklara giderek  rengarenk kültürler topladım ve onlarla doldurdum. Sonra çizdim, çizdim bir sürü defterde topladım çizdiklerimi. Hoop  attım onları da boşluktan içeri. Sonra yazıp insanlarla paylaşmaya başladım içimdeki boşluğu. Bir sürü insan boşluğu ziyaret etmek istedi. Nasıl olsa herkese yetecek kadar boşluk vardı davet ettim. İnanır mısın daha bir sürü yer var orada :)
Sanırım insan gerçekten istediği şeyi yaptığında yaptıklarını iş yoğunluğu olarak hissetmiyor. Şimdi saydım da sanırım ben düzenli olarak dört  farklı yerde çalışıyorum. Her birinde yirmi kadar insanla doğrudan iletişime geçiyorum, bu işlerin biri hariç hepsi Samir’i kucağıma alıp gidebileceğim ortamlar olduğu için kendimi Samir’den koparılmış da hissetmiyorum.  Şimdilik bir sıkıntı yok özetle ama bunlar dışında da yapmak istediğim o kadar çok şey var ki, ben bundan korkmaya başladım biraz.

Sevdiğin çocuk kitaplarını da merak ediyorum. Ö.T.E.K.İ. kitabını sende görmüştüm ve çok beğendim:)
Denizden babam çıksa yerim gibi bir durum var İletişim Çocuk yayınlarında. İletişim’in çocuk kitaplarının hemen hemen hepsini çok severim. Ö.T.E.K.İ’ye bayılmıştım. Rose, Kirazın Şarkısı, Miguel, Çocuk, Benim Bütün Ördeklerim, Ördek Ölüm ve Lale son olarak da Ev Canavarları  en en en sevdiklerim. Roald Dahl ne yazsa ona da bayılırım. (Bak bu yolla sevdiğim tüm kitaplar hemencecik aklıma geliyor.) Oliver Jeffers‘ın “Heart in the bottle” ,”Stuck” “ Lost and Found”. Sendak’ın Where the wild things are” ı. Daha bir sürü var ama en önemlileri  nasıl unuttum diye ah ah dersem,  yorumlara eklerim ben J

Çizim yaparken belli bir rutinin var mı? Müzik, kahve gibi?
Müzik ve kahveyi çok severim. Tek tek ve birlikte. Bazen de çizimle birlikte ama genel olarak aynı şekilde tekrarını sağlayabildiğim hiçbir ritüelim yok.Olsun çok istiyorum ama olamıyor bir türlü. En fantastik illüstrasyon ekonomi üzerine aldığım eğitimler sırasında ortaya çıkmıştı mesela. Çizmek için keyif almam gerekmiyor diye yorumluyorum bu durumu J

Yanından hiç ayırmadığın bir kalem var mı? Sihirli kalem gibi de düşünülebilir :)
Yok, ama genelde aynı tür  kalemlerle çizerim. Ağırlıklı siyah beyaz (kağıt beyaz değilde sararmış beyazsa daha çok severim.) çalışırım. Yanımdan kalem değilde defterlerimi ayırmıyorum galiba.

Çizim yapmaya ne zaman başladın?
İlkokula başlamadan önce çizmeye başladım.  Bol miktarda abla abi durumlarından ötürü evimiz karnaval alanı gibiydi, resim ise kendi kendime kalabildiğim kurtarılmış bölge. Şimdi yaptığım desenler gibi desenler çizdiğimi hatırlıyorum. 

Biliyorum tekrar bir soru olacak ama nasıl bu kadar harika şeyler çiziyorsun?
Teşekkür ederim :) Ben, çizimlerimden ötürü böyle yorum ve tepkiler aldıkça öyle mutlu oluyorum ki. Bu röportaj için de çok çok teşekkür ederim. Çok keyif aldım yanıtlarken. Ne kadar geveze olduğumu bir kez daha anladım.
Sevgiler,
Beyhan
Katıldığın için asıl ben teşekkür ederim sevgili Beyhan :)

"Ben Alice olsam..." diye aklınıza gelen ne varsa -mesela "Ben Alice olsam uyanmayı hiç istemezdim" gibi- yazın ve 14 Mart 2015'i bekleyin.
Çekiliş sonucuna göre 1 kişinin kapısını elinde mektubuyla Alice çalabilir.
Demedi demeyin :)



Devamını oku »

21 Ocak 2015 Çarşamba

Günün Sürprizi : Elif, Bir Dolap Kitap'ta :)

Geçen yazımda "sürpriz" bir şeyden bahsedince bir ara Avustralya lafı da geçmişti de heyecanlanmıştım.
Biz -henüz- Avustralya'ya gidemedik ama Elif, Bir Dolap Kitap'a gitti :)
Söyleyebileceğim çok şey var ama en güzeli özü: Teşekkürler BDK ve tüm çekmeceler :)
Yazıyı buradan okuyabilirsiniz.
İşte sürpriz buydu :)


Devamını oku »

1 Aralık 2014 Pazartesi

Şuşu'nun Hem Üç Tekeri Hem Dört Tekeri ve tabii bir de Can :)

Bazı kitaplar var, okudukça okuyasım geliyor.
Neden bilmiyorum her seferinde farklı bir duygu açığa çıkarıyor bende.
Bu ara mutluluk kaynağım da ŞuŞu :)
Sebebi de var elbette.
Şuşu'yu Elif'e o kadar çok okumuşm ki- cidden farkında değilim- Elif benim mimiklerimi, el-kol hareketlerimi kapmış. Bugün fark ettim. Bebeklere kitap okumak çok güzel ancak her kitap bu kategoriye uygun olamayabiliyor. Ya yazıları uzun oluyor ya konusu bebeğin ilgisini çekmiyor(buna kesinlikle inanıyorum) ya da resimleri cezbetmiyor. Halbuki Şuşu tam bize göre. Her sayfada birkaç cümle var, konusu çok eğlenceli ve resimleri de çok şekil :) Bir de yazarını tanıyorum diye hava atayım tam olsun. Gerçi herkes tanıyor Yıldıray'ı çünkü kendisi BDK'nın kapaklarından biri :)
Sevdiğim insanlardan harika işler çıkınca çok mutlu oluyorum.

Gelelim bugüne.
Bugün yine Elif'e Şuşu'yu okurken "yaşasııııın" diye bağırdığımda kollarımı kaldırdım(farkında değilim) bir baktım ki Elif sıpası da aynı şeyi yapıyor. Tesadüf heralde dedim. Birkaç denemeden sonra anladım ki durum tesadüf değil. Nasıl mutlu oldum anlatamam.
Çocuklar sahiden oyunun içinde öğrenirlermiş ya, sanırım o hesap. Yoksa "yaşasın" dendiğinde kollarını kaldırması için bir uğraş vermemiştim hatta bunun farkında bile değilim. (demek ki ben böyle şaşkın devam edebilirim halime)
1. kitap yani "Şuşu ve Üç Tekeri"nde Şuşu ile tanışıyoruz hem de doğum gününde. Yaklaşık 4-5 yaşlarında sanırım ve oldukça heyecanlı bir kız. Dayısıyla önce muhallebiciye gidiyorlar sonra da tabii ki oyuncakçıya. Ve oradan aldıkları üç tekerden eve gidene kadar inmiyor Şuşu. Hatta evde bile inmiyor üzerinden. Sonra da... Sonrasını anlatmayayım orası da size kalsın ama okuması/canlandırması pek keyifli. O yüzden "yaşasııııın" diyoruz :)

Bu kitaptaki muhallebici, üç teker, doğum günündeki aile birliği, nenenin/teyzenin/halanın ayrı ayrı söyledikleri gibi detayları çok sevdim. Nine tam bir nine :)
Resimlerdeki ayrıntılardan da bahsetmeden geçemem. Dayısının kapının önündeki yorulmuş dili dışarıda haline çok güldüm. ŞuŞu uyurken etrafındaki tüm oyuncakların da uyuması çok tatlı :) Oyuncakçıda resmen Moli ile Olaf ve Kedimiyo'yu gördüm, selam verdim onlara da. Ağaçta oturmuş örgü ören siyah bir karga var, onu keşfetmek bile keyif verdi.Hatta aynı kargayı Şuşu'nun penceresinde bile gördüm, gerçekten! Klasik bir ev halinde dede ve baba ne yapar? Tabii ki tavla oynar :) Hemen her karede yer alan minik yuvarlak oyuncakların birbirini çekiştirmesi de ayrı bir neşe katmış. Kısacası resimlerine bayıldım.

2. Kitabın beni bu kadar çok etkileyeceğini de hiç düşünmemiştim. "Dört teker" denince aklınıza ne geliyor, en başta onu sorayım. Benim aklıma yine bisiklet gelmişti hani kenarlarına destek yapılır ya, o sanmıştım. Halbuki Yıldıray'ın dört teker olarak adlandırdığı ve hikayede "normal/sıradan" olarak anlattığı şey aslında tekerlekli sandalye. Ve bu dört tekeri süren de Şuşu'nun parkta tanıştığı Can! Tanışma demişken işin içine azıcık aksiyon da girmiş olabilir. Bu kitapta en çok, Can ile Şuşu'nun sorgusuz sualsiz kaynaşmalarını sevdim. Hani biz büyükler çekiniriz hatta acırız yaklaşamayız ya çocuklar hiç öyle değil. Bence bu güzel bir şey ve bu kitaptaki bu "sıradan"lık bana farklı ufuklar kattı. Kitabın sonunda "anne/baba ve öğretmenlere" diye bir bölüm var; onu özellikle buraya eklemek istiyorum. Bence bu metni hepimiz okumalıyız.

Geçen gün Elifle yolda yürürken yanımızdan tekerlekli sandalyeli bir teyze geçti. Elbette ki kaldırımda gidemiyordu çünkü kaldırımlar bizim gibi yayalar için değil, olsa olsa şekil amaçlı yapılmış şeyler ne yazık ki. Yani mecburen ikimiz de yoldan gidiyorduk ve arabalar geçtikçe kenara çekiliyorduk. Bana gülümser gibi olduğunu hissettim. Önceden olsa belki daha çok çekinirdim ama Şuşu'yu okuduktan sonra ben de teyzeye kocaman gülümsedim. Yanlış anlamayacağını bilsem onunla konuşmak isterdim. Tekerlekli sandalyede olduğundan değil ama bu kadar insan içinde bize kendisi ilk önce gülümseyen nadir biri olduğundan. Aslında bu konuda söyleyecek çok lafım var ama yeri burası yani bu kitabın olduğu sayfa değil, bambaşka bir yazıda içimdekileri dökmek istiyorum.


"Bunun neden pedalı yok?" diye sordu Şuşu.
"Bu bisiklet değil, tekerlekli sandalye de ondan, akıllım" dedi çocuk."

Gelelim çizimlere, yaşasııııın :) (Bu ara bizim evin en favori cümlesi)
İlk kitaptaki 3 minik oyuncak bu kitapta da var :) Unutmadan şunu da söylemek istiyorum; bence resimli çocuk kitaplarında çizerin başarısı çocuklar okuma-yazma bilmediği dönemlerde (belki 3-4 yaş civarında) onların sadece resimlerine bakıp o kitabın dünyasına girebilmelerinden geçiyor. Ve bu kitap da bunu çok iyi başarıyor. Şuşu hareketli bir kız ve dur durak bilmiyor; bu çizimlerde o kadar tatlı yansıtılmış ki her sayfada bir hareket var :)
Parkta geçen bir sayfada arkada görme engelli iki kişiyi ellerinde çubuklarıyla fark ettim. Çok minik bir detay gibi belki ama aslında değil.
Zıplayan kurbağaları da çok sevdim.
Şu 3 minik oyuncak bana sanki Şuşu'nun tüm kitaplarında olacak, bu da bir devamlılık sağlayacakmış gibi geldi. "Yaşasııın" :)
 Aklımda sorular olunca "1 kitap 1 Mektup" etkinliği düzenliyorum biliyorsunuz hatta Yıldırayla "21 Sıradan Şeyin Sıradışı Tarihi" kitabı ve "Dünyalı" dergi olarak iki tane röportajım var. İşte tam da o sebepten Şuşu ile soru sormaya çekindim. Ama kim bilir belki Şuşu'nun birkaç kitabından sonra kapısını çalabilirim :)
Bu kargaya da bayıldım :)

Devamını oku »

17 Kasım 2014 Pazartesi

Anne(lik) Sohbetleri: Berna & Ekin

Berna'yı "ekinvebiz" olarak BDK sayesinde tanıdım. Aslında itiraf etmem gerekirse Berna'dan daha çok Ekin ve çizimleri/okudukları ilgimi çekmişti :) Bir de maşallah o hep gülümseyen yüzü. Elif daha 7 aylık ama nedense Ekin'i Elif'e, Elif'i de Ekin'e benzetiyorum. Belki de hayalimdeki Elif, Ekin'dir kim bilir :) O zaman hayalimdeki anneliği de Berna ile konuşmam lazım :)

Berna Merhaba,
Sana ilk sorum tabii ki çocuk kitaplarıyla ilgili olacak. Ekin’den önce de okur muydun çocuk kitaplarını yoksa bu dünyaya Ekinle mi girdin?
Doğrusu, her zaman kitap okumayı severdim ama çocuk kitapları Ekin’le birlikte hayatıma girdi, daha doğrusu ben o dünyaya giriş yaptım J Hem şunu da belirtmem gerek, Ekin 8 yıl önce doğdu ve o zamandan bu zamana çocuk kitapları çok daha arttı ve çeşitlendi, ne mutlu ki ;)

Annelik maceran nasıl başladı?
Genellikle hisleriyle hareket eden biriyimdir, içimden geldiği gibi davranır, aşırı plan programı hiç sevmem. Ama bir bebek dünyaya getirmek konusunda hiç öyle değildim J  Yani Ekin’e ne zaman hamile kalayım, ne zaman doğurayım, hepsini aklımda planlamıştım. Önce jinekoloğuma gittim, “biz bebek istiyoruz, bedenim hazır mı, sağlıklı mıyım, hangi kontrolleri, testleri yaptırmam gerek” diye sordum. Bana bir liste verdi, kan testleri, hormon testleri, ne varsa hepsini yaptırdım. Demir eksikliğimi demir iğneleriyle telafi edip depoları doldurdum (bu arada 5 kilo aldım, iyi de oldu), folik asitlerimi aldım. Troid hormonlarımda küçük bir sıkıntı oldu, tüm hamileliğim boyunca her ay kontrol ettirdim, hormon takviyesi aldım. Ve ilk denemede Ekin bize katılmak için hevesli olduğunu gösterdi bize ve tam istediğim tarihte (sonbaharda eylül-ekim gibi doğursam ne iyi olur demiştim hamile kalmadan önce) 2 ekimde dünyaya, dünyamıza geldi, iyi ki de geldi J Bu konuda çok komik bir anımız var, onu anlatayım; ben ilk denemeden sonra Ahmet’e “hissediyorum, kesin hamileyim” dedim. Ahmet benim her konudaki aşırı heyecanımı ve sabırsızlığımı bildiği için “abartma canım, daha yeni başladık denemeye, hemen heyecan yapma” dedi. Ben reglim birkaç gün gecikince hemen test aldım, Ahmet bu arada sürekli telkin halinde, heyecan yapmamı önlemeye çalışıyor. Test sonucu tahminim doğru, evet, hamileyim! Ahmet şok oldu tabi, hala inanamayarak “istersen kan testi de yaptıralım, bunlar kesin sonuç vermiyordur, sen yine de kaptırma kendini” falan demişti J Galiba heyecanımın boş çıkmasından etkilenmemen içindi bunlar. Hatırladıkça çok gülerim J


Doğum hikayeni anlatabilir misin?
Doğumum genel olarak çok rahat ve kısa bir doğum oldu diyebilirim. Ekin 38. hafta bittikten sonra, daha fazla bekleyemeyeceğim diyerek dünyaya gelmeye karar verdi, 2 hafta daha içerde kalacağını düşünen anne babasını yanıltarak J. Yorgun bir günün sonunda (bütün gün ayaktaydım ve hep yürümüştüm)  saat 23.00’te başlayan bel ağrısı, saat 01.00’de doktorumu aramam (bu nedir diye, çünkü hala doğumun başladığını anlamamıştım) hastaneye gidiş, 04.20’de Ekin’i doğurmam, yani toplamda 4-5 saatlik bir maceraydı, bu sürecin bir kısmını evde yaşamış olmam da güzel tarafı tabi J. 2 Ekim 2006’da sabaha karşı 04.20’de normal doğumla Ekin’imiz aramıza katıldı J

İlk günlerde yanında birileri var mıydı?
Babamın sağlık sorunları nedeniyle annem yanımda olamadı. Bu hala beni üzen bir konudur, o yüzden hayatta olursam eğer, ileride kızımı bu süreçte yalnız bırakmamak, yanında olup destek olmak istiyorum, umarım yapabilirim bunu. İlk zamanlar kayınvalidem vardı yanımda, ama çok çok kısa bir süre. Sonrasında hep Ekin’le yalnızdım, elbette eşimin desteği büyüktü, ama yükü de büyüktü. Biz meslektaşız, mimarız ikimiz de. Birlikte çalışıyorduk, ben ofisteki işleri yürütüyordum, eşim üniversitede de görev yapıyor, doktorasını hazırlıyordu. Hatta Ekin’in doğumundan sonra bitirdi doktora tezini. Ben Ekin’i büyütmek için işime ara verdim, eşim okuldaki görevinden ayrılıp ofisteki tüm işleri yüklendi. Zor ve yorucu bir süreçti ve yalnızdık. Birbirimize destek olmaya çalıştık. Ekin’in büyüme sürecinde ailelerimden ve dışarıdan hiç destek almadık, bir süre sonra aslında bunun yorucu ama çok avantajlı bir durum olduğunun farkına vardığımı söylemeliyim. Çekirdek aile olarak çok bağlı ve güçlü yaptı bu bizi. Kalabalık ortamda çocuk büyütmenin anneye kolaylık olduğu kesin ama bebeğinizle baş başa olma duygusunu yaşayamıyorsunuz. Bence bu bağ çok önemli ve bunun uğruna her türlü zorluğu yaşamaya değer J


Ekin şimdi tam 8 yaşında. Bu yaşın da kendine göre zorlukları oluyor mu?
Her yaşın kendine özgü zorlukları oluyor tabi. Her zaman birey olarak saygı gösterdik biz Ekin’e, fikirlerine saygı duyduk. Büyüdükçe bağımsızlığı artıyor, ama bu yaşlarda hem bağımsız, hem size ihtiyacı var. Bu bazen sıkıntı yaratıyor. O yüzden mümkün olduğu kadar bağımsızlığını destekleyerek ama yine de bir adım yanında olduğunuzu hissettirerek hareket etmek gerekiyor. 8 yaşında artık, evdeki yaşamla dışarıda görüp tanık oldukları arasında kıyaslama yapabiliyor, hak-haksızlık, adalet konularında çok duyarlı, mücadeleci, kararlı ve hala çok meraklı bir çocuk. İkna olmak istiyor, anlayana, öğrenene, ikna olana kadar soruyor. Hiçbir şeyi geçiştirmedik şimdiye kadar, hep detaylı ve uzun anlattım/anlattık, anlamaz demedik. Sonuçta büyüdükçe daha çok anlıyorum bunu, yaşadığımız ülkede hayretle karşıladığı, anlayamadığı, anlamlandıramadığı şeyler o kadar çok ki ve üzgünüm giderek artacak gibi. Bizim için de aynı şey geçerli tabi, maalesef…


Ekin nasıl bir bebekti; uykuyu sever miydi, iştahı iyi miydi?
Ekin meme konusunda çok iştahlı bir bebekti, 31 ay sınırsız meme hizmetinden faydalandı kendisi J)))) Genel olarak iştahlıydı, hiçbir zaman yemek sorunlu bir çocuk olmadı. Yemek seçmezdi, hala da öyledir. Mantar hariç (ki onu da bol bol yedi zamanında, birkaç yıldır yemiyor) her şeyi yer. Sebze çok sever, meyve ayırt etmez, et de çok sever bunun yanında. Bir İzmirli olarak, balık ve otlar (cibez, deniz börülcesi vs) vazgeçilmezidir. Salatasız yemeği eksik bulur, alışkanlık tabi J Bizim beslenme şeklimize adapte oldu kolayca, dengeli ve her gruptan besin olur soframızda. Ek gıdaya ilk geçtiği dönem hariç, Ekin’e ayrı yemek pişmedi hiçbir zaman. Hep sofrada bizimle, biz ne yersek onu yedi ve yiyor J

Uyku konusunda da ilk aylar, hatta emzirme olayı bitene kadar, yani 31 ay, ben uyku nedir bilmedim pek. Hep uyandı, hep emzirdim, koyun koyuna uyuduk. Emzirme sona erince kendi kendine ve kolaylıkla uyudu. Geçiş çok rahat oldu, o yüzden bu konuda biraz esnek olmalı, stres yapmamalı. Ben eşim ertesi gün erkenden işe gittiği için, geceleri de Ekin’le ilgilendim, biliyorum, çok zor ve yorucu. Ama inanın geçiyor, hatta bu süreçte hep kucağımda, koynumda olduğu için Ekin, daha rahat geçiş yaptığını bile söyleyebilirim, evet J Şimdi de akşamları 9, en geç 9.30’da uyur. Sabahları okul yoksa, sabah uykusuna da bayılır J
Bu arada not: uyku eğitimi falan yapmadım, kendi çapımda karşıyım “uyku eğitimi” lafına da J Sadece “çocuğumu” iyi gözlemledim, uyku saatlerine göre hayatımızı düzenledim. Ona sıkıntı yaratmayacak çözümlere yöneldim, mesela benimle rahat uyuyordu, göğsümde, bunu verdim ona. Yat yerine bensiz demedim J)) Çok yorucu, kabul. Ama bebeğim mutluydu, huzurluydu, benim için önemli olan bu. Bence Ekin’in uykuyla problemi olmamasının temelinde bu ihtiyacının karşılanması yatıyor, ben öyle düşünüyorum J

Ekin’e okuduğun ilk kitabı hatırlıyor musun?
Ekin bebekliğinden beri kitaplarla iç içe. Tabi o zaman bu kadar çok kitap yoktu, kaynaklar sınırlıydı.  İlk kitaplarını babası aldı Ekin’e, hediye paketleriyle getirirdi mutlaka J O paketler açılır, içinden Ekin’in şaşkın bebek bakışları arasında kitaplar çıkardı J Daha oturamıyorken bile, birkaç aylık bebekken yani, babasının getirdiği bir sürü çocuk kitabıyla haşır neşir oluyordu. Ama sanırım ilk kitabı, şu kumaş kitaplardandı. Hala saklıyorum onu. Hem yiyor, tadına bakıyor, hem de benim resimlerden uydurduğum hikayeleri dinliyordu. Sonra da nesneler, renkler vs gibi küçük kitaplara geçti. Okumaya başlayana kadar hep ben okudum ona kitapları, artık 3 yıldır kendi okuyor J
Bu fotoğraf benim favorim :)
 İzmir, çocuk büyütmek için ideal bir şehir sanırım değil mi?
İzmir bu ülkede yaşayabileceğim tek şehir, kendi adıma söylüyorum. Ekin’in bir kız çocuğu olarak İzmir’de büyümesinden son derece memnunum J

Eve bir kitap girdiğinde Ekin’den önce sen mi okuyorsun; itiraf et J
Esra’cığım, o eskidendi J)) Çünkü artık onun kitaplarını ondan önce okumama izin yok J Önce Ekin okuyor, sonra sıra bana geliyor. Eve her kitap aldığımızda heyecandan deliriyorum ama beklemek zorundayım J Arada kaçamak yapmaya çalışıyorum ama anlıyor o zaman da. Çünkü dayanamayıp anlatıyorum J))

Biz  1 kere gittik ama Mordoğan’ı çok sevmiştik. Siz tüm yaz oradaydınız. Çocuklar denizi, sahili, taşı, toprağı seviyor değil mi?
Elbette J Mordoğan’da köyde bir taş evimiz var. İşimiz restorasyon olduğu için bu eski taş evi alıp restorasyonunu kendimiz yaptık. Bu konuda eşimin hakkını vermem gerek, harika bir iş çıkardı ;) Ekin yazları orada köy hayatı yaşıyor. Bahçemiz var, salatalık, domates, roka, semizotu ektik bu yıl. Çıplak ayak çimde oynuyoruz. Her gün denize girip yüzüyoruz, kumlarla oynuyoruz. Ekin keçiler, tavuklar, köpeklerle ilgilenmeye bayılıyor. Tavuk koromuz var, bazen şarkı söylüyorlar, ya da biz öyle hayal edip gülüyoruz. Çeşitli böcekleri takip edip, inceliyoruz, Ekin’in müthiş keşifleri oldu bu yıl. Müthiş sesler var doğada. Oradaki evimizde TV yok, almadık. Uyanırken doğanın sesini duyuyoruz. Herhangi bir an, mesela bir eşek anırması duyup kahkahalarla gülüyoruz. Değişik bir ses duyup bahçeye fırlıyoruz, ses nereden geliyor diye inceleme yapıyoruz. Sürekli takip ettiğimiz bir yavru baykuşumuz var mesela. Ben ilk kez baykuş sesi duydum Mordoğan’da. Yani birkaç ayımız doğayla iç içe geçiyor ve biz çok mutluyuz bu durumdan J


Ekinle favori kitaplarınız hangileri?
Olamaz! Bu sorulardan çok korkuyorum, çünkü seçmek çok zor. Hatta Ekin’e de sordum. “Hepsi anne hepsi!” dedi J Kitaplığımız gerçekten çok geniş ve Ekin kitapları seri bir şekilde arka arkaya okuyan bir çocuk. Kendi kendine okumaya 6 yaşında başladı. O günden beri yüzlerce kitap okudu, dolayısıyla ben de o kadar çocuk kitabı okudum, şimdi nasıl seçelim? J)))

Sen mimarsın ve kızın harika çizimler yapıyor. Bu genetik bir şey sanırım. Ekin’in çizimlerini kitap haline getirmeyi düşünüyor musunuz? (Ben, ilk alan kişilerden biri olurum kesin J
Ekin sanatsal yönü güçlü bir çocuk. Eline kalem, boya aldığından beri çiziyor, boyuyor. Bu hayatının bir parçası, tıpkı müzik gibi. Yani Ekin’i tanımlayan ana özeliklerden biri. Resim yapmadan, bir yerlere bir şeyler çizmeden duramaz. Duvar, yer, kağıt, lokantadaki servis, peçete, eline geçen her şeyle, her yere resim yapar. Bebekliğinden beri sergilere götürürüm ben Ekin’i. Gezeriz, mümkünse sanatçıyla tanıştırırım. Yapanı, yapılanı görsün diye. Ve evimize gelenler bilirler, evin her yeri resim sergisi gibidir. Koridorda bir askı sistemimiz var, bu sayede sürekli açık bir koridor sergimiz oluyor  J Zaman zaman yenilenir, eski resimler yenilerle yer değiştirir. Bazı resimleri (büyük tuvale yaptıkları) salonda duvarlara asılıdır. Bazıları dosyalanmıştır, çünkü o kadar üretken ki, tarihleyip dosyalamazsam başa çıkamıyorum J Şu anda mesela evde koliler dolusu resim var J Bu konudaki genetik yeteneğini babasından almış Ekin, eşim de resimle ilgilenirdi bir zamanlar. Şimdi vakitsizlikten yapamıyor ama kesinlikle çok yetenekli olduğunu düşünüyorum. İyi resimden de anlar, o nedenle eşimle Ekin’in yaptığı resimler üzerine konuşmayı seviyorum J  Bu arada, hiçbir zaman Ekin’in çizdiği hiçbir şeye sözle ya da başka şekilde müdahale etmedik, bunu çok önemsiyorum. Kendiyle baş başa üretim halinde oldu, bu anların gerçekten önemli anlar olduğunu düşünüyorum. Kitap haline getirmek için benim çok uğraşmam, bu işle ilgilenmem gerek. Bilmem, neden olmasın? J




Bu çizimleri azıcık (ç)aldım  kabul :)
Sence sen nasıl bir annesin? (sabırlı, oyuncu, hoşgörülü, kararlı, tutarlı…)
Bunu Ekin’e soruyorum bazen ben de. Çok objektif yanıtlar veriyor J Ama genellikle eğlenceli bir anne olduğumu söyler, çünkü kızımla iyi vakit geçirmeye çalışıyorum. Onunla kendim ilgileneyim diye işimi bıraktım, okul hayatı başladığından beri onu mutlaka evde ben karşılarım. Yanında olduğumu ve onu sevdiğimi, değer verdiğimi hissettirdim. Sonuçta güçlü bir anne-kız bağımızın oluştuğuna inanıyorum. Onunla bir şeyler yapmaktan hoşlanıyorum ve o da farkında bunun. Birlikte konserlere gideriz, sohbet ederiz, fikirlerimizi paylaşırız, okuduklarımız hakkında konuşuruz, film izleriz, kıkırdarız, kahkaha atarız, kudururuz, eğleniriz, tartışırız. Bunları keyif alarak yaptığımı bildiği için bana sen eğlenceli bir annesin diyor sanırım J Ha, tabi kuralcı bir yanım da vardır, mesela uyku saati konusunda çok esnemem. Sağlıklı beslenme konusu zaten evde kabul görmüş bir konudur, herkes hemfikir bu konuda. Biraz sabırsız ve fazla heyecanlı bir yapım var, e o da bu yaştan sonra pek değişmiyor, beni de böyle kabul ediyorlar sanırım J))))) Ben duygularımı hiç gizlemedim Ekin’den, üzüntümü de bilir, ağladığımı da görür, sevinçten deli deli dans ettiğimde, sokakta zıplayarak yürüdüğümde hep yanımdadır, tanıktır bu hallerime J Sanırım ben içten bir anneyim, normalde neysem öyle yani J

Ekin ileride nasıl biri olduğunda kendini iyi hissedersin?
Şu anda zaten kişiliği ortada. İleride nasıl bir insan olacağına dair bir fikir veriyor J Ben Ekin’in hep vicdanlı bir insan olmasını istedim. Kendi haklarının ve aynı zamanda başka insanların haklarının bilincinde olsun. Sorumluluklarını bilsin ama bunlar uğruna yaşamanın güzelliğinden vazgeçmesin. Tıpkı şu anda olduğu gibi algısı, ilgisi, merakları hayatın güzellikleri üzerine olsun. Müzik yapmaktan (müzik eğitiminde 5.yılı, 3 yıldır recorder çalıyor), resim yapmaktan hiç vazgeçmesin. Sanat hep hayatında olsun. Ve en önemlisi umutları hiç tükenmesin…

Henüz erken ama eğitim sistemimiz çocukları yarışa hatta maratona sokuyor. Bu konu hakkında yani Ekin’in eğitim-öğretim hayatıyla ilgili planların(ız) var mı?
İşte benim bam telim… Bu konu hakkında çok şey yazabilirim. Eğitim sistemi sizi nasıl tek tipleştirmeye çalışıyor, bireyselliklerinizi nasıl önemsizleştiriyor, bakış açınızı nasıl köreltiyor, bunları uzun uzun anlatmaya gerek yok. Bu ülkede yaşayıp çocuğu okula giden herkes aşağı yukarı bunları biliyor. Anaokulundan beri sürekli bir mücadele içindeyim, her ne kadar kafamıza uygun okullar bulduğumuzu düşünsem de, daha gidilecek çok yol olduğu kesin. Yerleşik kalıpların değişmesi çok zor. Eğitim sistemi içinde ufku geniş, bakışı geniş eğitimcilere ihtiyaç var, çok şükür ki bunların bazılarına denk geldik. Ekin’in eğitim hayatı ile ilgili temel prensibim şu, hiçbir zaman kontrolü, denetimi, bağlantıyı, iletişimi bırakmamak. Gözüm sürekli Ekin’in ve okulun üzerinde. Yanlışları da doğruları da beraber gözlemliyoruz Ekin’le. Okul hayatıyla ilgili yaşadığı güzel şeyleri de olumsuzlukları da mutlaka konuşuyoruz anne-baba olarak. Her şeyin fazlasıyla farkında olan bir çocuk. Bazen bunun avantajları yanı sıra dezavantajlarını da yaşıyor haliyle. Ama bu süreçte onu dinleyen ve dikkate alan anne-babası olduğunu biliyor. Gerisi sorun değil, her koşulda çözümlenebilir. Bir şekilde bu sistemin içindeyiz, ama kendimizi korumaya çalışıyoruz. Özetle bunu söyleyebilirim.

Ekin’den “mutlaka ama mutlaka okuyun bu kitapları” listesi alabilir miyim? (Onun zevkini çok beğeniyorum (şurada güzel bir şeyler buldum sanki) 
Ekin bu soruya yanıt vermek istemedi, “hepsini hepsini seviyorum kitaplarımın!” dedi J Ben de Ekin’in zevkini çok beğeniyorum. Uzun zaman ben seçtim kitaplarını, sonra beraber seçtik, şimdi kendisi seçiyor, ama benim önerilerimi de dikkate alıyor. Yine de isim vermem gerekirse, sıkı bir Roald Dahl hayranı Ekin. Ayrıca elbette Pıtırcık serisine bayılıyor, Andrew Clements’i, Ursula K. Le Guin’i çok severek okuyor. Bunları yazdığımı görse kızar bana, şu da vardı bu da vardı diye J Çocuk kitapları gerçekten çok derin, güzelliklerle dolu bir dünya. Hiçbir zaman çocuk kitabı okumayı bırakmayacağım bu yüzden. Ekin’in de bu tadı aldığını biliyorum, bu konuda şanslıyım J Zaman zaman bizden tavsiye isteyen, liste isteyen dostlarımız oluyor, onlarla paylaşıyorum. Ama hep eksik kalıyor, tüh şunu da yazsaydık, hay Allah bu da vardı falan diye J Çocuğu olsun olmasın, herkese tavsiyem, güzel çocuk kitapları okuyun. Gerçekten okumanın eğlenceli ve tatlı bir duygu olduğunu hissedeceksiniz J

Anne adaylarına ve benim gibi acemi annelere neler tavsiye edersin?

Çok tavsiye vermeyi seven biri değilim aslında. Hele söz konusu olan annelikse. Çünkü her anne-çocuk ilişkisi kendine özgü dinamikleriyle var olur. Her biri ayrıdır ve her biri özeldir. Ama kısaca şunu söyleyebilirim, anne olmaktan, bunun getirdiklerinden keyif alıyorsanız, çocuğunuz bunu hissediyor. Çok kasmadan kendimizi, biraz akışına bırakmak gerek. Çocuğumuzu dinlemek çok önemli. Kitabi bilgilere birebir uyacağım derken hırpalamayalım kendimizi. Bilmek, okumak, öğrenmek harika, asla bunlardan vazgeçmem. Ama kesin bir şey var, bana anne olmayı Ekin öğretti. Ekin’dir beni eğiten, gerektiğinde dönüştüren, hatalarımı gösteren, doğrularımı yansıtan… Birlikte büyüyoruz, birlikte öğreniyoruz. Sevildiğini, birey olarak değer verildiğini hisseden çocuk, daima sizinle iletişime açık olacaktır. “Sen bizim ailemizin bir parçasısın, varlığın çok önemli, fikirlerin bizim için değerli” biz bunu hissettirdik Ekin’e hep. Gerçekten Ekin bizim kızımız olduğu için mutluyuz 

Bu sohbetten sonra "hemen yaz gelsin, İzmir'e gidelim yok yok Mordoğan'a gidelim, Ekinle evin bahçesinde beraber kitap okuyalım" gibi bir istek oluştu bende :) Berna'nın annelik tarzını da çok sevdim; pozitif, rahat, ilgili, sabırlı... Kendim için notlar aldım yine bu sohbetten de.
Ekin'in kitaplığını ise hala meraktayım :)
Katıldığınız ve harika fotoğraflarınızı paylaştığınız için çok teşekkürler Berna, Ekin'i saçlarından benim yerime de öper misin :)



Devamını oku »

10 Kasım 2014 Pazartesi

Kurtarıcı Müzik: Mahna Mahna :)

Evde televizyon olmadığından (bunu da 1 milyon kere söylemiş olabilirim) Elif'in görsel izleme konusunda eksiği var. Yani misafirlikte bir yerde denk gelip de televizyon görürse "bu ne kiiii" diye etrafına bakınıyor. Biz de tv'yi kapatıyoruz. Hele ki şu aylarda çok gereksiz geliyor bana. Eğitici-öğretici bebek kanalları da varmış ve çocuklar şarkı, sayılar, yeme-içme kültürü vb. şeyleri oradan öğreniyorlarmış diye duydum. Laf atmak istemem elbette ama  2 yaş altı bir çocuğun fazla bir görsel izlenceye maruz kalmasını şahsen doğru bulmuyorum. Bu da bir annelik tarzı/tercihi olsun.
Birkaç ay önce BDK'da şu yazıyı okurken videoyu da açtım tabii, Elif de yanımdaydı o ara. Başladı gülmeye :) "Aaa çok komikmiş değil mi?" falan derken zaman geçti tabii aradan.
Arabada Elif'i durdurmakta çok zorlanıyorum. Yani ciddi anlamda animatörlük yapıyorum. O havuz kenarındakiler az yoruluyordur benden. Arabada yolculuğu mu sevmiyor, koltuğuna mı alışamadı bilmiyorum. Doğduğundan beri o koltukta yani yeni bir şey değil aslında. Bize diyorlar ki "ohh şimdi arabada uyur" Durum bizde pek öyle değil. Hani belki sonunda uyuyor (uzun yolda) ama uyuyana kadar da ağlama krizleri eksik olmuyor. Geçen akşam da misafirlikten dönerken bu video geldi aklıma, izlettim, sustu ve gülmeye başladı. Daha sonraki birkaç sefer daha ağladığında bu videoyu izlettim ve işe yaradı. Demek ki anneler boşa değil nefes almak için çocuğa reklam açıp rahatlıyor :) Kimseyi yadırgamam, büyük de konuşmam ya da konuşmamaya çalışırım çünkü söylediklerini yutma ihtimalin var bu durumda.
Neyse konuyu yine çok uzattım. Bana masum gelen ve çok sevdiğim Muppetlardan siz de zor an'larda faydalanmak isterseniz diye paylaşayım dedim. Abartmamak gerek elbette ki. Ve cidden zor zamanları tespit etmeli ki etkisi azalmasın :) Annelik biraz kurnaz olmayı da gerektiriyor-du değil mi?
Teşekkürler BDK; seviyoruz sizi :)



Devamını oku »

20 Ağustos 2014 Çarşamba

Merhaba DÜNYALI, Biz (de) Dostuz :)

     "Merhaba Dünyalı, biz dostuz" :)
      Çok sevdim bu lafı; birkaç aydır dilime dolandı.
      Sebebi de ayın 1'ini beklemeden -eğer çıkmışsa- koşup aldığım Dünyalı dergi.
      Daha önce derginin ilk sayısından bahsetmiştim. Şimdiye kadar 5 sayı okuduk ve hepsi birbirinden güzeldi. Lakin bir sıkıntısı vardı: çabuk bitiyordu :/ Banu ve Yıldırayla sıkı pazarlık yaptık; dergi 15 günde bir yayınlansın dedik; "ortada Banu ve Yıldıray kalmaz o zaman" dediler; "peki madem" dedik; ayda 1 olmasını kabullendik.
      Bir Dolap Kitap hangi işe girse ben hep heyecanla ve mutlulukla takip ediyorum. Sanki ben de o işin içindeyim gibi hissediyorum. Halbuki yeni işleri konusunda pek ketumlar :)) 
      Dünyalı'nın içinde neler olup bitiyor çok merak etmiştim. "Yayın Yönetmeni" ile bir röportaj ayarlayayım dedim; karşıma yine Yıldıray çıktı :) 
      Daha önce hem Banu hem de Yıldıray kitaplarıyla olan söyleşi ile "1 Kitap 1 Mektup" etkinliğine konuk olmuşlardı. Ve hatta BDK ile nasıl tanıştığımızı ama konuşamadığımızı da yazmıştım. 
      Her ne kadar Yıldıray "onu zaman gösterecek" dese de bence BDK'nın yaptığı en güzel işlerden biri oldu DÜNYALI. Tabii ki sadece onların emeği yok bu dergide. (Tam tanımadıklarım kusura bakmasın ama Beyhan İslam, Ezgi Keleş(gözler Usta'yı arıyor :P, Ege Erim sahiden de dergiye çok yakışmışlar.)
      Ben yine çok konuştum... Biraz susayım ve sorulara geçeyim en iyisi :)
          

     Doğal olarak ilk soru “Dünyalı” derginin nasıl oluştuğu hakkında J Sahi, nerden çıktı dergi fikri ve nasıl gelişti süreç?
Ben Milliyet Çocuk’la büyüdüm. Banu Doğan Kardeş’le büyümüş. İkimiz de çocuk dergisi denince benzer şeyleri düşünüyoruz yani. Gel gör ki bir kitapçı ya da gazetecide satılanlara kıyasla “dergi” denince bizim aklımıza gelen birbirine hiç benzemiyor.  Piyasadaki dergileri ele desen toplam 5 tane çıkartamıyorum iyidir bu diyerek önereceğim. Uzun lafın kısası, piyasadaki dergilerin büyük bölümünün okurlarını ciddiye alan, onlara gerçek içerik sunmayı amaçlayan dergiler olmadığının farkındaydık. Yani bir yerde kendi dergimizi kendimiz yapmak istedik.Ayrıca bunun Bir Dolap Kitap’ın yapması gereken bir iş olduğuna da inanıyorduk. Dolap’ta haftalık bir dijital dergi girişimimiz olmuştu ve tam 16 sayı yapmıştık hatta. Gerçi o çocuklara yönelik değildi ama çocuklarla ilgiliydi. Her neyse, bir çocuk dergisi yapmak fikri öyle ansızın gelmedi aklımıza anlayacağın. Zaten Dünyalı da öyle ha deyince çıkmadı. Önce bir maket hazırladık. Hazırladığımız maket Dünyalı’ya çok benzemiyordu ama olsun, nasıl bir dergi istediğimize dair fikir veriyordu. Sonra bu maketi sunduk. Tudem Yayın Grubu’yla yaptığımız görüşme çok güzel ve özeldi. Herkes Milliyet Çocuk’la şerbetlenmişti, herkes benzer bir dergi yapmak istiyordu. Derken Gezi Direnişi başladı. Onun rüzgârını da arkamıza alıp kolları sıvadık. Derginin ortaya çıkması için birkaç ay aralıksız çalışmamız gerekti. Kabaca, ilk sayıyı en az 5 kere yaptık diyebilirim. Ondan sonrasını biliyorsun zaten.

“Dünyalı” ismi nereden geliyor?
“Dünyalı” ismini Tudem Genel Yayın Yönetmeni İlke Aykanat Çam buldu. Biz dergiye ad bulmak için deli danalar gibi dönenip dururken, o, sakince “Dünyalı olsun,” dedi. İçeriğini, ilkelerini ve hedeflerini göz önüne alınca Dünyalı adı dergiye cuk oturdu. Dünyalı’nın söylediği söz kabaca şu: “Çocuklar da yetişkinler gibi bu dünyada yaşıyor. Bu dünyada ne oluyorsa çocuklara da oluyor. Öyleyse olan biten her şeyden çocuklar da haberdar olmalı.” Hepimiz Dünyalı’yız yani.

      Bir sayının tamamlanması ortalama olarak kaç günde oluyor?
Bu çok zor bir soru. Kesin bir yanıtı yok. Bazı bölümler birkaç günde çıkıyor, bazıları birkaç haftada. Bu noktada Dünyalı’nın asıl dikkat edilmesi gereken özelliği şu: Çizgi öyküler hariç tüm içerik özgün olarak dergi için üretiliyor. Yazar ayrı, çizer ayrı, editör ayrı, grafiker ayrı çalışıyor her bir sayfayı. Sonra bir de matbaa ve dağıtım süreci var. Üstelik tüm bu işler her ay sıfırdan yapılıyor. Sıkışık bir takvim.

      Konulara nasıl karar veriyorsunuz? (en merak ettiğim sorulardan biri de bu)
Konuların bir kısmına gündem karar veriyor. Gündemdeki önemli meseleleri, dolaylı da olsa dergide konu ediyoruz. Bunun yanında merak ettiğimiz bir sürü konu var, onları da içeriğe ekliyoruz yeri geldikçe. Yazarların, çizerlerin ve grafikerimiz Bahar’ın da önerileri oluyor. Eşimizden dostumuzdan da öneriler geliyor. Tudem’de editörler, genel yayın yönetmeni ve biz toplantılar yapıyoruz. Her sayı için aşağı yukarı bir tema, bir yaklaşım belirliyoruz, tüm önerileri ve üretilmiş içerikleri buna göre değerlendirip o sayıyı inşa ediyoruz. Sonra üretim başlıyor.

5    Kaç kişilik bir ekip oluşturuyor dergiyi ve iş bölümü nasıl yapılıyor?
Dergiye emeği geçen, katkı sağlayan çok kişi var. Kaç kişilik bir ekip olduğunu söylemek zor. Yazarından, çizerinden depocusuna kadar onlarca kişi çalışıyor Dünyalı için. İş bölümü de şöyle oluyor: Yapılacak ne iş varsa yapabilen üstleniyor. Böyle söyleyince dağınık bir çalışma yöntemi gibi algılanabilir ama değil elbette. Herkes zaten yapacağı işi biliyor ve gerektiğinde daha fazlasını yapmaktan çekinmiyor.

      Derginin hitap ettiği yaş grubu 7 ve üzeri mi?
Biz yola 8 yaş ve üzeri bir dergi yapmak üzere çıktık. Bu”…ve üzeri” ifadesini çok ciddiye alıyoruz. Daha derginin tek bir satırı bile ortada yokken benimsediğimiz hedeflerden biri dergiyi yetişkinlere de okutmaktı. Geri dönüşlerden bunu başardığımızı anlıyorum. Asıl ilginç olansa 7, 6 ve hatta 5 yaşında okurlarımızın olması. İşte bunu beklemiyorduk. Verdiğimiz maketleri yapıp ya da çıkartmaları yapıştırıp fotoğrafını bize gönderenler arasında 5 yaşında okurlarımız var. Bir arkadaşımın 6 yaşındaki ikizleri her ay bir kere anne babayı oturtup bir güzel okutuyormuş dergiyi.

 “Dünyalı” için “Milliyet Çocuk” dergisinin devamı/mirası diyebilir miyiz?
Eğer dersek haddimizi aşmış oluruz. Milliyet Çocuk bizim için önemli bir rehber çünkü çok önemli kafaların ellerinde yapılmış iyi bir dergi. Abdi İpekçi’nin, Tarık Dursun K.’nın, Ülkü Tamer’in yönettiği; Haldun Taner’in, Aziz Nesin’in, Yalcvaç Ural’ın, Orhan Boran’ın ve daha birçok önemli ya datanınmış kişinin yazdığı bir dergi Milliyet Çocuk. Düşün ki sağlık köşesini Cüneyt Arkın yazıyormuş!Günün birinde birileri benim bugün Milliyet Çocuk’u andığım gibi Dünyalı’yı anarsa iyi bir iş yaptık demektir.

      Okurlardan geri dönüşler nasıl; çocuklardan mektuplar geliyor mu J
Okurlardan geri dönüşler genellikle olumlu yönde. Şimdilik kimseden bir şikâyet gelmedi. Fakat okurlardan mektup az geliyor. O iletişimi sağlayamadık bir türlü. Bu eksikliği gidermenin yollarını arıyoruz.

      Derginin konuları sabit mi yoksa daha da genişletmeyi/arttırmayı düşünüyor musunuz?
Dergide belli konulara ayrılmış köşeler var ve bunların devam etmesini istiyoruz. Derginin içeriğini genişletmek ve geliştirmek için sayfa sayısını artırabilmemiz gerekiyor. Bu da bazı koşullara bağlı. O koşulları sağladığımızda Dünyalı’nın içeriği gelişecek ve çeşitlenecek elbette.

 Gerçekten de hediyesi/posteri olmadan bir dergi satmaz mı?
Satmaz. Çünkü esas olan içerik değil. Bunu sadece okurlar açısından söylemiyorum; çoğu derginin üreticileri için de içerik esas değil. Bu nedenle derginin fark edilmesini ve tercih edilmesini sağlamak başlı başına bir iş. Hedef kitle çocuklar olunca onları kandırmak için Çin işi dandik oyuncuklar ve biraz da JustinBieber posteri devreye giriyor. Dergileri üretenler de biliyor ki, okuma eylemi hedef kitlenin esas ilgi alanını oluşturmuyor. Biz bunu dükkân dükkân dolaşarak araştırdık. Gazetecilerin, kitapçılardaki satış elemanlarının hepsi de (istisnasız hepsi, abartmak için söylemiyorum yani) çocukların dergi seçerken armağanlara bakarak karar verdiklerini söyledi. Yetişkinler kıstası ise, derginin eline verildiği çocuğu ne kadar uzun süre oyalayacağıyla sınırlı çoklukla. Yani önemli olan yetişkinler bir işle uğraşırken, araba kullanırken, uçakla seyahat ederken ya da arkadaşlarıyla laklak ederken çocuğun sorun çıkarmadan uzun süre sessiz sedasız bir kenarda sabit durması.

      Derginin konuları için kaynak taramasını nereden yapıyorsunuz? (sadece internet mi?)
Derginin içerikleri hazırlarken kullandığı kaynaklar çok çeşitli. Doğrudan ulaştığımız, konunun uzmanı kişiler var mesela. Bu kişiler bize doğrudan içerik verebiliyor ya da danışmanlık yapıyor. İyi kullanılırsa internet müthiş bir kaynak. Bloglarda insanlar deneyimlerini paylaşıyor, kaynak gösteriyor. Ayrıca Dünyalı’nın raflar dolusu kaynak kitabı var. İçeriğin nitelikli ve doğru olması için çok çaba harcıyoruz. Örneğin sanat bölümünün yazarı Nihal Elvan Erturan hakkında yazdığı sanatçıya, ona olmazsa temsilcisine, ona olmazsa sergisini düzenleyen galeriye, müzeye ulaşıyor, gereken malzemeyi doğrudan almaya uğraşıyor.

     Önümüzdeki sayılarda bizleri ne sürprizler bekliyor? (hani belki birkaç ipucu verirsinJ
Dergi normal akışına devam ederken bir yandan da yeni yazarlar, yeni çizerler ve yeni içerikler arıyoruz, bazılarıyla çalışıyoruz. Şimdilik bu kadarını söyleyebilirim.

     Derginin satışı belli şehirlerde mi var yoksa tüm Türkiyede “Dünyalı”yı bulabilir miyiz?
Dünyalı, Yay-sat aracılığıyla tüm Türkiye’ye dağıtılıyor. Elbette her dükkâna ulaşmıyor ama her kente ve KKTC’ye ulaşıyor. Ayrıca abone olanlar dergiyi istedikleri adrese getirtebiliyorlar. Eski sayılar da tudem.com adresindeki Dünyalı sekmesinde online olarak satışta.

 Ne kadar harika bir iş yaptığınızın farkında mısınız? J

Bunu hayat gösterecek.
Cedric'e benzettiğim Piko :) Çok neşeli bir karakter
Son sayının Temmuz-Ağustos olarak çıktığını fark etmeyip 1 Ağustosta marketleri, kitapçıları gezip "bu sayı neden gecikti ki" diye düşünüp BDK'ya mesaj atmıştım :) O kısım biraz dalgınlığıma gelmiş olabilir :)
DÜNYALI'yı ben neden seviyorum?
Öncelikle dergi okumayı seviyorum. Üniversitedeyken yıllardır biriktirdiğim Atlas ve NG dergilerini taşınma sebebiyle vermiş olmak hala yaradır içimde. 
Çocuk dergilerini okumayı seviyorum. "Okuma" kısmının özellikle altını çizmek lazım. Piyasadaki içerik yoksunu dergilerden bahsetmiyorum. O yüzden bence Dünyalı büyük bir boşluğu doldurdu. İçerisindeki konuları çok sevdim. Sahiden de bilimi, sanatı, doğayı daha anlaşılabilir ve zevkli kılıyor. Çizimleri bir harika. Yani içerik dolu dolu. Yeni sayıyı elime aldığımda sayfaları önce hızlıca çeviriyorum; bu ay kim ne yazmış diye :) Sonra da yavaş yavaş sindire sindire okuyorum. Yıldıray bana kızacaksın ama çabuk bitiyor bu dergi :)) Bir sonraki ayı beklemek zor oluyor. Ama elbette ki bu kadar yoğun emek olmasa yani alelade yapılsa herhalde haftalık bile çıkar-dı. Yani biz halimizden memnunuz.
Lafı yine uzattım ama "Dünyalı" adının nereden geldiğini okuyunca da çok şaşırdım, hiç o açıdan düşünmemiştim. Ne kadar doğru/güzel bir bakış açısı.
Bak yine aklıma geldi:
 "Merhaba Dünyalı, biz dostuz" :)

4 Eylül 2014* tarihine kadar DÜNYALI hakkında merak ettiğiniz soruları bu yazının altına yorum bırakabilirsiniz. Yapacağımız çekilişle 2 kişiye DÜNYALI derginin yeni sayısını (Eylül) göndereceğiz.
* Oldukça güncel ve dinamik yapısıyla Dünyalı derginin web sitesine de bir göz atın derim :)
** Elif aslında dergiye bir mektup göndermek istedi ama sevgili ana-babası çekindi; acaba çekinmeseler miydi :)

Devamını oku »