Drop Down MenusCSS Drop Down MenuPure CSS Dropdown Menu




ilkokul çağı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ilkokul çağı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Mayıs 2016 Salı

Geçtigitti Geçtigitti Geçtigitti / Marjolijin Hof

Nasıl denk geldi ben de bilmiyorum, "Babam Çalılığa Dönüşünce" kitabından hemen sonra okuma şansım oldu bu kitabı. Yazarın daha önce "Dedem ve Ben" kitabını okumuştum, bloga da yazdım diye düşünüyordum ama yazmamışım. O kitabı Elif'in ilk kreş gününde bekleme salonunda okumuştum, muhtemelen bu özelliğinden dolayı kitabı hiç unutamayacağım.
"Geçtigitti Geçtigitti Geçtigitti" kitabını uzun zamandır merak ediyordum, okuduğuma ve Kiek ile tanıştığıma sevindim.
Kiek, annesi babası ve yaşlı köpekleri Mona ile beraber mutlu bir şekilde yaşamaktadır. Babası doktor olduğundan savaş zamanlarında ihtiyaç duyulan bölgeye gönüllü olarak gider. Kiek ve annesi bu duruma her ne kadar çok üzülseler de durumu idare etmeye çalışırlar. Elbette bu, Kiek için pek de kolay değildir...

Bu kitap, savaşa biraz daha 'dışarıdan' bakıyor ve bizi Kiek'in bekleme sürecinde yaşadıkları ile baş başa bırakıyor. Çocuk zihninin nasıl çalıştığını görmek için güzel bir kitap.
Kiek'e göre hem faresi hem köpeği hem de babası ölmüş biri olması oldukça düşük bir ihtimaldir. O da olasılıkları zayıflatmak için hasta bir fare alır ardından köpekleri Mona'yı 'bir şekilde' öldürmenin yolunu arar. (buralar hiç ürkütücü değil) Kiek'in bakış açısından bakınca ona çok hak verdim. Onun tek istediği babasına en yakın zamanda sağlimen kavuşmak, o kadar. Gittiği yerlerden evi aramaya çalışan babadan bir müddet sonra haber kesilir ve babanın kayıp olduğu ortaya çıkar. Bu bekleyiş sanırım en zoru. Kiek ve annesi de kendilerini salona koyacakları yeni mobilyanın tamirine verirler. 'Sarı' renk, belki bir umuttur onlar için.
Bu kitapta annenin Kiek ile iletişimi ve ne olursa olsun sakinliğini bozmaması çok güzeldi, kendi anneliğim için notlar aldım: panik yok, sakin ol :)

Kiek uyuyamadığında annesi ona büyükannesinin uykuya geçiş yöntemini söyler, arka arkaya "Geçti gitti geçti gitti geçti gitti" demek Kiek'e de iyi gelir.
Dün akşam hem elektrik kesilip hem de gök gürültüsü olunca bu yöntemi hatırlayıp, "geçti gitti geçti gitti geçti gitti" diye tekrarladım ben de içimden.
Çocuk kitapları iyi ki var! 




Yazarın web sayfasını ziyaret ettim ve biyografisini okuyunca hayatındaki güzel detaylara denk geldim. Yazar olmak sanırım her zaman hayaliymiş, evlerindeki kitap dolu ortam da gözümde canlandı. Ama ben en çok kendi oyuncaklarını yapmaya çalışmasını keyifli buldum. Umarım diğer kitapları da Türkçe'ye yine Hayykitaptan, Burak Sengir çevirisi ile çevrilir.



Geçtigitti Geçtigitti Geçtigitti
 Özgün Adı: Een kleine kans
Yazan ve resimleyen: Marjolijin Hof
Çeviren: Burak Sengir
Yaş grubu: 10+
Hayykitap, 2011, 120 sayfa, karton kapak

Devamını oku »

16 Mayıs 2016 Pazartesi

Babam Çalılığa Dönüşünce / Joke van Leeuwen

Bu kitap uzun zamandır karşıma çıkıyordu ancak okumaya fırsatım olmamıştı. Kitap kısacık da olsa bazen denk gelip tek seferde okuyamıyorum ve kitaptan soğuyorum. Bu kitabı tesadüfen "Geçtigitti geçtigitti geçtigitti" kitabı ile aynı gün ve tek seferde okuma şansım oldu. Yaşasın, kızı uyurken onun yanında kitap okumak zorunda bırakılan (!) anneler!

Babam Çalılığa Dönüşünce kitabı Hayykitap'tan çıktığı için beklentim yüksekti. Yayınevinin bu türdeki çeviri kitaplarında şimdiye kadar hayal kırıklığı yaşamadım. Tek endişem içinde 'savaş' olmasıydı. İlk sayfalarda yüreğime oturan ağırlık tatlı Toda ve bakış açısı sayesinde öyle hafifledi ki.
Toda'nın babası 'çalılığa dönüşmeden' önce her gün sabahın dördünde kalkıp 20 çeşit kremalı pastayla üç çeşit turta yapan bir tatlıcı. Ancak bir gün 'birileri' ile 'ötekiler' arasında çatışmalar boy gösteriyor ve babası nefis kokan mesleğini bırakıp savaşa katılıyor.



Toda'ya bir süreliğine büyükannesi göz kulak olmaya geliyor ancak patlamalar o kadar şiddetleniyor ki oturdukları ev de güvenli olmaktan çıkınca Toda mecburen en son 1 yaşındayken gördüğü annesinin yanına başka bir ülkeye doğru yola çıkıyor. Normal bir zamanda olsa bu yolculuk muhtemelen daha farklı bir seyirde gelişecekken savaş şartlarından dolayı Toda'nın annesine kavuşma hikayesi biraz(!) maceralı oluyor.
Ah keşke büyükanneyi biraz daha tanıma şansımız olsaydı. Torunu onu unutmasın diye kendi resmini Toda'nın defterine çiziyor ancak beğenmeyip bu çizimlerin üstünü karalıyor:

Toda yola çıkmadan önce 'aklında tutacağı her şeyin' listesini yapıyorlar. Bu sayfayı dönüp dönüp okuyunca listedekileri ezberledim zaten ama kitap yanımda yokken okumak isterim belki diye buraya da ekleyeyim:

Benzer bir listeyi kendim için de yaptım:


Toda yol boyunca bir grup başka çocuk, kucak sevdalısı yaşlı teyzeler, tuhaf bir general ve karısı, cesaret, yönetim becerisi ve sadakat gösteremeyen kaçak komutan ve Çocuk Konukevi gibi çeşitli insanlarla karşılaşıp oldukça ilginç mekanlarda bulunuyor.Sonunda da kendini durmadan yanlış adreslere teslim edilen bir posta pakedi gibi hissediyor.





"Hayatta karşımıza her zaman kötü insanlar çıkmaz, iyi insanlar da vardır." lafını doğrulayan komutanı ben çok sevdim. Emretmeyi beceremiyor diye Toda ona 'emretme' alıştırması yapıyor.






Sınırı geçtiğinde Toda'ya sorulan 'Bir işe yarar mısın? / Bu ülke için yapabileceğin yararlı şeyler var mı?'sorusuna Toda'nın verdiği yanıtlar çok güzeldi. Bir an kendimi düşündüm. Belki ben de "Kaybolmakta iyiyimdir, 2 yaşındaki çocukların inat krizlerine alışkınımdır, yemek pişiremem ama kızartma börek yapabilirim" derdim :)


"Babam Çalılığa Dönüşünce" naif bir yol hikayesi. Bu yolda sadece Toda yok aslında, savaşın ortasında/kıyısında/kenarında kalmış tüm çocuklardan birer parça var içinde.
Çocuklarla savaş hakkında konuşmak ve savaşın çocukları nasıl etkilediğini birinci ağızdan dinleyebilmek için harika bir kitap olduğunu düşünüyorum.
Yaşananlar ne kadar kötü de olsa kitapta pozitif, esprili bir dil ve yazarın bolca çizimi yer alıyor.
Toda'nın aklı karışmış halleriyle çocuk saflığının örnekleriyle bitireyim yazımı:

"Gelgelelim bilmediğim daha bir dünya şey vardı.Bir sınırın nasıl göründüğünü bilmiyordum örneğin. Bir hipopotamın kaç yaşına kadar yaşayabildiğini bilmiyordum. Tanıdığım hiç film yıldızı yoktu. Yarının nasıl bir gün olacağını bile bilmiyordum ki."

"Bir sınıra neden sınır dendiğini, sınır denen şeyi kimin icat ettiğini öğrenmeye can atıyordum; bir de sınır olarak belirlenmiş yerlerin hemen yakınında nasıl olup da insanların yaşadığını merak ediyordum. Ve buralarda yaşayan insanlar her iki tarafa da mı aitti, yoksa hiçbir tarafa ait değil miydi, işte bu sorunun yanıtını bilmek istiyorum."

"Ağlamaya başlamıştım. Bana mutluluk veren şeyleri düşünerek gözyaşlarımı engellemeye çalışıyordum. Babamın kremalı pastalarını. Babaannemin saçlarını. Kutupyıldızını. Ama hiçbiri işe yaramıyordu."

* Savaşı anlatırken anlatmayan BALIK kitabı benim için çok özeldir, onun hemen yanına bu kitabı da koyacağım :)

Babam Çalılığa Dönüşünce
 Özgün Adı: Toen mijn vader een struik werd
Yazan ve resimleyen: Joke van Leeuwen
Çeviren: Burak Sengir
Yaş grubu: 10+
Hayykitap, 2012, 104 sayfa, karton kapak

Devamını oku »

12 Mayıs 2016 Perşembe

Curcuna Evi / Christine Nöstlinger

Uzun zamandır bu kadar curcunalı bir hikaye okumamıştım.
Curcunanın sebebi çok fazla karakter olması da değil aslında, Mahir Ünsal Eriş'in "Dünya Bu Kadar" kitabı gibi.
Asıl sebep arka arkaya gelişen olaylar.
Tam "yok artık" dediğiniz yerde bambaşka bir şeyin patlaması :)
Nöstlinger'in bu kitabını Sima tavsiye etmemiş olsaydı belki daha uzun zaman kitaplığımda okunmayı beklerdi. İnsan daha önce kitaplıkta göz göze gelip bir şekilde okumadığı ama okuyunca da 'Tüh, neler kaçırmışım" dediği kitaplara karşı kendini biraz 'suçlu' mu hissediyor ne? Ya da belki sadece ben duyguyu hissediyorum.
Nöstlinger beni okuduğum her kitabında şaşırtmayı başarıyor. Evet klasik bir tarzı var ama her kitabında konu, olay örgüsü, kişiler ve onların özellikleri değişiyor.
Değişmeyen tek şeyi Günışığı Kitaplığı yazarın özgeçmişinde belirtmiş:
'...orta halli aile çocuklarının gündelik yaşamlarını ele aldığı kitaplarında, geleneksel aile yapısını ve okul kurumunu esprili bir üslupla eleştiriyor.'
Bu kitapta da gelenek bozulmamış ancak bu kez terazi sanki aileye doğru kaymış.

Marie, annesi, babası, halası, büyük dayısı ile beraber Henriette Konağı'nda yani büyükannesinin evinde yaşıyor. Anne ve babasının 'Frieda ve Fred' isimli kuaför dükkanları var.  Olli Hala bir şirkette sekreterlik yapıyor. Büyükdayı Albert ise tüm gün bahçedeki çiçekleriyle ilgileniyor ve işitme kaybından dolayı pek kimseyi duyduğu da yok.
Marie'nin en yakın arkadaşı bitişik evdeki Reserl gibi dursa da kitap boyunca ikilinin bir dargın bir barışık hallerine tanık oluyoruz.
Okuldan arkadaşları Konrad ve Stefan ise hikayenin aşk üçgeni pardon dörtgeninin başrol oyuncuları.
Nöstlinger'in okuyucunun 'olaylar bence bu şekilde gelişecek' öngörüsünü kitaplarında çoğu kez yerle bir ettiğini gördüm, tamam arada ağzımıza bal da çalmıyor değil.
Benzer bir hikayeyi Türk bir yazardan okusak, bir yerden sonra Yeşilçam filmi kokusu alırdık bence. Stefan ve Konrad'ın aşk mektuplarına Marie'nin yazdığı mektupları okuyunca ne demek istediğimi anlarsınız bence.(birini ekliyorum)
"Çok sevgili Konrad,
Mektubun ve ekleri için teşekkür ederim. Ancak yazdıklarını doğru dürüst okuyamadım, çünkü kargacık burgacık bir şeyler karalamışsın. Başına gelen bu geçici durumu çok büyütme. Sevgiler, Marie"
Anlatmaya arkadaşlarından başladım ama asıl hikaye (hatta bomba) Marie'nin büyükannesinde. . Yaşı büyüse de kendi akıllanmayan iyi kalpli yaramaz bir çocuk gibi Henriette. Kitapta en çok Marie ve büyükannesini sevmem de bu yüzden galiba.
Büyükannenin aklına 'kısa yoldan zengin olabilecekleri' şahane fikirler geliyor ve bunları hayata geçirmek için türlü yollar deniyor. (buraya kadar bir sorun yok) Ancak bu yolların içerisinde konağı ve evdekileri de tehlikeye attığı son bir tanesi var ki! İşte bomba biraz burada patlıyor.
Kitabın orijinal ismi: Villa Henriette. Türkçeye "Curcuna Evi" olarak çevrilmesi gerçekten çok iyi olmuş, içeriği tam olarak karşılamış.
Ben bu kitabı "metin" olarak değil de "tiyatro oyunu" okur gibi okudum.
Acaba Almanya'da veya Avusturya'da Nöstlinger'in eserleri çocuk oyun olarak sergilenmiş midir, bunu da merak ettim.
Bu neşeli aileyi kestane ağacının tam altında ziyaret etmek,genelde boş olan buzdolaplarına birkaç kutu süt ve ekmek götürmek istedim.
Kim bilir belki kahvaltılarına beni de dahil ederler :)

Devamını oku »

11 Mayıs 2016 Çarşamba

Süper Kahramanlar Yüksekten Korkmaz / Colas Gutman

Colas Gutman'ın daha önce "Çocuk" ve "Rose" kitaplarını okumuş ve her ikisini de çok sevmiştim. Bu kitabının kapağını sevmediğim başka bir kitap kapağına benzettiğim için olsa gerek okumakta biraz tereddütteydim. Geçenlerde Feride'nin kızı Saliha'nın elinde bu kitabı görüp, kitabı okurken kıkır kıkır güldüğünü de öğrenince bu öğlen (2 ay önce 'bu öğlen') Gutman'ın dünyasına yeniden girmek için heyecanla bekledim.
"Süpermen, Batman, Örümcek Adam...hepsinin kahramanlıklarına başladıkları bir gün olmuştur. Ben, Maurice Ackerman, süper kahramanlığa bir pazartesi günü merdiven boşluğunda başladım."
Bu cümle ile başlayan bir kitaptan ben ne beklerim?
Maurice ile az buçuk da olsa tanışmayı, neden bir süper kahraman olmak istediğini öğrenebilmeyi ve acaba gerçekten süper kahraman olabilmiş mi diye heyecanla okumayı. Ve elbette yazar Colas Gutman olduğu için ince esprilerle kıkırdamayı!
Tüm beklentilerim karşılandığına göre size biraz Maurice'ten bahsedebilirim.
Tam 3 yaşındayken atladığı 3 merdiven basamağından 'mucize' eseri yara almadan kurtulur ve kahramanlık hikayesi tam olarak burada başlar Maurice yani Momo'nun: Süperackerman. Havada asılı kalıp sabun köpüğüne dönüştüğü o birkaç saniye hayatının geri kalanı için aslında bir dönüm noktasıdır.
Cadıcılık oynayan, güvercinleri hipnotize etmeye çalışan kardeşi Myriam ve onu "eh işte" dinleyen anne babası ile ev hayatı pekiç açıcı sayılmaz.
Maurice'e alışveriş torbalarını taşıtan Bayan Polenta ile kapı arkası sohbetleri ve Bayan Polenta'nın bulaşık deterjanı tadında kurabiyeleri ise apartmandaki neşesidir.
Ama asıl 'karın ağrısı' okuldaki Juliette'dir:
"Juliette tam olarak kumral değil, çünkü güneş geldi mi saçları sarı sarı parlıyor; tam olarak komik de sayılmaz, çünkü komik bir şeyler anlattığında yüzüm yamulacak diye korkudan gülemiyorum.Atletik değil, bilekleri çok ince ama narin de sayılmaz... Evet, Juliette Baccara'ya baktığım zaman tonton bir nineye dönüyorum ve sırt çantam da ağzına kadar dolu bir alışveriş sepetine dönüşüyor."
10 yaşındaki bir çocuğun okul hayatında karşılaştığımıza şaşırmayacağımız 'okul tipi zorbalar'ın isimleri beni çok güldürdü: Genç İrisi, Hoyrat, Kuş Beyinli ve Plastik Adam.
Okula yeni başlayan Jüpiter ise öğretmenin "Kendini tanıtır mısın?" sorusuna cevap olarak "Küçük kuşları çok severim."dediği için elbette komik isimli zorbaların hedefi haline gelecektir.
Ama panik yok! Ne de olsa 'Süperackerman' zor durumda olan herkesin yardımına koşmaya hazır.

Kısacık bir kitabın içerisinde altını çizdiğim şahane cümleler, arkadaşlık-dostluk-aşk ilişkileri, okul ve ebeveyn sorgulamaları var.
anne ve babalar için çocuklar benzer endişeler hissediyor sanırım:
"Babamın düşkırıklığıyla ufacık kırıntılara bölünecektim, annemin üzüntüsüyle galaksinin dört bir yanına savrulacaktım."
Öğrencilerin 'karıncalar' , öğretmenlerin 'kahve içiciler' (ülkemize uyarlarsak 'çay içiciler') olarak adlandırıldığı bir okuldan bahsediyor Maurice.
Yaşadığı ilk aşka, 'uzaydan gelme' bir arkadaşın hikayesine ve gözümden yaş gelecek ilk üzüntüsüne ortak olduğum için gurur duydum kendimle.
Her zaman denk gelmez bir süperkahramanın ilk'lerini bizzat kendinden dinlemek, öyle değil mi?

"Benim adım Maurice Ackerman. Yazları mavi bir tişört giyer, kışları gri bir atkı takarım ve ben bir süper kahramanım."

Süper Kahramanlar Yüksekten Korkmaz
Özgün Adı: Les super-heros n'ont pas le vertige
Yazan: Colas Gutman
Çeviren: Tuvana Gülcan
Yaş Grubu: +8
İletişim Yayınları, 2012, 79 sayfa, karton kapak


Devamını oku »

7 Nisan 2016 Perşembe

Ben ve Sen / Giusi Quarenghi

"Yaşam, yazarlarını bekleyen bir hikayedir. Kim anlatmak ister?"

Çok güzel bir ifade değil mi?
İçinde farklılıkları ve benzerlikleri olan iki yaşam hikayesi var bu kitapta: Aziza ve Beata
Kütüphaneci Marina'nın büyük bir kentin yakınlarındaki küçük bir kasabanın kütüphanesinde çalıştığını okuyunca kitaba hemen kanım kaynadı tabii.
Ne yazık ki ülkemizde kütüphaneciler  biraz "hayatından bezmiş, kitaplarla pek de ilgisi olmayan" mizaçta olduklarından (istisnaları tenzih edeyim) Marina'nın işini severek yaptığını okumak beni çok mutlu etti.
"Kütüphanede, yıllar boyunca bilgileri katalogladıktan, dosyaladıktan, kitap arayıp bulup ödünç verdikten, danıştıktan ve ona danışılmasından sonra, Marina kendine özel bir uğraş edinmişti. Bir düşünce üzerinde yoğunlaşıyor, düşünceyi bir projeye döndürüyor, daha sonra bu düşünceyle projeyi kütüphaneye düzenli gelen çocuklarla paylaşıyordu. Böylece ortaya, bir yıl boyunca süren bir uğraş, bir eğlence, yeni insanlarla tanışma, yeni bir şeyler keşfetme, yeni bilgiler edinme, yeni yeni sürprizlerle karşılaşma fırsatı çıkıyordu."
İlk sayfalarda okuduğum bu paragraftan sonra daldım gittim hayallere.
Hayalimde kendi kütüphanemde neler yaptığımı/planladığımı kurdum. Nisan ayında minik de olsa bir yerden başlamayı kafama koymuştum ama işler pek de öyle gelişmedi ve ben şu an sadece hayal ile yetiniyorum. Bu kitapla beraber hayalimin pekişmesine de ayrıca çok sevindim, sanki bir anda Marina oldum :)
Proje olarak belki ben de kütüphaneye düzenli gelen çocuklarla aynı kitabı okuma ve üzerinde konuşma etkinliği yapardım. Veya sevdiğimiz bir yazarın tüm kitaplarını en baştan okurduk (Roald Dahl gibi-mümkünse Eylül ayında) Ya da okuduğumuz bir kitapla ilgili keyifli bir etkinlik yapardık, tıpkı Serra/Buse ve Tuna'nın yaptığı gibi :)
Oysa Marina'nın aklına o sene için çok daha yaratıcı bir fikir geliyor ve çocukları eşleştirerek arkadaşlarının yaşam hikayelerini yazmalarını istiyor, hem de 1 yıllık bir gözlemin sonucunda!
Eşleşmede olmasa da Aziza ve Beata bu işe sıcak bakıyorlar ve birbirlerinin yaşamlarına ortak oluyorlar.
İki tatlı kızın hikayesini kütüphane projesinden bağımsız bir arkadaşlık seyrinde okusaydık sanırım bu kadar keyifli olmazdı.
Görsel kitapkurduanne Akça'dan, kalp çok anlamlı geldi :)
Beata İtalyan ve ailesiyle beraber yaşıyor; Aziza ise Fas doğumlu, sadece 2 yıldır İtalya'da ve yurtta kalıyor. Yaşam öykülerini yazabilmek için Aziza Beata'nın ailesiyle görüşürken Beata da Aziza'nın İtalya'daki tek akrabası annesi ile görüşüyor ancak süre o kadar kısıtlı ki. Fatma Hanım -Aziza'nın annesi-oldukça ürkek bir şekilde çalıştığı eve götürüyor Beata'yı.
Kapak resmine bakınca ve kitabın konusunu okuyunca biraz daha naif bir metinle karşılacağımı düşünmüştüm, pek öyle olmadı açıkçası.
Kitabı dün bitirdim ve bu yazıyı yazmaya da dün başladım ama kafamda bir şeyler eksik olunca bu yazıyı zamana bıraktım. İyi ki öyle yapmışım, kitapta benim için neyin havada kaldığını anlamış uyandım sabah. (fazla rüya görmenin faydası demek ki :)
Aziza ve Beata'nın birbirlerinin yaşamlarına ortak olabilme hikayesini, kütüphaneci Marina'nın bu hikayedeki rolünü sevdim. Ancak Beata'nın ailesinin ön yargılı tepkilerinin işleniş şekli hoşuma gitmedi. Beata Aziza'ya karşı en baştan beri ön yargılı değil, çünkü çocuklar böyledir, saf :) Oysa babaanneden başlayan anne ve özellikle babasıyla devam eden ön yargılı ifadeler hikayenin seyrini gereksiz yere azaltmış geldi. Ön yargı olmalı ama işleyişi daha seviyeli olabilirdi. Böyle bir hikayeye ben "Zaten kız hep bizim evde, şimdi eve bir de annesi damlıyor" ifadesini yakıştıramadım. Neyse ki bu bölüm fazla uzun değil.
Diğer aklıma takılan yer ise 8+ etiketinde ve kapak resmine/konusuna bakınca hayli "neşeli, pozitif" duran bir kitapta bir anda bir ölüme rastlamamız. Çocuk kitaplarında "salak" denmesine de ölüme yer verilmesine de karşı olan biri değilim; sadece bunun doğru yerde işlenmesi gerektiğini düşünüyorum. Çocukları gerçek hayattan soyutlamamak ve farklı hayat hikayeleri ile tanıştırmak bence de önemli. Kitapta yer alan bu detaydan sonra bence çocukların kafasında soru işaretleri oluşacaktır, belki bu kitaptan sonra okudukları hakkında konuşmak güzel olabilir.
Aziza'nın babasının ortadan kaybolmasının sebebi ve annesinin para kazanmak için diğer çocuklarını Fasta bırakıp Aziza'yı alıp İtalya'ya gelmesi aslında oldukça trajik bir hikaye.
Beata ve biz okuyucular şunu anlıyoruz: Dünyada çok farklı yaşamlar var! 
Aziza, "sevilen" demek, Beata ise "insanları mutlu eden".
Ben bu hikayeyi aklıma takılan iki nokta olsa da sevdim.
Kitabın adı, siyah beyaz resimleri ve hikaye gerçekten güzel.
Ben şimdi Marina'nın yerinde olduğumu düşünüp kütüphane hayallerime döneyim ya da en güzeli tatlı bir arkadaşımla "yaşam öyküsü" projesine başlayayım :)


*Tam emin değilim ama domuz salamı yemeyen Aziza'nın müslüman olduğundan bahsediliyor ancak Aziza, rahibelerin olduğu yurtta kalıyor. Bu ifadeyi ben mi anlayamadım acaba yoksa Müslüman ülkelerde "rahibe" farklı mı anlam taşıyor?

Ben ve Sen
Özgün Adı: İo Sono tu Sei
Yazan: Giusi Quarenghi
Resimleyen: Giuditta Gaviraghi
Çeviren: Nilüfer Uğur Dalay
Yaş Grubu: +8
Günışı Kitaplığı, 2015, 80 sayfa, karton kapak
Devamını oku »

6 Nisan 2016 Çarşamba

Böcekler İçin İlkyardım Merkezi / Doğabilimci Profesörün Heyecanlı Yolculuğu / Guido Sgardoli

4 yıllık blog hayatımın en uzun başlığını sanırım az önce yazdım. İki kitaptan bir arada bahsetmesem olmayacaktı, ben de tek bir yazıda tatlı Camilla ve veteriner babası hakkında düşüncelerimi yazayım istedim.
İlk kitap benim için biraz hayal kırıklığı oldu açıkçası, hatta Goodreads puanım 5 üzerinden 3. İçimden de diyorum "Sgardoli Abi sen ne yaptın böyle?" Neyse ki ikinci kitapta beklediğim toparlamayı yaşadım.
Her iki kitabın YKY tarafından basıldığını baskı kalitesinin güzel olduğunu ancak ilk kitabın redaksiyon işleminin sanki biraz özensizce olduğunu hissettim.
Sgardoli ile şu kitap ile tanışmıştım, "Var Mısın Yok Musun" ile devam etmiştim, bu iki kitap da biraz çerez oldu :)
Goodreadste yazarın başka kitaplarını da gördüm, umarım yakında çevirileri olur. Pegasus Yayınlarından çıkan bir seri kitap daha var ama onlar hayvanat bahçesinde geçiyor sanırım. Ben de bu tarz hikayeleri okuyamıyorum. Belki bambaşka bir şey anlatıyordur bilmiyorum ama hayvanların bir yere kapatılması ile ilgili olan hikayeler en başta itiyor beni.
Gelelim böcekbilimci tatlı Camilla'ya :)
İlk kitapta hikayeyi çok zayıf buldum oysa ki arka kapağı okuyunca baya meraklanmıştım:
"Böcekler çok küçük ve çirkindir. Herkes acımadan onları ezmekte ya da üstlerine zehirli ilaçlar sıkmaktadır. Ama onların da yaşamaya hakkı vardır! Ve bir anneye..."
Veteriner Dario Pistolazzi bir gün hayvanların takıntılı sahipleri yüzünden işinden çok bunalır ve işine ara vermek ister. Annesini küçük yaşta kaybeden Camilla'nın ise en büyük merakı tatlı böceklerdir ve bu böceklerin yardıma ihtiyacı vardır.
Sevimli bir hikaye ancak zayıf bir kurgu olunca okurken çok keyif almadım.
İkinci kitapta ise arayı kapattım ve Doğabilimci Profesör ile maceradan maceraya atıldım. Bazı yerlerdeki abartılı durumları yadırgamadım hatta okurken çok eğlendim.
İlk kitapta özellikle böceklerin dünyasına yakından bakınca onlardan pek de hoşlanmadığım zamanları düşünüp kendimden utandım. Zarar vermeyi elbette istemem ama evde amansız karşılaştığım minik misafirleri daha mutlu olacakları doğaya bırakmaktan da geri duramam. Keşke Camilla gibi olabilseydim, o zaman dün yolda rastladığım solucandan biraz daha dans dersleri alabilirdim :)
Çocukların kıkırdayarak okuyacaklarını tahmin ediyorum özellikle de Yarabandı'nın azmine hayran kalacaklardır.
Ve bir gün Sgardoli Abi ile tanışıp onunla çocuk kitapları, böcekler, hayvanlar, İtalya hakkında sohbet sohbet edebilmeyi diliyorum :)




Böcekler İçin İlkyardım Merkezi
Özgün Adı:Pronto Soccorso Insetti
Yazan: Guido Sgardoli
Resimleyen: Andrea Rivola
Çeviren: Yelda Gürlek 
Yaş grubu: 9+
YKY, 2014, 149 sayfa, karton kapak

Doğabilimci Profesörün Heyecanlı Yolculuğu
Özgün Adı:Lucillo Visberghi di Colle Ombreggiato naturalista 
Yazan: Guido Sgardoli
Resimleyen: Andrea Rivola
Çeviren: Yelda Gürlek 
Yaş grubu: 9+
YKY, 2015, 131 sayfa, karton kapak


Devamını oku »

4 Şubat 2016 Perşembe

Kipri / Dick King Smith

Bazı kitaplar hep gözünüzün önündedir, hatta onu okumuş gibi hissedersiniz ancak kitaplığınızda bile yoktur. Kipri benim için tam olarak bu kategorideydi. Hayykitap'ın tarzını sevdiğim ve pek de hayal kırıklığı yaşamadığım için tüm kitaplarını okumak istiyorum. Çeviri ve editör ekibi benim açımdan 10 numara, bu ekibin hazırladığı kitapları okurken o kadar sade/temiz bir dil ile karşılaşıyorum ki, arkadaşım olsalar teşekkür edesim var :) Bu kitabın çevirmeni Gökçe Ateş Aytuğ'un "Bugün Aşktan Çok Sıkıldım" isimli iki kitaplık serisini okurken de benzer bir zevk yaşamıştım. Şiirsel Taş ise bence gerçekten ismi gibi "şiirsel" çevirilere imza atıyor. Mucizeleri Saymak, bunlardan sadece biri. (Zincir kitabından beklentim daha yüksek olduğundan biraz tereddüt yaşamıştım.)
Canım Feride bana gönderdiği pek tatlı gök kuşağı kartının yanına meğerse Kipri kitabını da koymuş, zarfı açınca hem çok şaşırdım hem de çok sevindim. Hatta bir an "Aa ben bu kitabı okudum" duygusunu hissettiysem de o hissin yanıltıcı olan "Çok okumak istediğin için okumuş olduğunu zannettiğin kitap" olduğunu hatırladım. Oh :)
Tatlı kiprimiz Azmi'yi ben "Pes Etmeyen Tavuk" Hilda'ya çok benzettim. İkisinin azmine de hayranlık duyup , pes etmeye çok yakın olduğum zamanlarda aklıma onları getiriyorum. Bir de Balık var tabii ama onu nedense yazmamışım buraya. Halbuki beni çok etkileyen bir kitaptır.

Şehir merkezinin dışında, müstakil evlerin dip dibe sıralandığı bir sokakta 5-A'da yaşıyor bu sevimli kirpi ailesi. Bulundukları yerde gayet iyiler aslında ama caddenin karşısındaki parkta leziz mi leziz salyangozlar, solucanlar ve sümüklüböcekler var. Tüm bunlara kim "hayır" diyebilir?
Yalnız küçük bir sorun var: karşıdan karşıya geçebilmek (hem de ezilmeden!)
Doğduğu günden itibaren dikenleri henüz yumuşak ve lastik gibiyken bile parlak bir çocuk olacağı belli olan Muzaffer Azmi Azami'nin Menekşe, Manolya ve Mimoza isminde 3 ablası var. Hikayede bu ablalara fazla yer verilmemiş olmasına üzüldüm, keşke onları da dinleyebilseydik :)
Karakter isimlerinin İngilizcesi nasıl bilmiyorum ama azimli bir kirpiye elbette ki Azmi denmesi pek yerinde, "Azami" nin sebebini ise okuyucuya bırakayım.
Bir "kirpi" neden "kipri" olur sorusunun cevabı da çok basit: Fazla merak kediyi öldürür, fazla azim kirpiyi duvara vurur :) (benim uydurduğum bir atasözü)
Azmi bir gün karşıdan karşıya geçmeye çalışırken yuvarlanır, kafasına darbe yer ve konuşması değişir çünkü "şişi kafalanmış"tır :)
"Eminlikle kesinim" ki ben bu kadar azimli olamazdım.
Korkardım bir kere, adımımı dahi atmayacağımı düşünüyorum.
Ama bizim Azmi, ne pahasına olursa olsun tüm riskleri göze alıp karşıdan karşıya geçmenin bir yolunu bulmaya çalışıyor.
"Buluyor mu peki?" derseniz...
1 saatinizi bile almayacak bu kısacık, bol kıkırdamalı, "kafam çok dolu biraz neşelenmem lazım" Kiprisi Azmiyle tanışmanızı ve adını tarihe altın harflerle yazdıran bu tatlı kirpinin macerasını okumanızı öneririm.
* Küçükken kuzenim "Nosey" isminde bir oyuncak kirpi hediye etmişti bana ve uzun yıllar o benim uyku oyuncaklarımdan sadece biriydi (2 numaraydı denebilir), ilk okulda doğum günüm kutlanacağı zaman annem sormuştu "ne'li pasta istersin?" diye, "kirpili" demiştim. İşte tam o an'ı anlatan bir fotoğrafım var, onu da bulunca ekleyeyim buraya :)

Kipri
Özgün adı: The Hodgeheg
Yazar: Dick King-Smith
Resimleyen: Ann Kronheimer
Çeviren: Gökçe Ateş Aytuğ
Hayykitap, 2012, 86 sayfa, karton kapak
Devamını oku »

7 Ocak 2016 Perşembe

Denizin Dibindeki Ev / YKY

Yeni yılda bitirdiğim ilk kitabın "Denizin Dibindeki Ev" olması beni çok şaşırttı çünkü heyecanla okuduğum başka kitaplar vardı. Derken bir gün postacı kapımızı çaldı ve 4YKK'nin bana kitap hediye gönderdiğini söyledi. Yaşasın!
Kitabın ön ve arka kapağına bakınca keyifli bir kitap okuyacağımı düşündüm.
Birkaç sayfa okudum ve "Aa ne güzelmiş" dedim.
Sonrası ise ...
Biraz değişik oldu :) (Kitabı okumadan yorumu okumayın!)

Fark ettim ki buraya sadece çok sevdiklerimi yazıyorum, az sevdiklerim/sevmediklerime vakit ayırmıyorum.
İşte bu kitap, bu serinin ilki olabilir, gerçi Arne'nin Adası da benim için hayal kırıklığıydı ama bu kitap daha da tuhaf.
Öncelikle bana hediye ettiği kitap hakkında kötü şeyler yazmama kırılmayacağını bildiğim için Tangül'e, çok teşekkür ederim, sebebini en sona yazacağım.
Turengde ve Google'da İtalyanca çeviri yapamadığım için kitabın orjinal adının (la casa in fonda al mare) tam çevirisinin "Denizin Dibindeki Ev" olduğundan emin olamadım. Böyle bir araştırmayı hemen her kitap için yaparım ancak bu kitabın farklı olan tarafı, çevirisinde kitap içerisinde de kendimce yanlışlıklar bulmam oldu. Yanlış demek aslında uygun değil, neticede İtalyanca bilmiyorum ama sanırım eksik demem daha doğru olacak.
Kitabı okurken farkında olmadan "yok artık" gibi hayret ibareleri kullanmışım, karabalık dedi, hatta "ne oldu" diye merak etti.
Ona şunu söyledim: "Kitabın sanırım basılmadan (birkaç kez) önceki taslak halini yanlışlıkla basmışlar"
Biraz daha butik bir yayınevinden basılmış olsaydı belki şaşırmaz, olabilir deyip geçerdim. Ancak kitabın yayınevi YKY olunca buraya da bir şeyler yazmak istedim.
Arka kapağına bakınca kitap sahiden de oldukça cezbedici görünüyor(benim için) Arada kalmışlığı ve farklı-öteki olmayı zaman zaman ben de yaşadım, yaşıyorum ve konusu çokça ilgimi çekti. Çok seveceğimi düşünerek-ki yazarın İtalyan olması benim için bir artı Nanetti'den dolayı)- heyecanla okumaya başladım kitabı.

İlk 3 bölümde (7-15 sayfa) yaklaşık 8 yaşındaki (tam sayıyı suda zaman hiç geçmediği için bilemiyoruz) Stella'nın deniz altındaki yaşamını kendi dilinden okuyoruz. (gayet keyifliydi bence)
4. bölüm ile birlikte 3. tekil şahıs anlatımına geçiyor kitap ve yazı karakterini de değiştiriyor. İlk başta bunu tuhaf buldum ancak ayrımı bu şekilde göstermek istedilerse saygı duymak gerek diye not aldım hatta.
İlerleyen sayfalarda yine Stella'nın ağzından yaşadıklarını okuyacağımızı düşünürken kitap 4. bölümdeki anlatım şekliyle devam etti. (istisna 6. bölüm ve 7. bölümün yarısı)
7. bölümün yarısında anlatım dili değişiyor ve ortaya gerçek bir anlam belirsizliği çıkıyor.
"... Bir gün büyük bir yapı keşfettim..." diye başlayan bölümün orta yeri "...Amir ona bakıp güldü..." ile devam ediyor :)
Denizdeki yakın arkadaşları mürekkepbalığı Billi ile yunus Elia.
Billi karakterini ilk başta muzır bir çocuğa benzettim ama çok kısa sürede Billi'nin dikkat çekmeye çalışan kötü niyetli biri olduğunu gördüm.
Elia Stella'nın yakın arkadaşı ve hikaye içerisinde güzel bir yan karakter rolü varken birden "sen benim çocuğumsun" cümlesini kuruyor. (böyle bir şey yok, tek demek istediği 'seni önemsiyorum ve üzüldüğünü görmek istemiyorum' çocuklar okuduğunda kafaları karışabilir.) Sayfa 92'de Elia bir anda yunus olarak çıkıyor karşımıza, ki bu da başka bir kafa karıştırıcı :)
Hikayenin ana konusu olan iki dünya arasında seçim yapma (deniz ve kara) ve farklı-öteki olma halini sevdim. Sadece işlenişini biraz zayıf buldum. Gereksiz ayrıntılarla ve karakterlerle sayfalar doldurulmuştu sanki.
Hikayeye neden dahil olduğunu bilemediğim dondurma arkadaşı Mirco var mesela. Kara hayatında olan bir çocuk ve Stella'nın denizde yaşadığını bilmiyor.
Stella'nın babası zamanında kara hayatını seçmiş-hatta orada kendine başka bir hayat kurmuş, evli ve 2 çocuğu var- annesi ise denizde yaşıyor. Stella da zaman zaman su üstüne çıkarak bazı kara çocukları ile iletişim kuruyor Mirco ve Roberto gibi.
Bu hikaye için bence sadece Roberto yeterliymiş oysa.
Denizde yaşayan Amir ise iyi mi kötü mü ben anlayamadım :)
Stella tüm bu çocuklarla ayrı ayrı vakit geçirmeyi, onlarla eğlenmeyi seviyor ve hepsini de yeri gelince öpüyor. (bu kısmı da anlayamadım ama üzerinde çok durmadım)
Babası Stella'yı karada yaşamaya ikna etmeye çalışırken kullandığı gereksiz ve sert üslupta yazarın kendi babasına duyduğu kırılganlıkları okudum.
O yüzden de bu kitabın babaya olan kırgınlıkların bir hikaye üzerinden anlatımı olarak görülmesi belki daha gerçekçi bir bakış açısı olur. (arka kapakta da yazdığı gibi)
Sayfa 121'de babasının Stella'ya "Sersem sersem konuşma" dediği ifadeye açıkçası üzüldüm. "O kadar da değil artık" diyerek Stella'ya sarılmak istedim. (ki sonrasında kızına elini kaldıran adama bayağı kızdım) Belli ki Stella'nın kafası çok karışmıştı ve haklıydı. Annesi ise çok daha tutarlı bir karakter, onu sevdim.
Kitap hakkında çok şey yazdım biliyorum ama sonunu yazmayacağım elbette :) (bir o kaldı yazmadığım gerçi)
Kitapta yer alan televizyon ise gerçekten olmaması gereken bir obje idi. Yazarın gel gitlerini açıkça okuyabildiğimiz (kara-deniz) ancak yine de doğal olanı tercih ettiğini satır aralarından okuduğumuz bu hikaye için televizyon biraz fazla tüketimi çağrıştırdı bana.
Yazar kitabı babasına kırgınlığını hatırladığı bir an yazmış, yayın evi basmış, YKY ise biraz özensiz olarak yayınlamış gibi hissettim.
Çok mu sert bir eleştiri oldu acaba bilmiyorum.
Yazarın ve çeviren Filiz Özdem'in emeğine haksızlık yapmak istemem ama kitabın bütününe baktığımda taslaklarda yer alan bir metni nasıl basmışlar acaba diye düşündüm.
Metne çok odaklandığımdan resimleri hakkında yorum yapamadım. Benim tarzım değil sadece onu diyebilirim.
Kitaptan:
" Hepimiz nasıl yaşayacağımızı seçmekte özgürüz..."

Tangül'e çok özel teşekkürlerimle, kitapların hep tam, bitmiş, harika hallerini okuyordum, bu kitap ve Stella'nın hikayesi ile kendimi geliştirme imkanı buldum (ukalalık gibi olmasın lütfen) daha iyi nasıl olabilirdi diye üzerinde notlar aldım. İyi ki varsın kıvırcık :)

*Kitabı okuyan varsa lütfen yorum yazsın, belki de ben yanıldım ya da bazı şeyleri gözden kaçırdım :)
** Deniz yaşamıyla ilgili kitap önerilerini de yazabilirseniz sevinirim, çok sevdiğim bir konu kendisi :)

Denizin Dibindeki Ev
Özgün adı: la casa in fonda al mare
Yazan: Lucia Tumiati
Resimleyen: Alessandra Roberti
Çeviren: Filiz Özdem
Yaş grubu: 8+
YKY, 2013, 159 sayfa, karton kapak




Devamını oku »

14 Aralık 2015 Pazartesi

1 Kitap 1 Mektup: "Hayal Peşinde" Züleyha Ersingün :)

Çocukken sınıfta dalar giderdim, öğretmen bir şeyler sormuş olurdu ama ben duymazdım, kim bilir hangi dünyalarda olurdum. Züleyha ile tanıştıktan sonra "keşke benim ilk okul öğretmenim olsaymış" demiştim, "Hayal Peşinde"yi okuyunca neden böyle hissettiğimi daha net anladım: "Çocukça konuşabilen bir öğretmen bulmak kolay değil çünkü" :)
                                                                                   ***
Sevgili Züleyha,
Seninle tanıştığımızdan beri merak ediyorum kütüphaneni. O yüzden de oradan başlamak istiyorum sorulara. Kütüphanenin en değerli kitapları çocukken okuduğun kitaplar mı? En sevdiklerin, seni besleyenler ve “Hayal Peşinde”nin kaynağı olan kitaplar hangileri?
Esra'cığım Merhaba,
Benim kitaplarla ilişkim son yıllarda değişti. Eskiden kitabı bir şekilde okumak (Birinden alarak ya da kütüphaneden edinerek) yeterliyken, son yıllarda mutlaka kitap benim olsun istiyorum.(Yaşlanıyorum galiba) Bu nedenle çocukken okuyup sevdiğim pek çok kitabı farklı yayınevlerinden baskılarıyla kütüphanemde bulunduruyorum. Küçükken günümüz çocuklarının kitap bolluğuna sahip değildik kuşkusuz. Yine de o yıllara göre bol kitaplı bir evde büyüdüm diyebilirim. Babam arşivciydi, kitapları dergileri saklar biriktirirdi. Sonraları bu rolü ben üstlendim evde. Tam bir Jules Verne delisiydim, fantastik aşkım o günlerden kalmadır. Ayrıca Alice Harikalar diyarında( Özellikle Deli Şapkacı karakteri), Tom Sawyer, Oliver Twist, Pal Sokağı Çocukları,Pinokyo, Küçük Kara Balık, Küçük Kadınlar, Şimdiki Çocuklar Harika ilk aşklarım arasındadır. Bu kitaplar hep kütüphanemin baş köşesinde oldu. Zamanla eklenen kıymetlilerim ise ayrım yapmadan Michael Ende,Astrid Lindgren, Christine Nöstlinger, Roald Dahl, Rodari ve Sevim Ak ve Behiç Ak kitapları. Süleyman Bulut'u yazmasam olmaz. Bu yıl onlara David Almond da eklendi. Bir de en en çok sevdiğim Islık Çalabilir misin Johanna var. (Kesin unuttum bazılarını :) )
Gördüğün gibi pek ayrım yapamıyorum ama hepsi beni çok etkileyen tekrar tekrar okuduğum kitaplar. Calvino ve Ursula Le Guin ise tüm zamanlarımın yazarları.
Sadece Hayal Peşinde'nin değil muhtemelen yazdığım ve yazacağım pek çok kitabın ilhamı onlar.


“Hayal Peşinde”nin ortaya çıkışı nasıl oldu, olay örgüsü ve karakterler zihninde bir anda mı canlandı yoksa her biri yıllardır seninle miydi :)
Doğrusu sürpriz bir ziyaretçiydi Hayal Peşinde. Başka bir hikaye üzerinde çalışırken, sırf çocukları eğlendirip şaşırtmak için yazdığım bir mini hikayeyle başladı. Artık meşhur olan 4-F'lilerle yaptığımız zıpır ve matrak bir çalışmayla. Doğal afetler konusunu işleyen tüm normal öğretmenler gibi depremi, seli anlatmak yerine kitapta bahsedilen afeti yazdım ve arkası geldi işte.

İlk okuyucuların kimler oldu, Civan ne tepki verdi, 4-f'liler sevdi mi “Hayal Peşinde”yi?
İlk okuyucularım eşim ve Civan :) Bunun dışında görüşlerine başvurduğum sadık okuyucularım var. Can dostlar... Civan ciddi bir okur o anlamda şanslıyım. Böylece minik bir kitapkurdu ile ilk test sürüşünü gerçekleştirme fırsatı buluyorum. Katkıları ve kritik eleştirileri oluyor. 4-F'liler sevdi kitabı. Çok keyifli bir buluşma yaşadık fuarda, onlara da büyük sürpriz oldu.

Kitapta yer alan "babaanne"yi ben çok sevdim. Anneannem, babaannem ve dedelerimi tanıma şansım olmadı benim, o yüzden de kitaplarda yer alan anneanne ve babaannelere daha da çok kanım kaynıyor. Senin var mıydı sana hikayeler anlatan büyüklerin?
Hayattaki en büyük şansım, dedemdir. Annem ve babam çalıştığı için altı yaşıma kadar anneannem ve dedemle yaşadım ben. Dedem, bir çocuğun hayatta başına gelecek en güzel şeydi. Nasıl özlüyorum...
Doğanın, ağacın, kuşun, böceğin dilinden anlayan yerel bir filozoftu o. Karakterimin, hikayelere ve doğaya duyduğum aşkın kaynağıdır. Onun da gönüllülerden biri olduğunu düşünüyorum :)

Hayal ve Maja'nın başucunda görüp sevindikleri yazar için tahminde bulunmak istiyorum: Roald Dahl mı yoksa :) Bu sorunun cevabını kitapta bulamamak beni gülümsetti. “Yazar” sanki bu kısmı bizim doldurmamızı istiyor gibiydi, ne dersin?
Kesinlikle...
Tutkuları olan insanları seviyorum. Hayatına bir kitap, bir yazar katanları biraz daha çok :) Ben okuduklarının, izlediklerinin içine kendini koymayı, kendini o hikayenin baş kahramanı olarak hayal etmeyi seven bir çocuktum. Benim gibiler için boş bıraktım orayı.

Uluslar arası bir dil ile yazmışsın kitabını aslında, “çocukça”... Böyle bir dilin gerçekten olduğuna inanıyor musun?
Bu ifade çok mutlu etti beni. O dile inanıyorum. Bu inanç benim hayata, geleceğe ve güzel günlere inancımın da kaynağı. Hepimizi o dil kurtaracak.

Öğretmen olmanın en büyük avantajı çocuk dünyasından, çocukların hayallerinden kopmamak ve tabii ‘çocukça’ konuşabilmek midir acaba?
Doğrusu büyük avantaj. Büyüdükçe baş gösteren unutma ve sıkıcılaşma hastalığına karşı panzehir taşıyorsunuz yanınızda sanki. Zamanın ruhunu yakalamak fırsatı aynı zamanda.

Kitaplardaki bilgelerin erkek olmasına fazlasıyla alışmıştık :) Bilgirus'un kadın olmasına hem şaşırdım hem de sevindim. Bu, özel bir tercih miydi senin için?
"Offf ne güzel bir soru" diye karşıladım bu soruyu. Bunu ifade etme fırsatına kavuşmaktan ayrıca mutlu oldum. Özellikle istedim kadın olmasını. Cinsiyetçilik, çocuk kitaplarında dahi, rahatsız olduğum bir konu. Bilginler güçlüler hep erkek, mağdurlar ve kurbanlarsa kadın.

Kitabın içerisinde mini bir İstanbul turu, güzel kitap önerileri hatta tatlı bir melodi tınısı var. Tüm bu detaylarla hikayeyi çok güzel işlemişsin ve zenginleştirmişsin. Bu kadar detay aklına nereden geldi?
Ne güzel ifadeler bunlar :) Ben hikaye delisiyim. Ve hikayeler de genelde detaylarda gizli diye düşünürüm. Bir filmin kimsenin çok aklında kalmayan sahnesini hatırlamak, bir olayda herkesin unuttuğu ayrıntıyı hafızama kazımak, bir albümde kimsenin favorisi olmayan şarkıyı sevmek gibi bir huyum var. Belki onlarla ilgilidir.

Sevinince sen de yerinde duramayıp Hayal gibi dans eder misin? (Bunu ben sık sık yapıyorum ve evdekiler de bana eşlik ediyor :) Bu dansa kitapta rastlamak da çok hoşuma gitti)
Ahh işte benim hikayem. Her şeyi şarkıya dönüştürebilirim. Civan'la günlük olayları veya gördüğümüz şeyleri besteleriz. Buna 30 yıllık halk dansları kariyerimi de eklersem, sürekli şarkı söyleyip dans eden biriyim diyebilirim:)

“ ‘Teknoloji kötü değil’ dedi Molly. ‘Ona teslim olmak kötü. İnsan beyni ve yaratıcılığının ürünü olan bir şeye benim yerime düşün, hisset ve karar ver demek kötü.” Hepimizin yaşadığı durum bu sanırım. Çocuklara laf ediyoruz ellerinden tablet, telefon düşmüyor diye ama teknlojiye ve sosyal medyaya bağımlı yaşayan bizleriz sanki. Kitapta bu konuya çok güzel ve yerinde bir çözüm getirmişsin. Bu çözümü gerçekleştirebiliriz miyiz yeterince istersek, ne dersin?
Sorma, kanayan bir yara bu. Her 4-5 yılda bir yeni jenerasyonla tekrar tanışıyorum. Bu yıl ikinci sınıfları okutuyorum. Dikkat sürelerinin kısalığı ve odaklanma problemi inanılmaz maalesef. Düşününce, tablet ve diğer teknolojik araçlarla doğarken tanışmış bir kuşak bu. Yetişkin alışkanlıkları ve değerleri ile kuşatılarak büyüyorlar. Bağımsız karar verip tercih yapma haklarını ellerinden alıyoruz. Onlara ait, doğal ve bizim müdahalemizden yargılamamızdan uzak bir ortam sağlayabilsek yeter. Gerisini onlar halleder aslında.

Hikayenin devamı gelecek mi, Hayal ve Maja yeniden bir araya gelip yeni maceralara atılacaklar mı?
Civan hep bu hikayenin devamını istedi. FOM ekibi ile tanıştığımız anda onların da ilk söylediği bu oldu. Bunun üzerine düşündüm ben de. Aklımda bir şeyler var diyelim. Neden olmasın :)

Yazma rutinini de soracağım ama asıl ben okuma rutinini merak ediyorum. Her gün belirli saatlerde okuma, notlar alma şansın oluyor mu? Sosyal medyada gördüğüm kadarıyla oldukça donanımlı bir masan var ve ben o masanı yoo hayır, kıskanmıyorum :)
Tıpkı benim seninkini kıskanmadığım gibi:)
Her gün belli saatlerde okurum ve notlar alırım. Hayatımı buna göre planlıyor ve olağanüstü bir durum olmadığı sürece rutini bozmuyorum. Aynı anda bir kaç kitap okurum. Masamda ayrı, çantamda ayrı başucumda ayrı kitap olur genelde. Yayın takip etmeye de çalışıyorum.
Yazma ise rutine bağladığım bir şey değil. Küçük notlar alır, pasajlar, hikaye parçaları, tasvirler ve kahramanlar yazarım bazen. Onlar, planlamadığım bir hazırlık gibidir. Detaylar buradan çıkar genelde.

Son sorum tabii ki “Hayal Peşinde” kitabından. Bu kitabı okuyan tüm yetişkinler bu soruyu kendilerine soracaktır. Ben de sana sormak istiyorum: “Çocuk Ülkesi”ne gittin mi hiç?
Hepimiz gitmedik mi?
Ben ülkemi unutmamaya çalışıyorum ve sembolümü kaybetmemeye. İlk fidanımı sulamaktan ve yeni fidanları çoğaltmaktan asla vazgeçmeyeceğim :)

Katıldığın için çok teşekkür ederim, arkadaşlığın ve sohbetlerimiz beni çok mutlu ediyor.
Ben de çok teşekkür ederim. Nasıl güzel sorulardı. Doğru soruları doğru cevaplardan daha çok önemserim ben. Seninle paylaştığım her şey çok değerli. İyi ki varsın :)
                                                                   ***
Bu kitabı size eski bir dostunuzun/ çok sevdiğiniz ilk okul öğretmeninizin yazdığını düşünün ve 1 hayaliniz olmasının ne kadar önemli olduğunu hatırlayarak, hep o hayallerin peşinden gidin, fidanınıza sıkıca sarılın.
Çocuk Ülkesi'nden ayrılmayı hiç istemeyeceksiniz...

27 Aralık 2015 Pazar akşamına kadar "Benim hayalim..."cümlesinin devamını yazan 1 kişiye "Hayal Peşinde" kitabı Elif'in minnak ellerinin çekeceği çekilişle gidecek, ben de yanına 1 mektup koyacağım :)
                                                                         ***
"Bir çiçeğin hikayesi bir ülkeyi kurtarmaya yeter mi?
Eğer bu hikaye sizi anavatanınıza,çocukluğunuza,götürüyorsa neden olmasın...
Yeter ki siz çocukluğunuzun masal bahçesini bulmak isteyin"






Devamını oku »

29 Kasım 2015 Pazar

Hayal Peşinde :)

Çok heyecanlıyım, çok!
"Hayal Peşinde" kitabını az önce bitirdim ve sıcağı sıcağına yorumumu yazmak istedim buraya.
Züleyha ile birbirimizi ne kadar zamandır tanıyoruz bilmiyorum ama her şey instagramda benzer kitaplar paylaşıp, sohbet eder gibi yazışmamızla başladı.
Çoğu kitabı benden önce zaten okumuş olduğundan, ona önerebileceğim kitap yok denecek kadar azdı aslında, öğretmen olması sebebiyle de çocuklarla iç içe okumalar yapabiliyordu. Yoo, Züleyha'yı bu sebeple hiç kıskanmadım.
Tamam belki minicik
Hani şöyle noktacık
O da büyük oldu,
0.3 kalem ucunun bir yere yanlışlıkla değmesi gibi belki...
İşte o kadarcık kıskandım onu :)
Sevdiği işi yapıyor oluşu, işini severek/emek vererek ve çocuklarla yapıyor oluşu beni hep gülümsetti.
Bahsettiğim 0.3 noktacık da oradan geliyor esasen.
Züleyha'nın heyecanına bir süredir ortak olduğumu biliyor ama bunu başkalarıyla ne zaman paylaşabileceğimizi bilmiyordum.


Bu heyecan, 2 gün önce somut bir şekilde kapımı çaldığında -bir süredir haberim olmasına rağmen- gözlerime inanamadım.
Cuma günü sayfaları karıştırırken okumaya başladığımı, gece olduğunda kitabı yarıladığımı fark etmemiştim bile.
Dün pek okuyamadım ama bugün bir fırsat yarattım kendime, Elif'i ayağımda sallarken "eee eeee eeee" derken, bir de baktım düşmüşüm ben de Hayal ve Maja'nın peşine.
Hafızam beni yanıltmıyorsa ilk defa tanıdığım birinin kitabı çıktı.
Ben de Hayal gibi dans etmeye başladım: "Arkadaşım yazaaaar olduuuu,holaaaalaaaa" :) Bu dansı iş yerine gitmeden yapabildiğim için şanslıydım, yoksa iş arkadaşlarıma bu yeni marifetimi de anlatmak zorunda kalacaktım.( Ah, şu büyükler :)
Tanıdığın birinin kitabını okumak o kadar değişik bir duygu ki, "Amanın bunları Züleyha yazmış" ifadeleri ile notlarımı nereye yazacağımı bilemeyerek, Elif'i ayağımdan bırakamadığımdan ve hava da karanlık olduğundan resmen karanlıkta-neyse son anda karabalık mini fener getirdi yanıma- okudum.
Çok emek verildiğini, detayların kitabı çokça zenginleştirdiğini, kurgunun başarıyla yapıldığını,hayal gücümü ve "hadi çocukluğumuza dönelim" diyen Esra'yı beslediğini, son sayfayı kapattığımda yüzümdeki mutluluğun karanlıkta bile fark edilebildiğini (malum, dişlerimin 32si birden kendini gösterince florasan gibi yanıyordu :) hissettim.
Kitapta en çok neyi sevdin diye kendime sordum:
"Çocukluğuma yolculuk yapmayı..."
Bir ara salıncakta iken bir de baktım bembeyaz saçlarını tepede balerin topuzu yapmış, mor bir pilot gözlüğü takmış, kanatlı, turkuazbir atın,bizim Polly'nin sırtındayım.
Polly kim mi?
Molly'nin kuzeni tabii ki!
Bembeyaz saçlarını tepede balerin topuzu yapmış, gözlüklü, yaşlı,beyaz bir tavşan.
Hem de Hayal ve Maja'yı karşılayan tavşan.
Ama sadece bu kadar değil ki!
"Karşılayıcı, gülümseyici, gıdıklayıcı ve ara bulucu!"
"YOK ARTIK!" mı dediniz?
O halde size de bir düşünücü,bilici ve anlatıcı gerek, yani Bilgilus :)
                                                                                     ***
Aklıma takılan soruları ben de bu bilge kadına sordum,
"Acaba ben de bir zamanlar Çocuklar Ülkesi'ni ziyaret etmiş miydim?"
"Peki, pasaportumu bulup bu ülkeye girebilmiş miydim?"
Dudağımı bükerek sorduğum soru da şuydu:
"Çocuklar Ülkesinden ne zaman Yetişkinler Ülkesine gitmiştim?"
"Hayal Ormanına yerleşmek istesem beni de alırlar mıydı?"
              ***
Belki bir gün ben de kitap yorumumu yazarken "normal" cümlelerle kendimi ifade etmeyi öğrenip okuduğum kitabın konusundan,hikayeden, karakterlerden de bahsedeceğim.
Ama o zamana kadar, kitapları hep duygularımla okuyup hislerimle yorumlayacağım.
Bu kitabı okumak isterseniz eğer,size tavsiyem yanınıza 1 adet kalem(güzel yerlerin altını çizmek için), orta boy bir çikolata (canınız çekebilir) ve bolca "hayal"almanız (Kalp Ağacı'ndaki parıldayan çiçeğinize ulaşmanız için size yardımcı olacak)
"Hayal Peşinde"yi okurken Momo'yu, Gizli Bahçe'yi,Alice'i, Charlie'nin Çikolata Fabrikası'nı, Pippi Uzun Çorap'ı anımsadım.
Kitap ile ilgili kafama takılan yerleri buraya yazmak istemedim, kim bilir belki onları Züleyha'ya sorarım ve o da bana Hayal ve Maja'nın baş ucuna bırakılan kitabın hangi yazarın kitabı olduğunu söyler.Ya da...
Yok yok tuttum dilimi, dedim ya gerisi belki güzel bir sohbette gerçekleşir :)
                                                                                ***
"Çocuk kahkahası' dedi Molly. 'Bitkilere birebirdir. Sizde nasıl yağmur büyütüyorsa bitkileri, bizimkiler de çocuk gülüşü ile büyüyor."


Çizimler Mustafa Delioğlu tarafından yapıldığı için kitabın içerisinde oldukça neşeli sahnelerle karşılabiliyoruz. Benim favorimse Hayal ve Maja'nın mutluluğuna ortak olup onlarla halay çeken babaanne:)
"Hayal Peşinde"nin içinde bolca macera, neşe, İstanbul, çocukluk, hayaller, orman ve en önemlisi umut var.
Benim açımdan ise bolca çocukluğum.
Çocuklar Ülkesi'ne girebilmek için pasaportumu aradım, tasolarımı buldum.
Kim bilir belki Züleyha "Hayal Peşinde"nin devamını da yazar ve orada ben de fidanımı bulurum.
Hayal bu ya :)

Hayal Peşinde
Yazan: Züleyha Ersingün
Resimleyen: Mustafa Delioğlu
Yaş grubu: 9+
Fom Kitap, 2015, 143 sayfa, karton kapak




Devamını oku »

25 Kasım 2015 Çarşamba

Uçan Sınıf

Uçan Sınıf'ı birkaç sene önce yine Çağla'dan ödünç alarak okumuştum.
Düşüncelerimi unutabilirim, kitabın konusunu da unutabilirim ama hislerimi unutmam.
Kitabı okurken de "ödünç alınmayacak bir kitapmış" dediğimi, okuduktan sonra da içimin kuş gibi olduğunu hatırlıyorum.
Bir vesileyle "Uçan Sınıf"ı geçen hafta yeniden okumam gerektiğinde kütüphanedeki kitabımın üzerinde hiçbir yazı/çizi olmadığını görünce şaşırdım.
Kitabın sonlarına doğru da Çağla'nın kitabını -doğal olarak- ona geri verdiğimi, bu kitabı da sahaftan aldığımı hatırladım.
Bu hatırlamalardan sonra kitabı 2 seferde, Elifi ayağımda sallarken okudum.
"Uçan Sınıf" kitabında her bölümden önce o bölümde nelerden bahsedildiğini yazmış Erich Kastner kısaca. Başka birkaç kitapta daha bu tarz bir açıklama görmüş fakat sevmemiştim.
Bu kitapta ise çok hoşuma gitti.
"Yeşil bir kurşunkalemin kaybolmasından, çocukların gözyaşlarının ne kadar iri olduğu hakkındaki bir görüşten, küçük Jonathan Trotz'un okyanus yolculuğu ile büyükanne ve büyükbabasının onu neden karşılamaya gelmediklerinden, nasırlara övgüden, ayrıca cesaret ile zekayı aynı kefeye koymak gerektiğine ilişkin acil bir talepten söz ediyor."
Sadece bu giriş paragraflarını bile ard arda yazsak sanırım neşeli bir öykü oluşur.
Kitapta ilk önce, Noelde oynanacak oyunun yazarı Jonathan Trotz ile tanışıyoruz. Jonathan'ın hikayesindeki şu parağraf benim için oldukça anlamlı:
"Yalnızca: Kendinizi kandırmayın ve başkalarının da sizi kandırmasına izin vermeyin. Bir şeyler ters gittiğinde, korkmayın. Belanın üstüne gitmeyi öğrenin. Şanssızlığa uğradığınızda, pes etmeyin. Kuyruğu dik tutun! Nasır bağlayın!"



Kitaplardaki bu cümlelere bayılıyorum. Bana gerçekten pozitif enerji veriyor ve bir şeyler ters gittiğinde bunu hatırlıyorum. (ilginç ama doğru)
Jonathan'dan sonra sınıfın birincisi Martin kalbime yerleşiyor. Sadece dersleri iyi olan asosyal bir çocuk değil, "Çelik Birlik" ekibinin de lideri ve haksızlığa tahammülü yok. Ailesinin yoksulluğu sebebiyle Noelde yaşadığı "durum"u ise kitabı okumak isteyenler olabileceği için yazmayacağım ama beni her iki okumamda da ağlattı :)
Matthias'ın gözünden Jonathan:
"Hem çok çalışkan hem de inek değil. Okula başladığı ilk günden beri sınıf birincisi; yine de her kavgada bizimle beraber..."
Günün birinde boksör olmak isteyen ve her zaman aç olan Matthias Selbmann ile cesaret yoksunu Uli'nin arkadaşlığı ve birbirlerine destek olmaları kitap boyunca beni gülümsetti. Şimdiye kadar okuduğum kitaplarda iki zıt karakterin birbirine bu kadar destek olmasına pek şahit olmamıştım. Uli'ye "cesaret yoksunu" dedim ama az sonra bu lafı yutacağım :)
Kitapta öyle enteresan bir sahne var ki, okurken ben de "acaba bu davranış, kitabı okuyan çocukları etkiler mi" diye düşündüm. Ama sonra bu düşüncemden vazgeçtim. Televizyonda gördüklerine nazaran kitaplarda okudukları o kadar "masum" kalıyor ki...
Sebastian Frank ise zaman zaman hoşlanmadığım ama genel olarak sevdiğim bir karakter oldu. Sadece biraz diğer çocukların gölgesinde gibi geldi, yazar karşımda olsa ona şunu sormak isterdim: "Sebastian'ı biraz daha öne çıkarmayı düşünmediniz mi?" Büyük çocuklara karşı gösterdiği alaycı tavrı kitapta birkaç bölümde daha görmek hoşuma giderdi doğrusu. (cesaret konusunda yaptığı açıklamalar gibi)
Noel kutlamalarında sergilenen oyunun adı ise "Uçan Sınıf". "Ders, yerinde keşfe dönüşür"diyor oyun ve beş perde boyunca coğrafya dersinde işledikleri yerleri görmek üzere yola çıkıyorlar. Öğretmeni ise tabii ki Sebastian oynuyor.("korkunç derecede zeki" olmanın sonucu :)
Kitabı okurken ister istemez "Pal Sokağı Çocukları" ile kıyaslama yaptım çünkü onu da geçen hafta okudum. Her ikisinde de kurgudan daha çok karakterleri sevdim. Hikayeden çok hislerime odaklandım.
Uçan Sınıf kitabında Bay Justus ve Sigara İçmez hakkındaki sürpriz beni şaşırtmadı ama Sigara İçmez hakkında kafamda birkaç soruya sebep oldu.

yorum bile yapmışım :)
Bay Justus neden bilmiyorum ama bana Gönül Öğretmenimi hatırlattı.
Ve şu ara okuduğum "Kütüphanedeki Aslan"kitabını. "Kurallar, bazen/gerektiğinde çiğnenebilir." 
Bu kitapta en sevdiğim şey, sadece hikayenin naifliği değil. Karakterlerin işlenişi, hikayedeki duruşu ve neredeyse her bir karakterde kendimden bir şeyler bulmuş olmam, bu sevgiye birer ek.
Kitabın sonuna geldiğimde ben de buzağı Eduard'a ne olduğunu merak ediyordum.
Geçen hafta Seğmenlerde tepe bayır fotoğraf çekmeye çalışırken "yapamam" dediğim bir yerde aklıma Uli geldi ve onun cesaretiyle "yaptım." Sanırım kitap okumak, beni sahiden farklı kollardan besliyor.
Bu kitapla ilgili yorumumu-tıpkı geçen haftalarda okuduğum diğer kitaplar gibi- bir süredir yazmaya çalıştığımdan paragraflar arası anlam karmaşası olabilir ama dediğim gibi benim için kitabı okurken hissettiğim "duygu" önemli.
Bu kitabı okurken bolca gülümsedim ve son sayfaya geldiğimde bittiğine üzüldüm.
Hep aklımda kalacak, "Çelik Birlik!" ve bu dostluk hikayesi...
* Tüm öğretmenlerin okuması gerektiğini düşündüğüm bu kitabı yanında bir mektupla birlikte Elif'in öğretmenine de hediye ettim.
Bu vesileyle tüm öğretmenlerimizin "Öğretmenler Günü" kutlu olsun.
(Benim sadece formasyonum var, öğretmen sayılmam :P )

Uçan Sınıf
Özgün Adı: Das Fliegende Klassenzimmer
Yazan: Erich Kastner
Çeviren: Şebnem Sunar
Yaş grubu: 9+
Can Çocuk, 2015, karton kapak, 188 sayfa






Devamını oku »

21 Ekim 2015 Çarşamba

Küçük Hanım

Birinin tavsiyesi ile bir kitabı alıp okumuş ve beğenmişsem mutlu oluyorum. Bazı güzel kitapları kendim keşfettiğim zaman ise çok acayip mutlu oluyorum. Arada biraz fark var yani benim açımdan. Çünkü hızlı bir devirde yaşıyoruz ve ne yaparsak yapalım kitapçıda görmesek bile sosyal medyada ya da bir tanıtım broşüründe kitapların kapağına illa ki rastlıyoruz. Bende bu şekilde olup yüzü eskiyen ama aslında hiç okumadığım kitaplar var. "Okumuş kadar oldum" bu demek herhalde :)
Son dönemlerde ise ne yazık ki kitapçılardan alış veriş yapamıyorum. Bu durum için üzülüyor olsam da maddiyat olarak bunu karşılayamıyorum çünkü internetten aldığımda en az 1 kitabı ücretsiz almış gibi hissediyorum. Ama bazen de kitapçıda gezerken "hiç kaçırmamam gereken", "o an okumam gereken" bir kitap varsa onu mutlaka alıyorum. Hatta yanımda o kitabı çalmaya gelen biri varmışçasına kitaba sarılarak kasaya gidiyorum sanırım, sonradan fark ettim :)
İki hafta sonu önceydi galiba, eve yakın minnak bir kitapçı var (eve yakın dediysem 7 km falan :) orayı gezmeyi seviyorum çünkü fazla satışı olmadığından kıyıda köşede kalmış kitaplar oluyor, ben de onları karıştırıyorum. İşte o karıştırma sırasında bir kitaba rastladım. İletişim Yayınlarının olunca hemen durdum çünkü benim için bu kırmızı alarm demek oluyor. İletişimden okuyup da sevmediğim kitap hatırlamıyorum :) İsmi güzel, kapak güzel, ilk paragraf şahane derken kitaba şöyle bir baktım. Ve ne göreyim? Kitap resimli. Amanın tadından yenmez ki şimdi bu! "Okul Çağı" dönemi kitaplar içinde bulunabilecek en güzel şey resimli olması bence. Koştum yine kasaya ve hemen aldım kitabı. O gün okumaya başladım ve ertesi gün de bitirmiştim zaten. Bazen büyük çelişkiler yaşıyorum kitap okurken "okumalıyım çok merak ediyorum" ile "okumamalıyım, bitti bitecek" arasında kalıyorum. (Manolito'yu ısrarla bitirmedim bu yüzden ehehe) Şu ara okuduğum Gizli Bahçe kitabı da öyle. Neyse konuyu değiştirmeyeyim. Bu kadar girişten sonra kitaptan bahsedebilirim sanırım :)


Kitapta pek tatlı bir kız var, ismi Lilly. Dediğim gibi çizimleri de olduğundan zihnimde canlandırmak çok daha keyifli oldu bu hikayeyi. Lilly'nin ailesi kapısında altın bir çörek olan yeni bir apartmana taşınırlar. Ve orada Lilly Küçük Hanım ile tanışır.
"Arka avluda oturuyor. Boyu yetişkin bir penguen kadar, hava nasıl olursa olsun safari kıyafetini giyer ve şemsiyesi sayesinde istediği zaman bukalemun gibi renk değiştirebilir. Bukalemun gibi renk değiştirmek mi?"
Bundan sonraki kısmı yazmayayım ama Lilly ve Küçük Hanım'ın başından geçen tatlı bir hikaye olduğunu söyleyebilirim. Bir ara ben de bukalemun gibi renk değiştirebilir miyim diye çok düşündüm ama yapamadım sanırım, Elif "anne" diye ebeledi beni :)
Bahçenin en güzel yerine "çocukların girmesi yasaktır" yazan Leberwurst (ciğer sucuğu) isimli apartman görevlisini gerçek hayatta tanımadığıma çok sevindim. Yoksa kesin kavga ederdik. (ya da ben en fazla: pardon bakar mısınız, lütfen o yazıyı kaldırır mısınız, derdim. O da "yooo" derdi. ben de ona bir şey diyemeden çok kızardım içimden, gözlerimden kocaman alevler çıkardı falan :) Zihnimde bile canlandırdığıma göre bu ciğer sucuğu amca beni bayağı etkilemiş olmalı.
"Adam uzun boylu ve zayıftı, ama en kötü yanı, içinden süpürgesininkiler gibi siyah kılların çıktığı devasa burun delikleriydi."
Çizim yine sevimli hani :)
Kitapta Lilly'nin annesini de çok sevdim.
"Koşarak mutfağa girdi, annesi masanın başında durmuş, hamur yoğuruyordu. Mikserle değil, elleriyle. Hamur parmaklarının arasından fışkırıyordu. Ellerine, saçlarına ve burnuna yapışıyordu. Çünkü annesi hamur yoğurduğunda, bunu bütün kalbiyle yapardı."

paragrafın yanındaki "mmmm" ağzımın sulandığının ifadesi :)
Ben de istiyorum Küçük Hanım ve Lilly ile cengelde salafariye çıkmak ve tofoğraf çekmek. Ben de ben de :) Sanırım bu hikayede en çok kıskandığım yer de 8 yaşındaki Lilly'nin böyle tatlı bir arkadaşı olması ve onunla yaşadığı macera. Bu ara hep bahçeli kitaplara denk geldim, çok mutluyum. Laf yine "Gizli Bahçe"ye gitti bu arada :)
Lüçük Hanım'ı okurken şemsiyesinden mi yoksa içinde tatlı sihirli şeyler geçtiğinden mi bilmiyorum aklıma Mary Poppins geldi. 
Kısacık, keyifli, hani pasta olacak olsa tek lokmalık çifte kavrulmuş kıvamında, bukalemunlu, çörekli neşeli bir hikaye oldu benim için Küçük Hanım.
Çizimleri ise inanılmaz güzeldi, dönüp dönüp baktım diyebilirim.

Resim yazısı ekle

Bu hikayeyi okuduktan sonra şunları düşündüm/sordum kendime:
- Yazar acaba bir zamanlar Küçük Hanımla tanışmış mıydı?
- Bukalemun Chaka oldukça tatlı değil miydi?
- Lilly'nin yerinde ben olsam ne yapardım, bu sırrımı aileme söyler miydim?
-Kitabı daha da çekici kılan şey yoksa çizimlerinin başarısı mı?
- Küçük Hanım karakteri yazarın aklına nereden geldi?
- Ben de böyle renk değiştirmek ister miydim istediğim zaman? (Kesinlikle evet!)
- Yakın zamanda yine böyle tatlı bir kitap keşfedebilecek miyim? (işte bu çok önemli...)
* İletişim yayınlarına ayrıca sadece 1 sayfada imla hatası yaptıkları için teşekkür ediyorum, son zamanlarda okuduğum kitaplar bu açıdan beni zorluyor...
** Kitabı kendim keşfettim gibi yazmışım ama internette şöyle bir bakınca aslında BDK'da Yıldıray'ın Küçük Hanımdan bahsettiğini okudum, belki de bilinç altı böyle bir şeydir :)

Küçük Hanım
Özgün Adı: Die Kleine Dame
Yazan: Stefanie Taschinski
Resimleyen: Nina Duleck
Çeviren: Ayça Sabuncuoğlu
Yaş grubu: 8+
İletişim Yayınları, 2013, 116 sayfa, karton kapak

Devamını oku »

9 Ekim 2015 Cuma

Demir Adam ve Demir Kadın

Uzun zamandır aklımda olan iki kitabı bugün(geçen hafta) okudum. Zihnimde canlanan olay örgüsü ile neredeyse hiç ilgisi yokmuş (arka kapağı özellikle okumadım,kendim fikir yürütmüştüm) öncelikle. "Demir Adam" deyince sizin zihninizde ne canlandı mesela? Ben kitapta bir adet demir adam olacağını ve onun başından geçen bir şey okuyacağımı düşünmüştüm. Kitapta bir adet demir adam var ancak hikayenin işlenişi oldukça değişik geldi bana. Sanırım bunda yazarın folklar ve antropolojiye olan ilgisinin ve kullandığı Yorkshire lehçesinin de etkisi var. Sade bir anlatım, içinde uzun tasvirler yok ancak kulağımızı uzun tarafından göstermek gibi bir tercihi var sanki yazarın. Hikayeden ziyade bu iki kitapta da aklımda en çok yazarın dili kalacak. Hatta keşke bununla ilgili bir dilbilimci yazı/yorum yazmış olsa ve ben onu okusam dedim.

Konusundan bahsedecek olursam, ki birinci bölümde Demir Adam'ın başına gelen şeyin (ne olduğunu yazmayayım) neden olduğu üzerine epey düşündüm. "Yazar neden böyle bir başlangıç yaptı, bunu neden tercih etti" kısmına kafa yordum ancak bulamadım. Bu kitabı okuyan varsa lütfen haberleşelim, kitap hakkında dolu dolu konuşasım var :) Alt metinleri anlamakta zorluk çektim, belki ben de biraz daha antropoloji veya mitoloji bilsem iyiydi.
Özetle, Demir Adam bir köye gelir,orada onu Hogarth isminde bir çocuk görür, Demir Adam köydeki herkesin arabasını, traktörünü, içinde metal geçen her şeyi yemeye başlayınca Demir Adam'dan kurtulmak isterler. Kısa bir süre sonra tüm dünya için farklı bir tehlike baş gösterir ve Demir Adam'dan bu tehlikeden insanoğlunu koruması istenir. Okumak isteyenler de olabileceği için tehlikenin ne olduğunu yazmayayım ama ben ikisinin "savaşma" şekline çok şaşırdım. Bu tehlike de Avustralyada ortaya çıkıyor bu arada. Bak şimdi. Daha da heyecanlandım. Hikayenin sonu kalbimi yumuşattı ve merakla "Demir Kadın"ı okumaya koyuldum.
Demir Kadın ve Demir Adam
"Demir Kadın" hikayesi "Demir Adam"ın devamı niteliğinde olmasa da içinde yine demir adam da geçtiğinden 2. kitap gözüyle bakabiliriz. "Susamuru Ziyafeti Köprüsü"nde değişik bir şeyler olduğunu fark eder Lucy çünkü bir yılanbalığı kıvrılıp bükülerek can çekişiyordur. Bu derede neden böyle şeyler yaşandığını anlamamız uzun sürmez çünkü kasabada atık dönüştürme fabrikası yer almaktadır. Çevreci kitaplara ben biraz mesafeli yaklaşırım açıkçası, çoğunda "çöpümüzü yere atmamalıyız" havası vardır ve bu beni sıkar. Bu kitap sıkmadığı gibi kitabı  heyecanla okudum. "Şimdi şöyle olacak" dediğim yerlerin çoğunda da yanıldım zaten :) Dedim ya yazar biraz ters köşe yaptırıyor gibi..
Hayvanların nasıl acı çektiğini insanlara gösterebilme şeklini çok sevdim kitapta. Çoğu zaman benim de kulaklarım çığlıklardan duymaz oldu. Zaten işin içinde balıklar olunca hikaye daha da ilgimi çekti. Sonundaki sürpriz şarkıya ise tabii ki eşlik ettim, ne de olsa ses çoook uzaklardan geliyordu.

Lucy, Demir Kadın'ı temizliyor.
Demir adam kitabında yer alan "kölelik" algısını anlayamadım. Neden böyle bir şeye gerek duydu? "Kölelik" yazmasa da hikaye yine istediğini verirdi çünkü, kölelik vurgusunu anlayamadım.
Demir kadında ise sadece fabrikada çalışanların cezalandırılması kısmı tuhaf geldi. Neticede kirliliği yaratan sadece onlar değil bence. (Bu kısım tartışılabilir)
Ted Hughes'in diğer kitaplarını da oldukça merak ettim.

Demir Adam
Özgün Adı: The Iron Man
Yazan: Ted Hughes
Resimleyen: Kutlay Sındırgı
Çeviren: Güven Turan
Yaş grubu: 8+
Can Çocuk, 2015, karton kapak, 57 sayfa

Demir Kadın
Özgün Adı: The Iron Woman
Yazan: Ted Hughes
Resimleyen: Kutlay Sındırgı
Çeviren: Güven Turan
Yaş grubu: 10+
Can Çocuk, 2015, karton kapak, 122 sayfa
Devamını oku »