Drop Down MenusCSS Drop Down MenuPure CSS Dropdown Menu




çocuk kitapları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
çocuk kitapları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Mayıs 2016 Salı

Geçtigitti Geçtigitti Geçtigitti / Marjolijin Hof

Nasıl denk geldi ben de bilmiyorum, "Babam Çalılığa Dönüşünce" kitabından hemen sonra okuma şansım oldu bu kitabı. Yazarın daha önce "Dedem ve Ben" kitabını okumuştum, bloga da yazdım diye düşünüyordum ama yazmamışım. O kitabı Elif'in ilk kreş gününde bekleme salonunda okumuştum, muhtemelen bu özelliğinden dolayı kitabı hiç unutamayacağım.
"Geçtigitti Geçtigitti Geçtigitti" kitabını uzun zamandır merak ediyordum, okuduğuma ve Kiek ile tanıştığıma sevindim.
Kiek, annesi babası ve yaşlı köpekleri Mona ile beraber mutlu bir şekilde yaşamaktadır. Babası doktor olduğundan savaş zamanlarında ihtiyaç duyulan bölgeye gönüllü olarak gider. Kiek ve annesi bu duruma her ne kadar çok üzülseler de durumu idare etmeye çalışırlar. Elbette bu, Kiek için pek de kolay değildir...

Bu kitap, savaşa biraz daha 'dışarıdan' bakıyor ve bizi Kiek'in bekleme sürecinde yaşadıkları ile baş başa bırakıyor. Çocuk zihninin nasıl çalıştığını görmek için güzel bir kitap.
Kiek'e göre hem faresi hem köpeği hem de babası ölmüş biri olması oldukça düşük bir ihtimaldir. O da olasılıkları zayıflatmak için hasta bir fare alır ardından köpekleri Mona'yı 'bir şekilde' öldürmenin yolunu arar. (buralar hiç ürkütücü değil) Kiek'in bakış açısından bakınca ona çok hak verdim. Onun tek istediği babasına en yakın zamanda sağlimen kavuşmak, o kadar. Gittiği yerlerden evi aramaya çalışan babadan bir müddet sonra haber kesilir ve babanın kayıp olduğu ortaya çıkar. Bu bekleyiş sanırım en zoru. Kiek ve annesi de kendilerini salona koyacakları yeni mobilyanın tamirine verirler. 'Sarı' renk, belki bir umuttur onlar için.
Bu kitapta annenin Kiek ile iletişimi ve ne olursa olsun sakinliğini bozmaması çok güzeldi, kendi anneliğim için notlar aldım: panik yok, sakin ol :)

Kiek uyuyamadığında annesi ona büyükannesinin uykuya geçiş yöntemini söyler, arka arkaya "Geçti gitti geçti gitti geçti gitti" demek Kiek'e de iyi gelir.
Dün akşam hem elektrik kesilip hem de gök gürültüsü olunca bu yöntemi hatırlayıp, "geçti gitti geçti gitti geçti gitti" diye tekrarladım ben de içimden.
Çocuk kitapları iyi ki var! 




Yazarın web sayfasını ziyaret ettim ve biyografisini okuyunca hayatındaki güzel detaylara denk geldim. Yazar olmak sanırım her zaman hayaliymiş, evlerindeki kitap dolu ortam da gözümde canlandı. Ama ben en çok kendi oyuncaklarını yapmaya çalışmasını keyifli buldum. Umarım diğer kitapları da Türkçe'ye yine Hayykitaptan, Burak Sengir çevirisi ile çevrilir.



Geçtigitti Geçtigitti Geçtigitti
 Özgün Adı: Een kleine kans
Yazan ve resimleyen: Marjolijin Hof
Çeviren: Burak Sengir
Yaş grubu: 10+
Hayykitap, 2011, 120 sayfa, karton kapak

Devamını oku »

16 Mayıs 2016 Pazartesi

Babam Çalılığa Dönüşünce / Joke van Leeuwen

Bu kitap uzun zamandır karşıma çıkıyordu ancak okumaya fırsatım olmamıştı. Kitap kısacık da olsa bazen denk gelip tek seferde okuyamıyorum ve kitaptan soğuyorum. Bu kitabı tesadüfen "Geçtigitti geçtigitti geçtigitti" kitabı ile aynı gün ve tek seferde okuma şansım oldu. Yaşasın, kızı uyurken onun yanında kitap okumak zorunda bırakılan (!) anneler!

Babam Çalılığa Dönüşünce kitabı Hayykitap'tan çıktığı için beklentim yüksekti. Yayınevinin bu türdeki çeviri kitaplarında şimdiye kadar hayal kırıklığı yaşamadım. Tek endişem içinde 'savaş' olmasıydı. İlk sayfalarda yüreğime oturan ağırlık tatlı Toda ve bakış açısı sayesinde öyle hafifledi ki.
Toda'nın babası 'çalılığa dönüşmeden' önce her gün sabahın dördünde kalkıp 20 çeşit kremalı pastayla üç çeşit turta yapan bir tatlıcı. Ancak bir gün 'birileri' ile 'ötekiler' arasında çatışmalar boy gösteriyor ve babası nefis kokan mesleğini bırakıp savaşa katılıyor.



Toda'ya bir süreliğine büyükannesi göz kulak olmaya geliyor ancak patlamalar o kadar şiddetleniyor ki oturdukları ev de güvenli olmaktan çıkınca Toda mecburen en son 1 yaşındayken gördüğü annesinin yanına başka bir ülkeye doğru yola çıkıyor. Normal bir zamanda olsa bu yolculuk muhtemelen daha farklı bir seyirde gelişecekken savaş şartlarından dolayı Toda'nın annesine kavuşma hikayesi biraz(!) maceralı oluyor.
Ah keşke büyükanneyi biraz daha tanıma şansımız olsaydı. Torunu onu unutmasın diye kendi resmini Toda'nın defterine çiziyor ancak beğenmeyip bu çizimlerin üstünü karalıyor:

Toda yola çıkmadan önce 'aklında tutacağı her şeyin' listesini yapıyorlar. Bu sayfayı dönüp dönüp okuyunca listedekileri ezberledim zaten ama kitap yanımda yokken okumak isterim belki diye buraya da ekleyeyim:

Benzer bir listeyi kendim için de yaptım:


Toda yol boyunca bir grup başka çocuk, kucak sevdalısı yaşlı teyzeler, tuhaf bir general ve karısı, cesaret, yönetim becerisi ve sadakat gösteremeyen kaçak komutan ve Çocuk Konukevi gibi çeşitli insanlarla karşılaşıp oldukça ilginç mekanlarda bulunuyor.Sonunda da kendini durmadan yanlış adreslere teslim edilen bir posta pakedi gibi hissediyor.





"Hayatta karşımıza her zaman kötü insanlar çıkmaz, iyi insanlar da vardır." lafını doğrulayan komutanı ben çok sevdim. Emretmeyi beceremiyor diye Toda ona 'emretme' alıştırması yapıyor.






Sınırı geçtiğinde Toda'ya sorulan 'Bir işe yarar mısın? / Bu ülke için yapabileceğin yararlı şeyler var mı?'sorusuna Toda'nın verdiği yanıtlar çok güzeldi. Bir an kendimi düşündüm. Belki ben de "Kaybolmakta iyiyimdir, 2 yaşındaki çocukların inat krizlerine alışkınımdır, yemek pişiremem ama kızartma börek yapabilirim" derdim :)


"Babam Çalılığa Dönüşünce" naif bir yol hikayesi. Bu yolda sadece Toda yok aslında, savaşın ortasında/kıyısında/kenarında kalmış tüm çocuklardan birer parça var içinde.
Çocuklarla savaş hakkında konuşmak ve savaşın çocukları nasıl etkilediğini birinci ağızdan dinleyebilmek için harika bir kitap olduğunu düşünüyorum.
Yaşananlar ne kadar kötü de olsa kitapta pozitif, esprili bir dil ve yazarın bolca çizimi yer alıyor.
Toda'nın aklı karışmış halleriyle çocuk saflığının örnekleriyle bitireyim yazımı:

"Gelgelelim bilmediğim daha bir dünya şey vardı.Bir sınırın nasıl göründüğünü bilmiyordum örneğin. Bir hipopotamın kaç yaşına kadar yaşayabildiğini bilmiyordum. Tanıdığım hiç film yıldızı yoktu. Yarının nasıl bir gün olacağını bile bilmiyordum ki."

"Bir sınıra neden sınır dendiğini, sınır denen şeyi kimin icat ettiğini öğrenmeye can atıyordum; bir de sınır olarak belirlenmiş yerlerin hemen yakınında nasıl olup da insanların yaşadığını merak ediyordum. Ve buralarda yaşayan insanlar her iki tarafa da mı aitti, yoksa hiçbir tarafa ait değil miydi, işte bu sorunun yanıtını bilmek istiyorum."

"Ağlamaya başlamıştım. Bana mutluluk veren şeyleri düşünerek gözyaşlarımı engellemeye çalışıyordum. Babamın kremalı pastalarını. Babaannemin saçlarını. Kutupyıldızını. Ama hiçbiri işe yaramıyordu."

* Savaşı anlatırken anlatmayan BALIK kitabı benim için çok özeldir, onun hemen yanına bu kitabı da koyacağım :)

Babam Çalılığa Dönüşünce
 Özgün Adı: Toen mijn vader een struik werd
Yazan ve resimleyen: Joke van Leeuwen
Çeviren: Burak Sengir
Yaş grubu: 10+
Hayykitap, 2012, 104 sayfa, karton kapak

Devamını oku »

15 Mayıs 2016 Pazar

Her İhtimale Karşı / Meg Rosoff

                                      "Ya kader, seni kaçtığın için kovalıyorsa?"
Okumak istediğim kitaplar gruplanmış bir şekilde masamın üzerinde beklerken Züleyha'nın okuduğu son kitaba karşı kayıtsız kalamadım. Kitabın kapağı,konusu ve en çok da daha önce karşıma çıkmayışı cazip geldi bana. Neticede kimse kaderinden kaçamaz öyle değil mi? Yoksa onu biraz da olsun yavaşlatabilir mi? Belki de minik bir anlaşma ile kaderiyle oyun oynayabilir.

Kitap 15 yaşındaki David Case'in 1 yaşındaki kardeşi Charlie'yi pencereden düşmekten (aslında o sadece uçmak istiyordu) son anda kurtarması ile başlıyor. Muhtelemen David'in zihninde bazı şeylerin 'öncesi' de var ama biz onlara tanık olmuyoruz.

"İki saniye. Sıradan ya da her günkü hayatla büyük felaketin arasındaki süre bu kadar."

Bu minik olay neticesinde David hayatı, kaderi, yaşadıklarını ve yaşayacaklarını sorgulamaya başlıyor. Ara ara saçmaladığını görüp ona kızsak da aslında onun tek derdi kaderinden kaçmak. Zihninde kurguladığı felaket senaryolarının boyutu epey büyük. Bu senaryolarla sadece kendini değil aslında tüm dünyayı sarsabilir. Kaderin onu tanımaması için değişmeye karar veriyor David. İlk iş olarak da ismiyle başlıyor, bundan sonra onun adı: Justin (Tam burada aklıma 'Farklı' geliyor elbette)


"15 yaşındaydı, 1.60 boyundaydı, omuzları çökük, yürüyüşü iki büklümdü. Nazik olduğu söylenebilirdi, kahverengi saçları, çarpık dişleri ve İngilizlere özgü açık renk bir teni vardı. Bu özelliklerin hiçbiri, onu felaketten korumazdı. Tek şansı, hayatını adım adım yeniden kurgulamaktı. İşe adıyla başlayacaktı.Eğer yeterince değişmeyi başarırsa, belki kader David Case'i unutup sonraki zavallı kurbanına geçerdi."

Just (in) Case  kitap boyunca öyle çok değişim geçiriyor ki. İsmiyle başlayan değişim dalgasıyla beraber hayatına yepyeni insanlar da katılıyor. Bunlardan ilki Agnes Bee. (yazar soyadını 'arı'-'sokmak' anlamlarıyla özellikle kullanmış bence) Agnes, Justin'den 4-5 yaş büyük, fotoğraf çekmeyi ve modayı seven tatlı bir kız. Justin ile inişli çıkışlı bir arkadaşlıkları var ve ben Agnes'in Justin'in peşini bırakmama halinin biraz daha desteğe ihtiyaç duyduğunu düşünüyorum.
Sınıf arkadaşı Peter ve kardeşleri Dorothea ve Anna ise kitabın en yumuşak halleri. Bu üçlüden bambaşka bir hikaye bile yazılırmış :) Bu üçlüyü ve tavşanları Alice'i çok sevdim.


"Aslında Peter, Justin'in sahip olmak istediği bütün özelliklere sahipti.Justin ne kadar gerginse, Peter o kadar huzurluydu. Justin'in zihni ne kadar bulanıksa, Peter'inki o kadar açıktı. Justin kaderin radarından çıkmaya çalışıyor, Peter ise hayatını radarın altında geçiriyordu."

Justin, kaderinden kaçmaya çalışırken kader de ara ara lafa karışıyor ve bizi şaka yapmadığı konusunda uyarıyor ancak ne kadar ileri gidebileceğini biz bile kestiremiyoruz. Uçak kazası? Terör saldırısı? Salgın hastalık? Kötü şeyler için 'kader'i suçlarken, belki başımıza gelen 'iyi şeyler' için de onu anmalıyız. İlk aşk mesela :)
Justin'in ara ara yaşadığı aydınlanmalarında, kaçma-kovalama hallerinde, kıskançlıklarında, kendini uyku ile 'dondurmuş' dünyasında hep bir kötü/karamsar taraf yok aslında. 'Değişim sancılıdır' ve senin geri getirmek istediğin şeyi senin yerine Dorothea gibi gören arkadaşlar harikadır, diye düşündüm.
Ergenlik dönemi, kişinin yaşadığı en önemli değişim zamanlarıdır. Ve bunu fark etmek, içindeyken yaşadıklarını anlamlandırmaya çalışmak, kabullenmek hep zordur. Tüm dünyanın size karşı kurulmuş bir komplodan ibaret olduğunu düşünmeye başlar, belki 'çocukluk' hallerine döner, hayali arkadaşlarla kendinizi avutursunuz. Hele bir de ilk aşk mevzusu var ki! Aman aman :)

"Dişlerini fırçalarken aynada kendine baktı, aynadan ona bakan yüzün farklı göründüğüne dikkat etti. Ürkmüş ifade artık yoktu. Gergin bir çocuk gibi değil, bir yetişkin gibi görünüyordu."

Luton Kasabası ona 'dar' gelmeye başlayınca Justin, evden biraz uzaklaşmaya karar verir, havaalanına vardığında 'gitmek'ten ziyade 'durmak' daha cazip gelir ve Justin birkaç gün havaalanında yaşar. Onu ziyarete gelen Agnes de oradayken  havaalanında korkunç bir uçak kazası olur. Agnes, bu durumu atlatır ancak Justin, kaderin oyunlarına yeni başladığını düşünüp kendini iyice köşeye sıkışmış hisseder. Bu korkunç olayın sorumluluğunu da üzerine alır ve zihninde biriken biriktikçe de katlanan felaket senaryolarının altında ezilir. Oysa Justin sadece hayatında düzenli bir ruhun, huzur verici simetrisini istemektedir.
Justin'in hissettiği çıkmazların bir kısmını ergenlik zamanımda ve belki sonrasında ben de hissettim. Pamuklara sarmalanıp büyütülmenin verdiği bir tedirginlikle karşılaştığım olumsuzlukları bir başkasının benim yerime halletmesini istediğim de çok oldu.Bu yüzden de ergenlik zamanımda okusaymışım bu kitabı dedim :)
Justin'in anne ve babasının kitapta oldukça silik yer almasının,esasen Justindeki bu değişime nasıl ayak uyduracaklarını bilememelerinden kaynaklandığını net olarak görsek de 'neden gidip konuşmuyorsunuz bu çocukla' diye onlara sormak istemedim değil.

"Ama en önemli şeyi, nasıl kendin olacağını, nasıl yolunu bulacağını; yalnızlıkla, kayıp hissiyle, reddedilişlerle, hayal kırıklıklarıyla, utançla ve ölümle nasıl baş edeceğini öğretmiyorlardı."

Hikayede  Justin'in bir de hayali köpek arkadaşı Oğlum var. Oğlum, Justin'in iç dünyasının minik bir yansıması ya da köpekleri çok seven yazarın Oğlum'a farklı bir anlam katması.

Justin'i yaralayan Agnes'in aksine Peter ve kardeşleri tam olarak 'yara sarmalayıcı' görevini yerine getiriyorlar. Bunu yaparken de onu sıkmıyor, sadece onun biraz koşup terlemesini teşvik ediyorlar. Bu üçlü ve tavşanları Alice hikayenin en güzel bölümleriydi.
Kitabın geneli karamsar bir havada geçmediği gibi sonu da benim açımdan oldukça keyifliydi. Goodreads yorumlarına bakınca bu kitap için 'ortalama' bir yorum yazanın az olduğunu gördüm. Yani ya hiç sevmezsiniz ve 'bu kitabın amacı ne ki?' dersiniz ya da benim gibi 'eksikleri olsa da oldukça vurucu bir konu' dersiniz. Yazarın geçtiğimiz ay Astrid Lindgren ödülü aldığını kendi web sayfasından öğrendim. Türkçe'ye sadece 'Her İhtimale Karşı' kitabının çevrilmiş olmasına üzüldüm. Filmi de çekilen 'How I Live" ve diğer kitaplarının ON8 Kitap tarafından yayınlanmasını çok isterdim.







"Hayatı küçük parçalara, küçük arzulara, küçük ihtiyaçlara bölersen, yaşamak daha kolaydır."




Her İhtimale Karşı
Özgün adı: Just in Case
Yazan: Meg Rosoff
Çeviren: Zeynep Heyzen Ateş
Yaş Grubu: 13+
E Yayınları, 2012, 216 sayfa, karton kapak
Devamını oku »

13 Mayıs 2016 Cuma

Bala'nın Mektubu / Odile Kayser

Bala'nın Mektubu kitabı 'tavsiye' üzerine alıp okuduğum bir kitap. Varlığından haberdar bile değildim. Genelde yayınevlerinin kataloglarını inceleyip notlar alırım ama Bala hiç gözüme çarpmamış.
Nesin Yayınevi'nin  'özgün' tarzını gerçekten seviyorum. Okul öncesi çocuk edebiyatında son dönemde o kadar benzer eserler okuyorum ki ,  'ben bu hikayeyi bir yerden tanıyorum' diyorum. Nesin Yayınevi'nin biraz daha farklı bir tarzı var. Ankara'daki kitap fuarında da gelip gidip kitaplarını sevmiştim.


"Yazının bilinmediği bir çağda küçük avcı Bala zorda kalınca ailesine mektup gönderdi. Bunu nasıl mı yaptı?"

Bala bir gün  çakalı Vulu ile beraber bir ceylanın peşine düşer ancak ava giderken avlanır, kendini bir tuzakta baş aşağı sarkarken bulur. Yazı henüz icat edilmediği için de bir taşın üzerine bulunduğu durumu çizer ve Vulu ile beraber bu taşı gönderir. Peki taşın üzerine çizdiği resmi ailesi anlayabilecek midir?
Ailede herkes bu taşta gördüklerini kendi bakış açısına göre yorumlar ve doğru yanıtı yine evin küçüğü bulur :)
Yanlış bilmiyorsam bu hikaye bir Afrika masalından uyarlanmış. İçindeki resimler çizilmiş gibi değil de sanki fotoğraflanmış gibiydi. Benzer bir teknik (ve bence çok daha iyisi) Kirpi Kız kitabında da vardı. (Bu kitabı da anlatmak için sabırsızlanıyorum) Bala'daki resimler bu haliyle Taş Devri'ndeki duvar resimlerini hatırlatıyor.
Bu kitapla beraber aslında 'yazının icadı' hakkında çocuklarla güzel bir sohbet imkanı oluşturulabilir. Kitapta geçen 'pipi' ifadesine de kıkırdayacaklarına eminim. Bu ifadenin yer almasına ben çok sevindim. Çünkü hep genel geçer kelimelerle bir şeyleri anlatmaya çalışıyoruz çocuklara ya da sesimizi kısarak söylüyoruz. Kitabın küçük yaş grubunun ilgisini epey çektiğini çevremdeki arkadaşlardan duydum. 'Bala' sanırım onlar için eğlenceli bir karakter ve başına gelen şey, Vulu, taş okuması farklı gelmiş. Belki bu kitabı okuduktan sonra benzer bir minik çizim ile 'hikayede aslında ne anlatılmak isteniyor olabilir' etkinliği yapılabilir. Elif biraz daha büyüdüğünde inşallah yapmak istiyorum. Yazarın diğer kitabını henüz okumadım ama niyetim Nesin Yayınevi'nin okul öncesi tüm kitaplarını kitaplığımda görmek :)
Bu kitapla ilgili tek eleştirim, yazı karakteri ile ilgili. Bu yazı karakteri bu hikayeye pek gitmemiş ama nasıl bir şey olsa daha iyi olur kısmını henüz çözemedim. "Tam Benim Tipim" kitabını bitirince belki netleşir kafamda.


Aklıma yıllar önce izlediğim 'RRRrrr' filmi geldi. Kirli saç kabilesi temiz saç kabilesinden 'şampuan'ın formülünü almaya çalışıyordu ve Taş Devri olduğu için onlar da duvar çizimleriyle haberleşiyordu. Çok güldüğümü ve bilet alırken "Hangi film?" diye soran gişe görevlisine "RRRrr" diyerek resmen hırladığımı ve kızın korktuğunu hatırlıyorum :)

*Kitabı daha detaylı olarak yayınevinin web sitesinde inceleyebilirsiniz.
** Nesin Yayınevi demişken bunu yazmasam olmaz, sağolsun Selcen bana bu yayınevinden öyle bir kitap hediye etti ki, ilk tepkim "Hıı, sende kalsa daha iyi olur" oldu :) Napayım ama Selcen sende bana "Matematik ve Korku" kitabını almasaydın :P

Balanın Mektubu
Özgün Adı:
Yazan: Odile KayserÇeviren: Ali Nesin
Resimleyen: Caroline Mc Avoy
Yaş grubu: 4+
Nesin Yayınevi Çocuk Cenneti Kitaplığı, 2012, 16 sayfa, karton kapak
Devamını oku »

12 Mayıs 2016 Perşembe

Neboş Davetsiz Misafir / Sedef Özge

‘Bahçeli bir evde yaşasaydım ve günün birinde damdan bir martı yavrusu bahçeye düşseydi, neler yapardım acaba?’ 


1) Bahçeli bir evde yaşasaydım: Alarmın “uyan dedim sanaa” sesiyle değil, bahçedeki ağaçlara konan kuşların cıvıltısıyla uyanırdım muhtemelen. Veya evdeki köpeğin (ismi Tatlım olsun) suratımı yalaması (ki bundan hoşlanacağımı sanmıyorum) ya da hayal bu ya, Elif’in uykusunu almış “anne bak bahçede ne buldum” diyen ellerine bakarak uyanırdım. Elif'in elinde onun için pek kıymetli görünen ama bana yetişkin zihniyle ‘sıradan’ görünen bir taş olurdu belki de. Bahçemiz varsa umarım kümesimiz de vardır, tavuklarımızdan sabahları taze yumurta alabiliriz. Çok büyük bir bahçemiz olmasa da içinde birkaç meyve ağacı ve dalından domates, salatalık yiyebileceğimiz toprak bir alan illa olmalı. Sevdiğimiz çiçekler de bizimle olmaktan mutlu bir şekilde gülümsüyor olsunlar. Acelemiz zaten olmadığı için evden çıkmak için kapıya dikilip “haydi” diyen bir gardiyan (o benim) da yok. Onu silgi ile sildik zihnimizden. Elbisesinin desenleri çiçeklere karışan, kahvaltıyı hazırlamadan önce mutlaka radyonun sesini açan yüzünde kocaman bir gülümsemeyle çıtır salatalıkları doğrayan bir anne var. İşe ‘mecburen’ gitmesi gerekmiyor, o zaten sevdiği işi yapıyor: çocuk kütüphanesi var. Elif de henüz ilkokula başlamadığı için bazı günler annesiyle kütüphaneye gelip canı istediğinde kütüphaneye yakın anaokuluna gidiyor. Benimle geldiği zamanlar beraber sadece kitap okumuyoruz. Rafların tozunu alıp, kitapları ait oldukları yere yerleştiriyor, kedimiz Lokum’dan yer kalmışsa bahçedeki hamakta biraz kestiriyoruz. Sonra kapıdaki rüzgar gülü şıngırdıyor ve biz okuldan çıkan çocukların eve gitmeden önce bize hem ‘merhaba’ demek hem de ‘bu akşam ne okusam’ diye kütüphanede dolanmalarına bakıyor oluyoruz. Elif, muhtemelen gelen tüm çocukların peşinde onları oyununa davet ederken ben de tahta sandalyeme yaslanıp batmakta olan güneşin gözüme girdiği haliyle tüm bu resme, Elife çocuklara Lokum’a ve kütüphaneme gülümseyip şükrediyorum. Tam o anda karabalığın bisikletinin sesini duyuyorum ve tüm çocukları saklambaç oynamak için dışarı çağırıyorum.


Yani sadece 1 bahçe ile tüm bu güzelliklere kavuşabilir, akşam da denizden gelen hafif rüzgarın sesiyle kağıdıma bu satırları yazabilirim :)


2) Günün birinde damdan bir martı yavrusu bahçeye düşseydi: Bence şaşırmazdık :) Damımız ne yazık ki biraz dağılmış olduğundan ve onu düzenlemeyi devamlı ertelediğimizden ‘damdan şimdi ne düştü ki?’ derdik. Minik martı yavrusunu görünce de –ki ona ‘Neboş’ ismi çok yakışırdı- ‘Amanın ne tatlı/çirkin bir şey bu!’ derdik. Ne yiyeceği, nerede uyuyacağı, Tatlım ile arasının nasıl olacağı üzerine biraz düşünür biraz da araştırma yapardık. Sonra bakardık ki tatlı Neboş bizi zaten yönlendiriyor, ona Elif’in peşinde olmak yetiyor. Bahçeye çıkardığımız mavi leğenin içine hem Neboş girer hem Elif’in oyuncakları. Ben arada onu kütüphaneye de götürürüm, Elif ona içinde martı geçen kitapları gösterir. Derken biz farkına varamadan Neboş büyür ve bize minik teşekkür hediyeleri bırakarak ailesiyle uçmaya gider. Bizim içimiz burkulur, Elif çok üzülür ama onu Neboş’un bu halde daha mutlu olacağına inandırmak kolay olur, çünkü ben ona zaten 'martıya uçmayı öğreten kedi Zorba’nın hikayesini okumuşumdur…

Davetsiz Misafir Neboş”un hikayesini birkaç kez okudum ve ‘ben olsam ne yapardım’ hissiyle kitabın kapağını kapattım. Yazar Sedef Özge kurgulu bir hikaye yazmamış, başından geçen bir hikayeyi hem de pek tatlı fotoğraflarıyla anlatmış. Daha önce bu tarzda bir eser okuduğumu hatırlamıyorum, belki bu 'tür'de yazılan ilk eserdir. Yazarın dili o kadar sohbet eder gibi ki, 'kitap' okuduğumu bilmesem Sedef Özge bana yazdığı mektupta başından geçen bir hikayeyi anlatmış diyebilirdim.
Evdeki köpek Pide’nin poposunu gagalayan Neboş’u unutamayacağım.
Hayvanları seven (sevmeyeni bence yoktur ama) tüm çocukların ilgisini çekeceğini düşünüyorum bu hikayenin.

Hayykitap’ın “Yaşasın Çocuklar” dizisinden tanıdık başka bir kitap da burada :)
Bu hikaye bana Banu'nun Pazartesi ile Salı'sını hatırlattı...

* Kitapla beni buluşturan canım Leylak Dalı Nurşen Abla'ma da ayrıca teşekkürler :)

Neboş Davetsiz Misafir
Yazan: Sedef Özge
Fotoğraflar: Sedef Özge
Yaş grubu: 3+
Hayykitap, 2016, 28 sayfa, karton kapak


Devamını oku »

Curcuna Evi / Christine Nöstlinger

Uzun zamandır bu kadar curcunalı bir hikaye okumamıştım.
Curcunanın sebebi çok fazla karakter olması da değil aslında, Mahir Ünsal Eriş'in "Dünya Bu Kadar" kitabı gibi.
Asıl sebep arka arkaya gelişen olaylar.
Tam "yok artık" dediğiniz yerde bambaşka bir şeyin patlaması :)
Nöstlinger'in bu kitabını Sima tavsiye etmemiş olsaydı belki daha uzun zaman kitaplığımda okunmayı beklerdi. İnsan daha önce kitaplıkta göz göze gelip bir şekilde okumadığı ama okuyunca da 'Tüh, neler kaçırmışım" dediği kitaplara karşı kendini biraz 'suçlu' mu hissediyor ne? Ya da belki sadece ben duyguyu hissediyorum.
Nöstlinger beni okuduğum her kitabında şaşırtmayı başarıyor. Evet klasik bir tarzı var ama her kitabında konu, olay örgüsü, kişiler ve onların özellikleri değişiyor.
Değişmeyen tek şeyi Günışığı Kitaplığı yazarın özgeçmişinde belirtmiş:
'...orta halli aile çocuklarının gündelik yaşamlarını ele aldığı kitaplarında, geleneksel aile yapısını ve okul kurumunu esprili bir üslupla eleştiriyor.'
Bu kitapta da gelenek bozulmamış ancak bu kez terazi sanki aileye doğru kaymış.

Marie, annesi, babası, halası, büyük dayısı ile beraber Henriette Konağı'nda yani büyükannesinin evinde yaşıyor. Anne ve babasının 'Frieda ve Fred' isimli kuaför dükkanları var.  Olli Hala bir şirkette sekreterlik yapıyor. Büyükdayı Albert ise tüm gün bahçedeki çiçekleriyle ilgileniyor ve işitme kaybından dolayı pek kimseyi duyduğu da yok.
Marie'nin en yakın arkadaşı bitişik evdeki Reserl gibi dursa da kitap boyunca ikilinin bir dargın bir barışık hallerine tanık oluyoruz.
Okuldan arkadaşları Konrad ve Stefan ise hikayenin aşk üçgeni pardon dörtgeninin başrol oyuncuları.
Nöstlinger'in okuyucunun 'olaylar bence bu şekilde gelişecek' öngörüsünü kitaplarında çoğu kez yerle bir ettiğini gördüm, tamam arada ağzımıza bal da çalmıyor değil.
Benzer bir hikayeyi Türk bir yazardan okusak, bir yerden sonra Yeşilçam filmi kokusu alırdık bence. Stefan ve Konrad'ın aşk mektuplarına Marie'nin yazdığı mektupları okuyunca ne demek istediğimi anlarsınız bence.(birini ekliyorum)
"Çok sevgili Konrad,
Mektubun ve ekleri için teşekkür ederim. Ancak yazdıklarını doğru dürüst okuyamadım, çünkü kargacık burgacık bir şeyler karalamışsın. Başına gelen bu geçici durumu çok büyütme. Sevgiler, Marie"
Anlatmaya arkadaşlarından başladım ama asıl hikaye (hatta bomba) Marie'nin büyükannesinde. . Yaşı büyüse de kendi akıllanmayan iyi kalpli yaramaz bir çocuk gibi Henriette. Kitapta en çok Marie ve büyükannesini sevmem de bu yüzden galiba.
Büyükannenin aklına 'kısa yoldan zengin olabilecekleri' şahane fikirler geliyor ve bunları hayata geçirmek için türlü yollar deniyor. (buraya kadar bir sorun yok) Ancak bu yolların içerisinde konağı ve evdekileri de tehlikeye attığı son bir tanesi var ki! İşte bomba biraz burada patlıyor.
Kitabın orijinal ismi: Villa Henriette. Türkçeye "Curcuna Evi" olarak çevrilmesi gerçekten çok iyi olmuş, içeriği tam olarak karşılamış.
Ben bu kitabı "metin" olarak değil de "tiyatro oyunu" okur gibi okudum.
Acaba Almanya'da veya Avusturya'da Nöstlinger'in eserleri çocuk oyun olarak sergilenmiş midir, bunu da merak ettim.
Bu neşeli aileyi kestane ağacının tam altında ziyaret etmek,genelde boş olan buzdolaplarına birkaç kutu süt ve ekmek götürmek istedim.
Kim bilir belki kahvaltılarına beni de dahil ederler :)

Devamını oku »

11 Mayıs 2016 Çarşamba

Süper Kahramanlar Yüksekten Korkmaz / Colas Gutman

Colas Gutman'ın daha önce "Çocuk" ve "Rose" kitaplarını okumuş ve her ikisini de çok sevmiştim. Bu kitabının kapağını sevmediğim başka bir kitap kapağına benzettiğim için olsa gerek okumakta biraz tereddütteydim. Geçenlerde Feride'nin kızı Saliha'nın elinde bu kitabı görüp, kitabı okurken kıkır kıkır güldüğünü de öğrenince bu öğlen (2 ay önce 'bu öğlen') Gutman'ın dünyasına yeniden girmek için heyecanla bekledim.
"Süpermen, Batman, Örümcek Adam...hepsinin kahramanlıklarına başladıkları bir gün olmuştur. Ben, Maurice Ackerman, süper kahramanlığa bir pazartesi günü merdiven boşluğunda başladım."
Bu cümle ile başlayan bir kitaptan ben ne beklerim?
Maurice ile az buçuk da olsa tanışmayı, neden bir süper kahraman olmak istediğini öğrenebilmeyi ve acaba gerçekten süper kahraman olabilmiş mi diye heyecanla okumayı. Ve elbette yazar Colas Gutman olduğu için ince esprilerle kıkırdamayı!
Tüm beklentilerim karşılandığına göre size biraz Maurice'ten bahsedebilirim.
Tam 3 yaşındayken atladığı 3 merdiven basamağından 'mucize' eseri yara almadan kurtulur ve kahramanlık hikayesi tam olarak burada başlar Maurice yani Momo'nun: Süperackerman. Havada asılı kalıp sabun köpüğüne dönüştüğü o birkaç saniye hayatının geri kalanı için aslında bir dönüm noktasıdır.
Cadıcılık oynayan, güvercinleri hipnotize etmeye çalışan kardeşi Myriam ve onu "eh işte" dinleyen anne babası ile ev hayatı pekiç açıcı sayılmaz.
Maurice'e alışveriş torbalarını taşıtan Bayan Polenta ile kapı arkası sohbetleri ve Bayan Polenta'nın bulaşık deterjanı tadında kurabiyeleri ise apartmandaki neşesidir.
Ama asıl 'karın ağrısı' okuldaki Juliette'dir:
"Juliette tam olarak kumral değil, çünkü güneş geldi mi saçları sarı sarı parlıyor; tam olarak komik de sayılmaz, çünkü komik bir şeyler anlattığında yüzüm yamulacak diye korkudan gülemiyorum.Atletik değil, bilekleri çok ince ama narin de sayılmaz... Evet, Juliette Baccara'ya baktığım zaman tonton bir nineye dönüyorum ve sırt çantam da ağzına kadar dolu bir alışveriş sepetine dönüşüyor."
10 yaşındaki bir çocuğun okul hayatında karşılaştığımıza şaşırmayacağımız 'okul tipi zorbalar'ın isimleri beni çok güldürdü: Genç İrisi, Hoyrat, Kuş Beyinli ve Plastik Adam.
Okula yeni başlayan Jüpiter ise öğretmenin "Kendini tanıtır mısın?" sorusuna cevap olarak "Küçük kuşları çok severim."dediği için elbette komik isimli zorbaların hedefi haline gelecektir.
Ama panik yok! Ne de olsa 'Süperackerman' zor durumda olan herkesin yardımına koşmaya hazır.

Kısacık bir kitabın içerisinde altını çizdiğim şahane cümleler, arkadaşlık-dostluk-aşk ilişkileri, okul ve ebeveyn sorgulamaları var.
anne ve babalar için çocuklar benzer endişeler hissediyor sanırım:
"Babamın düşkırıklığıyla ufacık kırıntılara bölünecektim, annemin üzüntüsüyle galaksinin dört bir yanına savrulacaktım."
Öğrencilerin 'karıncalar' , öğretmenlerin 'kahve içiciler' (ülkemize uyarlarsak 'çay içiciler') olarak adlandırıldığı bir okuldan bahsediyor Maurice.
Yaşadığı ilk aşka, 'uzaydan gelme' bir arkadaşın hikayesine ve gözümden yaş gelecek ilk üzüntüsüne ortak olduğum için gurur duydum kendimle.
Her zaman denk gelmez bir süperkahramanın ilk'lerini bizzat kendinden dinlemek, öyle değil mi?

"Benim adım Maurice Ackerman. Yazları mavi bir tişört giyer, kışları gri bir atkı takarım ve ben bir süper kahramanım."

Süper Kahramanlar Yüksekten Korkmaz
Özgün Adı: Les super-heros n'ont pas le vertige
Yazan: Colas Gutman
Çeviren: Tuvana Gülcan
Yaş Grubu: +8
İletişim Yayınları, 2012, 79 sayfa, karton kapak


Devamını oku »

9 Mayıs 2016 Pazartesi

Konuk Değil Baş Belası / Christine Nöstlinger

Nisan okumalarında biraz bahsetmiştim, Mayıs ayı için niyetim biraz daha Alman Edebiyatına yönelmekti. Steinhöfel'i yeniden okumaya geçmeden önce Farklı ile tanıştım, ardından Nöstlinger'in Curcuna Evi'ne konuk oldum. İkisini de çok sevmiştim.
Uzun zaman önce sahaftan aldığım "Konuk Değil Baş Belası"na ise yine Nöstlinger'den devam etmek istediğim için başladım.
Araya birkaç kitap daha alınca kitabı bitirmem 1 haftayı buldu ama hikaye hep aklımda kaldı. Bu ara kitaplarımı yoğun olarak Elif'i uyutmaya çalıştığım sırada oldukça karanlık bir ortamda okuyorum. Bir insan aynı anda iki şeyi sahiden de yapabiliyormuş, bunu gördüm. Elif'e hem o an istediği ninnileri söylüyor hem de kitabımı karanlıkta okuyabiliyorum. Hayatımın hiçbir döneminde kendimi bu kadar azimli görmemiştim :)


"Konuk Değil Baş Belası" kitabını kapağı ve konusundan dolayı çok cezbedici bulmamıştım ve ben de kitaptaki karakterler gibi ön yargılı bir şekilde bu "baş belası"nın hikayesine çok da sevimli yaklaşmadım. Ancak hikaye ilerledikçe "Baş Belası" Jasper'a benim de herkes gibi kanım kaynadı.
13 yaşındaki Ewald'ın yaz tatili için güzel hayalleri varken ailesi onun İngilizcesini geliştirmesi için İngiltereye kampa gitmesine karar verir. (ne de olsa onun hayalleri, ailesinin kararlarından büyük değildir! ) Ablası Billie sayesinde Ewald bu yolculuktan kurtulur ancak öğrenci değişim programıyla evlerine gelecek İngiliz Tom'dan kurtulamaz. Aksilik bu ya, "düzgün çocuk" Tom ayağını kırınca onun yerine "baş belası" Jasper uçaktan iner.
Ewald'ın annesinin Avusturyalı değil de Türk olduğundan şüphelenmedim değil! Ya da annelerin  titizlik, temizlik hastalığı evrensel bir olgu :)
Hikayeyi Ewald'dan dinlemek keyifli olsa da en dikkat çekici karakter Jasper ve Billie'ydi bence.
Billie'nin anne ve babasına haksızlık yaptığını zaman zaman ben de düşündüm ama çocuklarının yerine kararlar alan, ceza olarak onları eve kilitleyen katı anne baba figürlerini ben de sevimli bulmuyorum. Bu hikayeyi Nöstlinger yazmasaydı belki ak/kara daha kesin çizgilerle ayrılır, kötüler de cezalandırılırdı. Ancak neyse ki Nöstlinger böyle biri değil. Kimseye parmak sallamak gibi bir niyeti yok. Olayları sadece biraz(!) absürd bir şekilde anlatıyor ancak herkese 'eşit' davrandığını da söyleyebilirim.
Çocuklarını "çocuk" yerine koyup aslında onları hiç dinlemeyen anne babaların dile getirildiği güzel bir dönüşüm hikayesi.
Billie ve Ewald'ı kötü bulan ebeveynler Jasper ile tanışınca çocuklarının kıymetini anlar ancak hikaye burada bitmez.
"Jasper herkesin dediği gibi kötü bir çocuk mudur?"
Bu soruya ben de ilk başta "Evet evet" dedim ama ardından ne geleceğini çok da merak ettim.
"Jasper neden böyle davranıyor" kısmında anne babaların üzerine düşen, çocukları etkileyen sorumluluklar üzerinden güzel mesajlar var kitapta.
Sonu benim için biraz hayal kırıklığı oldu, belki zihnimdeki ile pek de uyuşmadığından.
"Kim Takar Salatalık Kralı"na da biraz benzettim aslında hikayedeki Jasper'ı.
Nöstlinger'in okuduğum kitapları arasında 'ortalama' olarak değerlendirsem de çocuk edebiyatına genel olarak baktığımda aslında, Nöstlinger'in ortalama bir kitabının bile (ki bu sadece benim düşüncem) çoğu Türk Çocuk Edebiyatından daha iyi olduğunu düşünüyorum.
Karşılaştırma yapmak elbette ne kadar doğrudur/yanlıştır bilmiyorum ama ben bu 'cesur' hikayeleri ve sözünü sakınmadan yazan yazarları seviyorum!
Jasper'ın taşları ile Riko'ya miras kalan taşlar arasında tatlı bir benzerlik yok mu sizce de?

* Suzan Gerdönmez çevirisi olmayan Almanca kitapları bundan sonra okuyamam herhalde :)

Konuk Değil Baş Belası
Özgün Adı: Das Austauschkind
Yazan: Christine Nöstlinger
Çeviren: Suzan Geridönmez
Yaş Grubu: +9
Günışı Kitaplığı, 2003, 166 sayfa, karton kapak
Devamını oku »

8 Mayıs 2016 Pazar

Gökyüzü Çocukları / Katherine Rundell

Domingo Yayınları'nın son dönemde çıkan kitaplarını seviyorum. Henüz bloga yazamamış olsam da "Mucizeleri Saymak" beni çok etkilemişti. Geçen hafta bitirdiğim "Kayıp Şeylerin Bakım Kılavuzu" kitabının içindeki hüzün ise bana fazla geldi.Çakma Anne'yi tüm annelere tavsiye ederim. Kültür olarak farklı olsak da 'rahatlatıcı' ögeler barındıran neşeli bir kitap.
Banu'nun yazısından sonra "Gökyüzü Çocukları"nı iyice merak ettim ve bu sıcak çikolatayı ben de içmeliyim diye düşünüp kitabıma başladım.

Her ne kadar yaptığım listelere pek uyamasam da Nöstlingerli Steinhöfelli bu ay için biraz daha Alman Edebiyatı okuma niyetim vardı ama Rundell'in kitabının ilk cümlesinden sonra kitabı bırakamayacağımı anladım:
"İlk doğum gününün sabahında bir bebek, Manş Denizi'nin ortasında, yüzen bir çello kutusunun içinde bulundu."
Benim bu bebeğe hemen kanım kaynadı ve denizin ortasına nasıl/nereden geldiğini oldukça merak ettim. Bebeği bulan 36 yaşında 1.90 boyundaki Charles Maxim ise pek çok sevdiğim kitap karakterleri arasına henüz ilk satırlarda girdi.
İnsanlarla İngilizce, kedilerle Fransızca, kuşlarla Latince konuşan çok fazla kişi tanımıyorum ne de olsa :)
Charles, zaten sıradışı bir şey yaşamış olan bebeğe sıradan bir isim verir, okyanustan gelen bu bebeğin adı Sophie olur.
Hikaye Londra'da başlar ve Sosyal Hizmetler Uzmanları Sophie'yi Charles'ın evindeki"uygunsuz yaşam koşullarından" dolayı yetimhaneye götüreceğini söyleyene kadar bu tatlı evde devam eder.
"Bir evde ne kadar çok sözcük varsa o kadar iyidir." Charles ve Sophie'nin uygunsuz yaptığı şeylerden biri holdeki duvar kağıdına not yazma alışkanlığıdır.
Patates kızartmalarını tabak yerine Dünya Haritası'nın üzerinde (Macaristan) yemek ise bana çok eğlenceli geldi.
Hikaye, Pariste Sophie'ye ilk yaş gününde okyanus ortasında yatak görevi gören çello kutusunun sahibini arama macerası ile devam eder.
İkinci yarı diyebileceğim bu süreçte Sophie "Gökyüzü Çocukları" ile tanışır. Matteo, Anastasia, Sofi ve Gerald "iyi pisliklere" sahip olan çocuklar; kötü pisliklere ise elbette kimse bulaşmak istemiyor.
Kitaptaki altı çizilesi cümleler, kitabın en sıcak yönü.
"Sevginin bir kokusu olsa bu,sıcak ekmek kokusu gibi olurdu."
Benim en sevdiğim karakterler Charles, Matteo ve Sofi oldu.
Özellikle Matteo ve Sofi'nin insanlardan kaçan halleri beni epey düşündürdü.
Hikayenin hangi yılda geçtiği detayına rastlamadım ama sanırım 1950-60lı yıllar olsa gerek. Kadınların pantolon giymesinin neredeyse yasak seviyede olduğunu okuyunca bu sonuca vardım. Kitapta bir de Charles Maxim'in ne iş yaptığı belirtilmiyordu. Çok önemli bir detay değildi ama eğlenceli bir meslek veya para kazanma şekli yazılsa hoş olabilirmiş.
Charles Maxim'in çocuk yetiştirme tarzını ve kitap sevgisini görünce ona "hayat dersi öğretmeni" diyesim geldi.
"Okumayı biliyor, resim çizmeyi biliyor, kara kaplumbağası ile su kaplumbağası arasındaki farkı biliyor. Bir ağacı diğerinden ayırabiliyor. Bu sabah bana bir karınca topluluğuna ne dendiğini sordu."
Ülkemizdeki eğitim sistemini düşününce "bir ağacı diğerinden ayırabilmeyi" bir "nitelik" değil de içi boş bir özellik olarak algılayacak öğretmenleri, müdürleri aklıma getirdim.
Sanırım bizim de Charles gibi 'hayat dersi öğretmeni'ne çok daha fazla ihtiyacımız var...
"Gökyüzü Çocukları"nın en sıcak yanı ise Sophie ve çello kutusunun sahibini yani annesini aradığı an'lar:

Bu yazıyı Anneler Günü'nde yazmam güzel bir tesadüf oldu.
Özel günlerin 'özel' hissettirdiğine inanmam aslında, asıl öz bence günde değil hissettiklerindedir ama bu kitabın bu güne denk gelmesine sevindim.
Annem olsa o da patates kızartmasını Macaristan'ın üzerinde değil, tabağımda yememi isterdi.
Ben de ona "tamam Macaristan'da yemem ama Avustralya için söz veremem" derdim.
İyi ki varsın canım annem :)

* Şömizli güzel bir baskıda kitap ayracı da olsa hoş olurmuş.
**Yazarın ilk kitabı henüz Türkçe'ye çevrilmemiş ama sanırım 'The Wolf Wilder' isimli son kitabını 2017 yılında okuyabileceğiz, yaşasın :)

" Asla bir ihtimali göz ardı etme."

Gökyüzü Çocukları
Özgün adı: Rooftoppers
Yazan: Katherine Rundell
Çeviren: Duygu Dalgakıran
Yaş grubu: 12+
Domingo Yayınları, 2016, 280 Sayfa, sert kapak, şömizli


Devamını oku »

4 Mayıs 2016 Çarşamba

Farklı / Andreas Steinhöfel

Geçen hafta kafam çok dağınıktı ve sanki bir güç beni derin karanlık bir kuyuya çekiyor gibi hissettim. Can sıkkınlığı da değil bunun adı, sanki bir girdap.
Birkaç sayfa okuduğum "Farklı"ya bayılmış ancak kitaba tam olarak odaklanamamıştım ki her şeyi bir kenara bırakıp kitabı bitirdim. İçinde olduğum girdapta meğerse Steinhöfel'in parmağı varmış. Kitabı bitirdiğimde ben de "Farklı"ydım. Okuduğum gün kitap bana çok iyi geldi ve bu yaz için Steinhöfel'in kafasının içindeki hayal gücü kıvrımlarına 3 gece 4 gün tam pansiyon tatil rezervasyonumu yaptırdım. Okumadığım (başladım ama bitiremedim) sadece Çat Kapı kitabı kaldı, sevmediğim kitabı zaten olmadı.
Farklı'dan Akça sayesinde haberim oldu, internetten sipariş verip kargoyu bekleyemeyeceğimi biliyordum, söz konusu Riko ve Oskar serisinin yazarı! Ne beklemesi... "Run Lola Run" misali koştum hemen kitapçıya. Tudem'in bu kitabı kalın kapaklı ve özenli bir şekilde bastığını gördüm, önce bir sarıldım tabii sonra da kokladım. Ne koktuğunu o an anlayamamıştım ama kitabı bitirince anladım: siyah bir nehir gibiydi...

"Altın rengi bir sözcük, siyah bir melek, fısıldanan bir sır."
Andre ve Melanie Winter çiftinin tam 263 günün sonunda 11 Ekimde oğulları Felix dünyaya gelir. Felix, adı gibi mutlu bir çocuktur. (acaba?) Her şey tam da onların (özellikle de Melanie'nin)  planladığı gibi gider ama sadece 11 yıl.
12. yaş dönümünde ise Felix biraz tiraji komik bir kaza yaşar (bu detay da önemli bence) ve yine tam 263 gün komada kalır. (hepsi asal sayılar, bu çok hoşuma gitti)
Uyandığında ise "Felix" gitmiş yerine "Farklı" gelmiştir.
Kitabı büyük bir heyecanla okudum, devamlı tahminler yürüttüm ve neredeyse her satırda diğer satırları merak ettim.
Felix'in kazayı yaşadığı gün eve hasta olduğu bahanesiyle gelmek istediğini öğreniriz öğretmeni Sabine Rücker- Neufeldden ancak yolu neden uzatarak eve gitmeye çalıştığı ıse tam bir bilmece.
"Farklı", bakıcısı Gerry Brückhausen gibi zaman zaman beni de korkuttu, gri bakışlarını resmen üzerimde hissettim. (Kitaba kendini fazla kaptırmak gibi bir şey var kesinlikle) Farklı'nın
neredeyse her şeye ilgi göstermesi ve hiçbir şey onu yıldıramazmış gibi davranması ise Felix'ten ayrıldığı noktalardı. Bir çocuktan iki ayrı kişinin çıkması (belki doğması) ve onların dantel gibi işlenmesi, yazarın başarısı.Kitabın konusu kısaca, kazadan önceki Felix ile kazadan sonraki Farklı'nın yaşadığı bir olayın yazarın müthiş kurgusu ile okuyucu tarafından çözümlenmesi diyebilirim.
"Bir olay"ın ne olduğunu ipuçlarını takip ederek kitap bitmeden anlayabiliyoruz. Ama asıl sorun "ne olduğunu" anlamak değil ki.
"Okuyucu tarafından çözümlenmesi" dediysem kitap interaktif tiyatro oyunu gibi dedektiflik yaptırmıyor ama okurken parçaları  birleştirmeye zaten bayılıyorsunuz :)
Kitapta sevdiğim detaylardan biri de iç sesler oldu. Riko ve Oskar serisinde de çok hoşuma gitmişti.
En sevdiğim karakter kesinlikle yaşlı amca Eckhard Stack oldu. "Felix" ve "Farklı"nın ayrımını hissettiği bölümler ayrıca çok güzeldi. (tavuğa da bayıldım)

Yalnızca Türk aile yapısında var olduğunu düşündüğüm baskıcı anne babalar Alman Edebiyatında da sıklıkla karşıma çıkıyor. Nöstlingerde de bunu hissetmiştim Steinhöfelde de bu his devam etti. "His" demem bile yanlış oldu, bunu oldukça açık bir şekilde göstermiş her iki yazar da.
"Çocukların daima, bizim onları gördüğümüz gibi olmaları beklenir. Oysa sonra hep, bizim onları şekillendirdiğimiz gibi olurlar." ve hatta şu alıntı çok şey anlatıyor:
"Annenin ilk tepkisi kaygı olur, bunu kızgınlık izler. Kadın sızlanır ve yargılar, kadın suçlar, son olarak da yasaklar koyar. Bunun bir nedeni çocuk için duyulan derin ve samimi endişedir.
Babanın ilk tepkisi korku olur, bunu gizli bir sevinç izler. Adam şikayet etmez, suçlamada bulunmaz, sakinliğini korur ama alkış da tutmaz. Bunun bir nedeni çocuk için duyulan derin ve samimi endişedir...ve bu tutumu, kalkmanın ancak düşerek öğrenilebileceği bilgisinden beslenir."

Kitapta çok etkileyici bir yan hikaye var, gece yarısından daha karanlık Denizkızı Çukurunda yaşayan denizciler tarafından öldürülen çocuğunun yasını tutan denizkızının siyah çekim gücü. Hikayenin düğümünün burada atılması ve çözülmesi ile çok güzeldi.
"Belki de korku yalnızca bir perspektif meselesiydi."
Kitapta yer alan en vurucu nokta "suç-vicdan" ikileminde geçti. Kitabın bu konu başlığını çok iyi işlediğini düşünüyorum. (Suç ve Ceza'daki Raskolnikov geldi aklıma) Denizkızının çocuğunun başına gelen bölümlerde ise kanım dondu diyebilirim, neyse ki sadece birkaç satırdı.
Kitabı tanımlamam gerekse tek kelimeyle; CESUR derdim. İşlediği konu sebebiyle.
Yazarın zekasına, kurgunun işlenişine, karakter tahlillerine hayran kaldım. Steinhöfel kesinlikle "En sevdiğim ve ne yazsa okurum" listesinde ilk 5'te :)
"Motivasyon eksikliği yüzyıllardan beri öğrenciler arasında yaygın görülen bir enfeksiyon hastalığıydı."  (sanırım benden bahsediyor :)
Kitabı Nisse ve Ben karakterleri dahilinde düşündüğümde, okuldaki zorbalığın boyutlarını derinleştirmesi açısından kitabı -yine- çok değerli bulduğumu söylemem gerek.
Yaklaşık 5 yıldır çoğunlukla çocuk kitapları okuyorum ve güzel, nitelikli eserleri bulduğumda çok seviniyorum.Ancak özgün eserler bulmak o kadar da kolay değil. Steinhöfel bence yepyeni bir akımın temsilcisi. Bu akıma bir isim verecek olsam, "kahve tadında" derdim. Öyle lezzetli ve öyle doyurucu. Bu kitapta da yazar geleneği bozmamış ve kitabın sonunu uzattıkça uzatmış. Hani bazen bir hikayeyi severek okursunuz ve hikaye "şıp" diye bitiverir; Steinhöfel ve Nöstlingerde ben buna rastlamadım. Kahvenin dibindeki telveyi de hikayeye katmışlar :)
Bize bu kitabı anadilde okuyormuşuz hissiyle okutan (hatta yaşatan) çevirmen Suzan Geridönmez'e ve kitabın nitelikli baskısı için Tudem'e teşekkürler.


Harika iki alıntı ile bu kitap yorumumu bitiriyorum, keşke imkan olsa hislerimi daha güzel (çok) anlatabilsem :)

"Ona ilişkin anıları, yüreğinin içindeki yürekti ve bu yürek fındık rengi çarpıyordu."


"Çocukluğu terk edenlerin mucizeleri de yoktur."

Farklı
Özgün adı: Anders
Yazan: Andreas Steinhöfel
Çeviren: Suzan Geridönmez
Yaş Grubu: 13+
TUDEM, 2016, 224 sayfa, sert kapak




Devamını oku »

2 Mayıs 2016 Pazartesi

Nisan Ayı Okumalarım :)

Nisan ayında pek fazla kitap okuyamadım diye düşünüyordum ama sıralayınca, güzel bir ay geçirdiğimi gördüm. (zayıf hafızasının faydası :)


Guido Sgardoli'ye Mart ayında kaldığım yerden devam ettim denebilir. İlk kitap yani "Böcekler İçin İlk Yardım Merkezi"ni ikinci kitaba göre çok daha az sevdim. Bunda acaba YKY'den çıkmış olmalarının payı var mı diye düşündüm ne yazık ki. Son dönemde YKY'den çıkan kitaplarda görsel nitelik ön planda ancak nicelik konusunda maalesef tereddütteyim. Editör okuması özellikle ilk kitapta farklı bir koku bırakacak kadar kendini hissettirdi. Sgardoli'yi okumuş olmayı sevdim ancak ilk kitap çok daha güzel işlenebilirdi. (detaylı da yazmıştım aslında)
 İkinci kez okudum, niyetim diğer 3 kitabı da tekrar okumaktı ama olmadı. "Çubuk Makarna Düğümü"nü ilk okuduğumda daha çok eğlenmiştim açıkçası (konuyu bilmediğimden belki de) ama ikinci okumayla da hatırlamış oldum. McCall Smith'in "Bir Numaralı Kadınlar Dedektiflik Bürosu" kitabını henüz okumadım ama çok acayip merak ediyorum.
"Abur Cubur Serisi" ise okumaya yeni başlamış 7-8 yaş grubuna ince sayfasıyla güzel bir alternatif.
 Tam bir hayal kırıklığı kitabı! Bu cümleyi kurmak istemezdim ama "parama yazık oldu" diyeceğim bir kitap. Resimli neşeli günlükleri -kaliteli ise- çok severim. "Sevgili Salak Günlük/ Altın Yayınları" gibi. (kitabı okurken bir şey içmeyin, burnunuzdan çıkabilir) Bu kitap da Tudem Yayınevinden çıktığı için ve birkaç olumlu eleştiri okuduğum için almıştım. Bu kadar "komik" bir kitaptan (!) nasıl bu kadar çok sıkılabildim ben de anlamadım. Çevirisini de pek özenli bulmadım. Neden bilemiyorum ama kitabı gördükçe içim sıkılıyor diye kitaplıkta uzak bir yere koydum :)
 Bir gün içerisinde (bölünmeden) okuyabildiğim için kendimi mutlu ve şanslı hissettiğim bir kitap. Latin Edebiyatının tarzına ben hala alışamadım. Ancak bu kitap güzel bir başlangıç/alışma evresi oldu benim için. Kısacık bir hikayeyi herkese tavsiye ederim. Merak duygusunu hiç kaybetmemesi (anne nerede-geri dönecek mi) kitabı oldukça diri tutmuş. Ve bu heyecanın yanına pek güzel flashbackler, içsel yolculuk yerleştirilmiş. Kapak tasarımı çok daha güzel olabilirmiş :)
"Ben ve Sen" tesadüfen yine İtalyan Edebiyatı'ndan bir örnek oldu. Burada daha detaylı yazmıştım diye lafı uzatmayayım, genel olarak kitabı sevdim.
"Bir Anne Dile" kitabını "Sabine Ludwig" ile tanışmak için ve İletişim Yayınlarına güvendiğim için aldım. Bu kitap konusunda biraz kararsızım. Konusu, çevirisi, editi oldukça güzel. Sadece hikaye özellikle bazı yerlerde bana fazla uzamış (hatta sünmüş) geldi. Kendi anneliğimi de sorguladım tabii bu arada :) "Höngürdek Susie" ile kendimi çok yakın buldum. 9-10 yaş üstü çocuklar bence çok sever, içinde macera var, ebeveynlik sorgulaması var (vampir, hayalet, dinozor yok ama :P ) ve cümleler tertemiz. (son dönemde insanın arayıp da bulamadığı)
 Burada detaylı yazmıştım. Bu kitabın çıkışı nasıl olmuşsa gözümden kaçmış, sağolsun Akça söyledi. Roald Dahl kalp ben :) Dönüp dönüp okurum ben bu kitabı. RD Sevenler zaten ASLA kaçırmamalı :)
Alice'i 2. kez hatırlamak için okudum. Farklı bir çeviri ile okuyup kıyas yapmak isterdim aslında. Güzel bir klasik Alice ama benim favori klasik çocuk kitabım değil :) Yine de unuttuğum yerleri hatırlamak güzel oldu.
Bu kitabı detaylıca bloga yazmam lazım ama bu cümleyi kurup da uzun yazamadığım onlarca kitabı düşününce şuraya kısacık da olsa yorumumu yazmak istedim. Kitap KKK hediyesi, sağolasın kıvır :) Yıllar önce Eda ile tiyatro oyununu izlemiştik ve kitabı olduğunu da bilmiyordum.
İletişim Yayınlarının bu tarz kitaplarını seviyorum, Hatice Meryem'in diğer kitaplarını da merak ettim açıkçası. Kitapta farklı senaryolarla (ortalama 2 sayfada) koca ve onun eşi olma durumları anlatılmış. Bazıları güldürdü bazıları düşündürdü bazıları da hüzünlendirdi. Biraz feminist bir yaklaşım da var içinde ama Türk toplumunda kadının yerini şöyle bir düşünce kitapta yazılanlara itiraz edemiyorsunuz. Keyifli bir okuma oldu benim için.
Bu kitabı sahaftan almıştım ve neden bilmiyorum düşük bir beklentiyle başladım kitaba. Güzel notlar alabileceğimi de düşünmemiştim. Okul hayatındaki "zorbalık" üzerine güzel bir hikaye. Özellikle 10-12 yaş grubu kızların ergenliğe geçiş, marka giyme telaşı, kendini arama halleri, arkadaşlık kurma çabalarını sade bir dil ve akıcı bir hikaye ile anlatmış Ayfer Gürdal Ünal.
Benim için hayalkırıklığı olan kitaplardan biri de "Kayıp Şeylerin Bakım Kılavuzu" oldu. Domingo yayınlarının da tarzını seviyorum aslında ama her kitapla zevkimiz tutmuyor demek ki. Bu kitabın oldukça yaralayıcı bir hikayesi var ancak kitap bana bu "acı" duygunun haricinde pek de bir şey hissettirmedi. Karakterlerden herhangi birine karşı sempatik bir tavır da takınmadım. Ayrıca bu kitap Elif'in uyku eğitimi sürecinde elimde fazladan duran bir kitap olarak da kaldı. Aydede ninnisi yerine bu kitabı okumamı istedi Elif. Bel altı cümleler çok olunca ben de okurken kararsız kaldım. Şu ara tam bir papağan modunda olunca kreşe gidip "değişik" cümleler kurmasından da çekinmiş olabilirim tabii :)
Kitapta çocuklarını trafik kazasında kaybeden bir babanın (ev hanımlığı yapıyor, eşi çalışıyor) hayatta tutunamama hallerini okuyoruz. En son yaptığı iş olan "hasta bakıcılığı"nda tanıştığı bir çocuk ile yolculuğa çıkarlar ve yol boyunca hayatlarına yeni birileri girer. neden bilmiyorum kitabı "amaçsız" buldum. Bu kitapla ilgili farklı yorumları olanlar da lütfen yazsın :)
Bu kitap hakkında burada ne yazsam eksik kalacağı için kitap yorumuma saklıyorum zihnimdekileri. Kısaca değinecek olursam, Steinhöfel'in bu kitap ile Riko ve Oskar serisine de çalım attığını söyleyebilirim. (ya da emin değilim bu konuyu hala düşünüyorum) Farklı konular ve kulvarlar ama bu yazar ile sohbet edebilmeyi ve beslendiği mecranın neresi olduğunu öğrenmeyi çok isterim. (tam 5 yıldızlık bir okumaydı benim için)
Nöstlinger'i zaten severim, "Curcuna Evi"ni de merak ediyordum ama bir günde su gibi akacağını tahmin etmemiştim. Marie ve büyükannesine bayıldım. Nöstlinger'i bence tüm çocuklar sevecektir. Arka arkaya Alman Edebiyatı okuyunca o kültüre dair bir şeyler oluştu kafamda, o açıdan da geçen ayki İtalya Edebiyatı gibi bu ay (Mayısta) Almanlarla devam edecek gibi duruyorum. Curcuna Evi'nin bu şamatasını sevmeyecek çocuk olduğunu da düşünmüyorum. Ama nedense benim favorim hala "Aklından Düşünceler Geçen Çocuk" ve " Alev Saçlı Kız". Nöstlinger sahiden de çok muzır ve muzip bir yazar. Steinhöfelde de Nöstlingerde de anne veya babalar (çoğunlukla anneler) hep ders peşindeki kuralcı tipler, çocuklar ise sadece çocukluklarını yaşamak veya eğlenmek peşinde :) Her iki yazar da çocuk karakterlere karşılaştıkları olaylarda pes etmeme ve mücadeleye devam etme konusunda müthiş destek oluyorlar. (Riko mesela harikaydı)

Mayıs Ayı okumalarında görüşmek üzere :)

Ocak-Şubat 2016 okumalarım şurada
Mart 2016 okumalarım şurada
(2015 okuduğum kitaplar da işte burada :)
Devamını oku »

12 Nisan 2016 Salı

"İyi Kitap"larım-1 :)

Geçen gün okuduğum kitaplara şöyle bir göz attım.
Bazı ortak özellikler bulmuş olsam da hemen her kitaptan aradığım, bulduğum farklı şeyler olmuş.
M. Eroğlu ile bir seminerde tanışmıştım ve onun söyledikleri beynime nasıl kazınmışsa pek unutamadım. Söylediklerinden biri de şuydu: "Hayat, tüm güzel kitapları okuyabileceğimiz kadar uzun değil ne yazık ki. O yüzden mutlaka seçerek okuyun. Klasikleri okuyun. Yazar okuması yapın. İçi boş kitaplarla vakit harcamayın." Üslup benim için sert olsa da özünde demek istediğini anlamış ve aklımın "asla unutmaman gerekenler" köşesine not etmiştim. Söylediklerini ara ara gün ışığına çıkarıp tozlarını alıyorum.
Geçtiğimiz 4-5 yıl boyunca çoğunlukla çocuk kitabı okudum, yetişkin edebiyata pek yüz vermedim. Nurşen Abla ile bu durum değişti ve yetişkin edebiyatını da merakla takip eder oldum.
Bu başlıkta biraz sevdiğim kitaplardan, bazı kitapları neden sevdiğimden/sevmediğimden, okurkenki hislerimden bahsedeceğim. Bir amaç için değil, yazmak zihnimi hafifletiyor :)


-Eskiden çok bilinçsiz bir okuyucuydum, elime ne geçerse rastgele okurdum. Bazısını severdim bazısını da sevmezdim ama neden sevdiğimi veya neden sevmediğimi anlayamaz/açıklayamazdım. "Hoşuma gitti" veya "iyi hissettirdi" diyebilirdim belki yalnızca :) Zaman içerisinde biraz daha fazla okuyup, yazılan kitaplar hakkındaki eleştiri yazılarına da kulak kabartınca hem kendi zevkimi hem de kitapta "iyi" veya "kötü" dediğim şeyin ne olduğunu tanımlayabilmeye başladım. Bu, kendimi geliştirdiğim bir yön oldu ve bana çok şey kattı.

- Bir kitabı elime aldığımda -doğal olarak- gördüğüm ilk şey kapak fotoğrafı. Görsellik bence önemli ama yeterli de değil ipuçlarını takip etmek için. Hemen ardından yayın evine bakıyorum. Ne yazık ki önyargılarımı bu konuda yenemedim. Bazıları üst üste hayal kırıklığı yaşattıysa hemen yüzüm gülmüyor. Ardından yazar ve çevirmen geliyor elbette. Çocuk edebiyatına biraz daha aşinayım ama yetişkin gruptaki yazarların bir çoğu sadece kulak dolgunluğu.
Bazılarını çok sevip çizmeye başlamıştım bir ara :)
Kitap Seçerken:
- Yazar demişken, yıllar önce 4ykk (4 yavrulu kıvırcık kuzen) sevdiği bazı yazarların tüm kitaplarını okumanın çok besleyici olduğunu söylemişti, onu hatırlıyorum. Bu açıdan kendimi yolun çok başında görmüş olsam da yazar okumalarını ben de seviyorum. (Roald Dahl, listede ilk sırada :)
Cadılar kitabı eksik bu fotoğrafta :)
- Eskiden editör ve çevirmen hiç dikkatimi çekmezdi ya da önemsemezdim. Şu an favori editörlerim ve çevirmenlerim var (onların haberi olmasa da :) Doğru bir çeviri ile kitap harika bir yere gidebilirken (aklıma gelen ilk örnek: Riko ve Oskar / "Derin yetenekli" ifadesi) kötü çeviriler neticesinde kitap 'ne yazıldığı anlaşılamayan' noktaya gelebiliyor. Editörün okuması, doğru müdahaleleri de oldukça önemli. Okurken bunların ne kadarını anlayabiliyorum tabii tartışılır ama kendime yettiği kadar yorum yapabiliyorum, o da bana yetiyor :)
Steinhöfelle ilgili duygularımı hala bloguma yazamadım ya :/
- Ülkelere göre edebiyat da son birkaç yıldır önemsediğim bir şey oldu. Hangi ülke edebiyatına kendimi daha yakın bulduğumu az çok söyleyebiliyorum. Mesela Latin Edebiyatını çok sevmeme karşın bana hala karışık geliyor. (Marquez'in Yüzyıllık Yalnızlık kitabına kim bilir kaç kere başladım da yarım bıraktım.) Çocuk edebiyatında Latin tarzını daha çok seviyorum, Hayalperest gibi. Son aylarda iyice aşina olduğum İtalya ise bende ortak bir yargı oluşturdu. Uzakdoğu ve Afrika için pek iyi örneklere denk gelemedim sanırım. Alman Edebiyatı ve Kuzey Ülkeleri (İsveç, Norveç)'nden güzel örneklere denk gelebildiğim için onları seviyorum. Bu alanda yolun çok başında olsam da içinde absürtlük barındıran kara komedileri veya kalbime dokunan dramların beni etkilediğini biliyorum.

- Kitap seçerken faydalandığım birkaç site var:
Çocuk kitapları için: birdolapkitap, kitapkurduanne, bir kitap lütfen

- Kitaplar hakkında eleştiri yazıları/haberler yayınlayan dergi, siteler:
İlk sırada "İyi Kitap" var. 7 yıldır takip etmiyorum ancak yaklaşık 4 yıldır eski yeni tüm yazılanları tekrar tekrar okumaya çalışıyorum. Çok yerinde eleştiri yazıları okudum bugüne kadar, istisna Nisan ayında yer alan bir hadsiz yazıydı, onu da bu başlığa yazmak istemedim. Çünkü genel olarak özgürlük ve özgünlük çizgisini seviyorum bu derginin. Ücretsiz olduğundan satışı yok ne yazık ki. Ankara'da nerelere dağıtılıyor onu da bulamadım, internet üzerinden okumaya çalışıyorum. Bir arkadaşım 5-6 sayı biriktirip bana İstanbul'dan gönderiyor :) (o yüzden keşke ücretli olsa ve kitapçılarda ulaşabilsek)
Geçtiğimiz sayıdan itibaren eklenen bir özelliği ile her kitap için farklı değerlendirme ölçütü ve yıldızlama sistemi getirmişler kitaplara. Bu özellik de bence güzel oldu.
Kitap dergilerini bir ara hiç kaçırmıyordum ancak şu ara pek alamıyorum. Sabit Fikir Dergisi'ni seviyorum. İçinde öykü, deneme yazıları haricinde kitap eleştirilerine yer veren dergi de pek az ya da ben bilmiyorum. Bir de birkaç site var, edebiyat haberleri yayınlayan, onlarda da reklam fazla oluyor, sitede nereye bakacağımı şaşırıyorum. Önerisi olan varsa yazsın lütfen :)
                                                     
Kitabı Nereden Alıyorum?
Eskiden ne güzel Dostta saatlerce gezebiliyordum. gezerken de hoşuma giden kitapları alırdım, Dostta taksitlerinin hiç bitmemesi ne demek bilen bilir :P Şimdi ise internet sitelerini geziyorum bolca. Hemen her gün idefix, kitapyurdu, babil ve Mutlu Keçi'den duyduğum Eganba sayesinde sanal kitapçı turu atabiliyorum. Sahaf kitaplar için şu an tek adres nadirkitap ancak ben çok sevemedim kendisini, bana hala çok fırsatçı geliyorlar. (buna 'ticaret' deniyor sanırım) Benim en sık kullandığım genelde idefix oluyor, web sitesini çok kullanışlı ve 'temiz' buluyorum. Eskiden her siparişte "Sabit Fikir" dergisi de yollarlardı, şu an göndermiyorlar. Kitapyurdu arka arkaya siparişlerde kişiye özel indirimler yapıyor ve puan biriktirilebiliyor ancak web sitesi bana çok kalabalık ve küçük puntolu geliyor. Babil bana nedense aralarında en pahalısı geliyor. Eganba'yı yeni keşfettim, müşteri hizmetlerinden memnun kaldım. Sanırım bazı aylar hepsini kullanıyorum bazı aylar da sadece birini. Söz konusu kitap olunca nefsime hakim olamıyorum :( (Ama bak hala RD'nin son kitabını okumadım, bu da bir gelişme. Güncelleme: Dün okudum, bugün yazdım) İstanbul'da pek güzel kitapçılar var ama ben açıkçası Ankara'da öyle bir yer göremiyorum. Dost'a gitmek için Kızılay'a gitmek gerek, o da ohooo... Arada Arkadaş Kitabevi'ne gidiyoruz, çocuk kitapları bölümü gayet iyi.
Bir de arkadaşlardan gelen şahane kitap hediyeleri var ki gözlerim mutluluktan kalp oluyor :) Hani bazen bir kitabı çok merak edersin ancak baskısı yoktur, ona ulaşamazsın ve ta taa onu sana bir arkadaşın bulup hediye eder ya, o anlarda kargo görevlisine bile sarılasım geliyor :)

Okuyacağım Kitabı Nasıl Seçiyorum?
Sadece bir sefer okumayı planladığım kitapları önceden seçtim ve ne kadar gereksiz bir şey yapmış olduğumu gördüm :) Yapabilenlere hayranım ama bu kadar planlı olmak beni sıktı. O yüzden de şu an sadece genel bir seçim yapıyorum. Mesela yetişkin edebiyatı için 20-30 kitap seçtim kitaplıktan "bu sene okuyabilirim" kategorisinde, birazını (çok azını) okudum,geri kalanlar hep son an siparişleri.
Çocuk edebiyatı için de öyle. Salondaki kitaplıktan seçmece yapıp çalışma masamdaki rafa koyuyorum 15 kitap kadar,sonra da ruh halime göre seçiyorum. Bu ara biraz denge de gözetiyorum gerçi. Yani üst üste komedi okuduysam araya dram veya klasik ekliyorum.
Şiir kitaplarıyla aram pek yok, onu gördüm. Sima'nın hediyesi Furuğ ile tanışınca bu eksikliğimi iyice fark ettim, "Yeryüzü Ayetleri" meğer ne güzel bir kitapmış.
Çok sevdiğim halde biyografi-anı-mektup türlerinden de az okuma yapıyorum. (yeri gelmişken bu türlerde önerileri olanlar yazsın lütfen)
İnstagramı kapatma sebeplerimden biri de işin aslı 'kitap tüketme' sorunuydu. yeni çıkan kitaplardan anında haberim oluyor ve birkaç kitapsever arkadaşım sayesinde kitapla ilgili anında yorumları okuyabiliyordum. Bu durum uzun bir süre çok hoşuma gitse de bir zaman sonra bunun beni kötü anlamda etkilediğini fark ettim. Ön yargılı yaklaşmama sebep olabiliyor veya daha okumadan kitap benim için 'tükenmiş' oluyordu (kapağı eskiyordu diyeyim).
Şu an sevdiğim yayınevlerinin "yeni çıkanlar" ve "yayına hazırlananlar" bölümünü takip ediyor, BDK, kitapkurduanne, İyiKitap gibi yerlerden notlar alıyor, kitapçıya gittikçe listelerimi güncelliyorum.
"Alınacaklar" listesinin hiç bitmemesi beni zaten mutlu ediyor.
Goodreads hesabımda "want to read" köşesi ise okuma listesi oluştururken fikir veriyor.
En temeli aslında o an canım neyi okumak istiyorsa onu okuyorum :) Nokta!

Ne Tarz Kitapları Seviyorum/Sevmiyorum?
Genel olarak iyi kurgulanmış, sade bir dil ile yazılmış eğlenceli / dram tarzı kitapları okumak hoşuma gidiyor.
Sevdiğim kitaplardan bu yazı serisinin devamında bahsedeceğim için çok detaya girmiyorum.
Sevmediklerim ise başta korku, gerilim, ağır tarih (hafifi olabilir :), kafa dağıtma amaçlı yazıldığı çok belli olan içi bomboş kitaplar, Amerikan filmi edasındaki romantik komediler.
Bir ara kişisel gelişim kitaplarına çok takılmıştım, o ara bence faydasını da gördüm ama okuyan hemen herkesin ortak kanaatine ben de katılıyorum: hemen hepsi aynı şeyden bahsediyor: "An'ı yaşa/ pozitif düşün". Bu türün bazı kitaplarını yeniden okuma isteği bile var içimde. (kısmet tabii :P )
Okul Öncesi resimli çocuk kitaplarında da özgünlük arıyorum artık. Eskiden konusu, çizimi ilgimi çekerdi, şu an en çok aradığım şey yazarın kendini ifade etme şekli. Bu açıdan henüz dün keşfettiğim "Bala'nın Mektubu" kitabını da yeri gelmişken yazayım. Hatta yazarken fark ettim, ben neden bloga sevdiğim okul öncesi kitaplarını yazmıyorum diye... (kendime not)

Görsel Kaynak: burada

Kitabı Okurken/ Kitap Bittiğinde:
- Bir kitabın beni sarıp sarmadığı konusunda eskisine göre daha az ön yargılıyım. Hemen birkaç sayfadan sonra bırakmıyorum elimden kitabı. Ya 10-15 sayfa okumaya devam ediyorum ya da ruh halim değişince tekrar bakıyorum.Yine olmazsa kitaplıktaki kara köşeye gidiyorlar :)
- Yazarın zeki olması ve kurguyu iyi yapması arasında pek temel bir bağlantı var sanırım. Bazı ipuçlarından sonra "şimdi şöyle devam edecek" dediğin yerde olay bambaşka bir yöne kayıp oraya kök salıyorsa, bu okuma keyifli oluyor.
Veya son okuduğum kitaplardan birinden örnek vererek gideyim; "Ağaçların Özel Hayatı". Konusu hakkında pek bir fikrim yoktu ancak yorumuna güvendiğim arkadaşların da tavsiyesiyle kitap bir süredir kitaplığımdaydı. Tesadüf o gün evden çıkarken çantama atıverdim, belki başlarım diye. "O gün" dediğim de geçen hafta canımın sıkkın olduğu, solucanlı ve patlıcanlı gün. Kısacık bir Latin hikayesi. Hikayede beni cezbeden fazla bir şey olmasa da anlatım tarzı ve cümlelerin yapısı o kadar hoşuma gitti ki.

Benim için İYİ KİTAP, okurken parmağını gözüme sokmadan bana bir şeyler katan; okuduktan sonra da ara ara aklıma gelip referans aldığım kitap sanırım.


Bu serinin devamında sevdiğim çocuk kitaplarından, neden sevdiğimden bahsedeyim. Belki bir sonraki yazı da beni etkileyen yetişkin kitaplarına yer veririm. Vakit buldukça buradayım :)



Devamını oku »

Benek Tozu ve Diğer Müthiş Sırlar / Roald Dahl

Roald Dahl ile geç tanıştım, şöyle minnacıkken tanışmış olsaydım hayatım çok daha farklı olurdu :) Hani yani, o kadar!
Geçtiğimiz eylül ayında RD Amcanın tüm kitaplarını okumuş ve kendimce doğum gününü de kutlamıştım.
Can Çocuk yayınlarının derleme bir RD kitabı hazırlığında olduğunu biliyordum ama içerikten haberim yoktu.
Tamamen tesadüfen gördüm bu kitabın çıktığını ve okuyana kadar geçen 1 haftada da meraktan çatladım :)
Roald Dahl'ın yeni bir kitabı çıkmış demek, çölde susuz kaldım da gökten Dev Şeftali geçerken aşağıya su attı ve serinledim gibi bir şey, kısacası benim için çok önemli.
Kitabın kapağı zaten "Altın Bilet" kıvamında, tasarımını çok sevdim.

Bu kitabı Roald Dahl'ın diğer kitaplarını okuduktan sonra -özellikle de Charlie'nin Çikolata Fabrikası- okumanızı tavsiye ederim.
Hatta bence yazar okumasında RD'nin tüm kitaplarıyla haşır neşir olup, üstüne bu kitabı okumak tam bir fıstıklı lokum yanı sade Türk kahvesi kıvamında lezzet verecektir :)
Bu derlemeyi kim düşünmüş, aklına nereden bu fikir gelmiş bilmiyorum ama konuların akışı çok yerinde olmuş. Hele ki "Benek Tozu" bölümü!
Roald Dahl'ın notlarından 12 ay boyunca doğadaki gelişmeleri okuyabiliyoruz.
RD ile ilgili öyle müthiş sırlar var ki bu kitapta, sanki gizli bir şeye ortak oluyormuşçasına kıkırdadım. Conkers oyununu bu kadar ciddiye almalarına, maceradan maceraya atılmasına, yatılı okulda yaşananlara ve en önemlisi Çikolata Fabrikası'ndaki bu değişime hayran kaldım.
Özenli bir çalışma olduğu daha ilk satırlardan itibaren anlaşılıyor. Kitabın çevirisini RD Hayranı tatlı bir İpek'in yapması ise nokta atışı olmuş.
Roald Dahl'ı, kitaplarını, mizah anlayışını, absürtlüğünü seviyor, Koca Sevimli Dev'in sırlarını merak ediyorsanız bu kitabı MUTLAKA okuyun :)

Canım Matilda :)

*Roald Dahl'dan daha fazlası da burada.

Benek Tozu ve diğer Müthiş Sırlar
Özgün adı: Spotty Powder and Other Splendiferous Secrets
Yazan: Roald Dahl
Resimleyen: Quentin Blake
Çeviren: İpek Şoran
Yaş grubu: 8+
Can Çocuk, 2016, 119 sayfa, karton kapak


Devamını oku »