Drop Down MenusCSS Drop Down MenuPure CSS Dropdown Menu




18 Şubat 2015 Çarşamba

Kar

Yazacak çok şey var ama lafı uzatmak boşa olur. Özgecan'ın yaşadıklarından sonra ben hala kendime gelemedim, 3 gün geçti 5 gün geçti belki ama yok bu olay zihnime kalbime kazındı, derken kar yağdı, Akça yazmıştı "kar iyi gelecek" diye. O da olmadı, daha bu sabah kar topu oynayan bir gazetecinin başına gelenler(uzun uzun yaz(a)mıyorum) tüyler ürpertti ama şaşırtmadı... İşte en çok da bu şaşırmama hali üzücü sanırım. Geçenlerde Banu ve Elif güzel yazılar yazmıştı, Semi de bir yerden alıntı yapmıştı, okumak isteyen olursa.

Karın yağmasını, karla oynamayı severim ama bu kış sahiden bu haberlerle kar da pek tat vermedi. Güzel şeylere odaklanmak isterken bile "ne bencilsin" diyorum kendime. Elimde 2 tane güzel şey var aslında ; biri Elif diğeri de inş. kısa süre sonra kavuşacağımız Ayça'mız-yeğenim-
Blogumu çok seviyorum, o yüzden de umarım bir sonraki yazıda -ne zaman olur bilmiyorum- bu iki güzellikten bahsediyor olmak istiyorum.
Bir de -instagramda paylaşmıştım- tüm iyilikler, saflıklar, yardımseverlik, iyi niyet  çocuk kitaplarında saklanmış sanki değil mi?


Devamını oku »

13 Şubat 2015 Cuma

Enginar Kalpler

Bu kitap, kesinlikle sonraya bırakılacak, bir ara yazarım diyebileceğim bir kitap değil.
Bu kitabı okumadan önce "güzel kitapları filme çekseler keşke" dediğim çok olmuştur. (sevmeyeceğimi bile bile) Ama bu kitabı okurken ve kitap bittikten sonra nedense şunu hissettim: "Yooo hayır, bu kitabı filme çekmesinler, bu haliyle kalsın" Uzun zamandır güzel bir film izlemedim ve şaşılacak derecede bunun eksikliğini de hissetmedim. Fark ettim ki bu ara okuduğum kitaplar -evet ikisinin de yeri ayrı ama- beni öyle doldurmuş ki. Bazı kitaplar için "iyi, güzel, hoş, okuyun" yazıyorum ama bu kitap için ne desem bilmiyorum. Sanki ne yazsam eksik kalacak. En son bu hissi Hayalperest ile yaşamıştım. Ondan da çok etkilenmiştim.
Enginar Kalpler kitabını muhtemelen BDK'da görüp listeme almıştım, geçen gün göz göze geldiğimizde içimde bir kıpırdanma yaşattı ve elimdeki kitabı bırakıp ona geçtim.
Ben daha az hüzünlü bir kitap sanıyordum ama hüznün beni bu kadar mutlu edeceğini hesaba katmamıştım. Çok ağlayacağımı düşündüğüm bir hikayeyi okuyamıyorum son zamanlarda, "Bülbülü Öldürmek", "Pal Sokağının çocukları", Son Kara Kedi" buna en güzel örnekler (ne yazık ki)
Mira ile tam 12 yaşına girdiği doğum gününde tanışıyoruz ve o gün regl oluyor. 3 kardeşin en büyüğü olan Mira'nın 9 yaşında Krish adında bir erkek kardeşi ve Laila adında  yerinde duramayan 10 aylık bir kız kardeşi var.(aynı Elif) Büyükannesi Josie de hikayenin başlarında onlarla birlikteydi ancak sonra rahatsızlığından ötürü hastaneye yatması gerekti. Mira oldukça çekingen ve utangaç bir kız, okula en yakın arkadaşı Millie'nin elini tutarak gidiyor mesela. Ancak okuldaki yazarlık semineri onun tüm yaşamını değiştirecek gelişmeleri de beraberinde getiriyor. Hocaları Pat Print bana hep Gönül Öğretmen'i anımsattı. İnsanın hayatında gerçekten iyi bir edebiyat öğretmeni olması ne büyük bir şans. Yazarlık seminerinde 4 kişiler: Mira, Millie, Ben ve Jide Jackson (JJ).
Bu kitapta anlatılan sadece, Mira isminde bir kızın 11 yaşından 12 yaşına girerken hayatına giren yeni insanlar, yaşanan değişimler, büyükanne Josie'nin hastalık süreci, ilk aşk ve ilk regl :) Ama kitabın tamamını okuyup bitirdikten sonra bu yazdıklarım sadece bütünün bir parçası gibi kalıyor. İçi o kadar dolu ki "Enginar Kalpler"in.
"Pek çok insan büyüdükçe kalplerinin etrafına sert kabuklar örer. Laila gibi küçük bebekler başlangıçta hassas ve sevecendirler. Başkalarına kolayca güvenirler. Ama yavaş yavaş kendilerini korumayı öğrenirler ve yıllar geçtikçe kalplerinin etrafındaki katmanlar sertleşir. Şuna bak, enginarın dışındaki kabuklar yenemeyecek kadar sert. Fakat enginarın kalbine doğru, katmanlar giderek narinleşiyor. Kabuklar incinmemizi engeller. Bu nedenle insanlar, kalplerine kimsenin dokunamayacağını bilerek ortalıkta rahatça dolaşırlar. Elbette bazı insanların elinden başka türlüsü gelmez. Onlar asla kendilerini korumayı öğrenemezler. Bu hayır da olabilir, şer de."

İlginçtir kitap bitince ağlayamadım. Öylece dondum kaldım. Normalde içinde ölüm olan kitapları bu kadar heyecanla (yemek yerken ve Elifle yerde emeklerken okudum kitabı) okuyamam, irkilirim, huzursuzlanırım. Ama bu kitapta öyle hissetmedim.
Mira ile o kadar benziyoruz ki, sanki kendi 11-12 yaşlarıma döndüm. İlk regl olduğumda neler hissettiğimi hatırladım, çok tuhaftı. Matematik benim için de şu cümlelerle ifade edilebilir :"Bense uzunca bir süre yanıtı düşünsem bile sayılara bakar bakmaz kafamın içinin bomboş olduğunu hissediyorum." Okulda yaşadığı zorbalığın bir benzerini ben ilkokuldayken yaşamıştım. 5,5 yaşında başladığım okulun ilk 3 senesi özel bir okulda geçmişti(sınıflar 20 kişilikti), 4 ve 5. sınıfları ise oldukça kalabalık bir devlet okulunda okumuştum. (sınıflar 65 kişilikti ve 3'erli oturuyorduk sıralara) O kalabalık sınıfta kendimi küçücük hissediyordum, Gökçe isminde bir kız vardı ve hep onun elinden tutma ihtiyacındaydım ilk günlerde özellikle. Herkes bana uzaylıymışım gibi bakıyor ve öyle davranıyordu. Derken bir gün bir sözlü sırasında -sınıfta herkesin önündeyken- cevabı biliyor ama sesim çıkmıyorken benimle yine dalga geçildiğini duydum. Ne olduysa o an oldu ve ben birden sınıfa doğru patladım :) Sonra da utandım, oturdum ağladım. (O an eteğimin altından bir şey görünmediğini umuyordum sadece :) Çocuk aklı, çocukluk diyoruz belki ama insanı çok etkileyen şeyler bunlar. Hep diyorum ya ben pek konuşamam ama yazarım diye. Telefonda da öyleyimdir, belki karşımdaki daha konuşacaktır ama ben onu rahatsız etmişim gibi "hadi görüşürüz, selamlar" deyip kapatırım :) Evde kimse yoksa bile selam söyleyebilirim yani.
Laf nereden nereye geldi, kısacası Enginar Kalpler kitabından çok etkilendim ve Mira ile aramızda çok büyük benzerlikler olduğunu düşündüm.
Biraz araştırınca kitabın devamı olduğunu ama henüz Türkçe'ye çevrilmediğini öğrendim, yıkıldım. Londra'ya gitmesi yakın bir arkadaşımı aradım ve sana bir siparişim var dedim, "çocuk kitabı mı" dedi :) İngilizcemi sırf bu kitapları daha rahat (sözlüksüz mesela) okuyabilmek için geliştireceğim, valla bak.
* Kelime Yayınları'nın ne harika kitapları varmış ve ben neden bu kadar geç haberdar oldum, bilmiyorum.
Kitabı okurken belimin ağrısını unuttum, Jide Mira'yı öptüğünde nasıl heyecanlanmışsam "hiii, öptü!" dedim yüksek sesle ve o an Elif öpücük attı :)
Bana beni anlatan ve bunu yaparken yüreğime dokunan kitapları seviyorum.
Eksik oldu, çok seviyorum...
Enginar Kalpler
Özgün Adı: Artichoke Hearts
Yazan: Sita Brahmachari
Çeviren: Meral Karamuk Uğurşan
Yaş grubu: 12+
Kelime Yayınları, 2012, karton kapak, 288 sayfa


"Eğer birine söyleyecek iyi bir şeyiniz yoksa hiçbir şey söylemeyin daha iyi."


Devamını oku »

Kedi mi Diş mi :)

Buraya "normal" yazılar yazıyorum diye işler de "normal" gidiyor sanmayın :)
Aslında çok şükür gayet normal (Elif tarafında) ancak bizim tarafta azıcık yamuk.
Yani biz yamulduk, daha doğrusu belim tutmaz oldu ben iyice yamuldum :)
Bu çizim de 3 hafta önceden. Bu ara çizim yapamıyorum çünkü vaktim pek az hem de dinlenmek için sadece uzanmak istiyorum, oturmak değil.
Daha önce "tipik bir anne hastalığı" dediğim bel ağrısı oldukça şiddetlendi, dün yanma ve bacaklarımda ağrı hissettim. Bir doktora gitme vakti gelmiş mi bilmiyorum. Doktor olan arkadaşlar alınmasın ama doktorlara çok sinir oluyorum. Olayı detaylıca anlayıp dinlemeden hemen yaz ilacı gönder hastayı yüzüne bile bakma... Bu nasıl bir iş böyle! Tenzih ederek konuşuyorum tabii ki, oldukça ilgili olanları da var ama ben ona pek denk gelmedim :/
Elif'in "diş mi geniz eti mi yoksa büyüme atağı mı nedir bilmiyoruz ama kısa sürede geçse iyi olur" evresindeyiz :)
Biliyorum bu da geçer, Elif büyür, belim düzelir. Sonra Elif yürümeye koşmaya başlar, ohooo bizi neler bekliyor neler.
Bazen karamsarlığa düşüyorum- ki bunda kapalı havanın ve salıncağa binemememizin de etkisi var, yani o salıncakları az daha büyük yapsalar ben de sığardım :) - ama sonra Elif gelip bir sarılıyor ya da hiç ummadığım bir hareket yapıyor, sanki her şey siliniyor. Bel ağrısı hariç :) o yerleşti sanki :/


Keşke daha güzel çizebilsem, mesela Elif'i sakalsız çizmeyi öğrensem :) Beyhan'dan ders mi alsam ki :)
Bu ara en büyük heyecanım yeğenime kavuşmak... İnşallah kavuşmaya az kaldı, kalbim pır pır.
Herkese mutlu cumalar ve güzel tatiller, Annelik Sohbetlerini özleyenlere de güzel haberlerim var.
Devamını oku »

12 Şubat 2015 Perşembe

1 Kitap 1 Mektup: "Beyhan Kafası"nda Bir Alice :)

Beyhan'ı BDK sayesinde tanıdım, uzaktan uzaktan yaptığı işleri ve çizimlerini hayranlıkla takip ettim ve bir gün çekinerek "merhaba" dedim ona :) Alice, Yeni Okul, Dünyalı Dergi, annelik... Aklımda neler varsa sordum, kısaca  "Beyhan kafası"nın içine girdim biraz -ucundan- :)

Beyhan Merhaba,
“Beyhan kafası”nda harika çizimlerin var. Bu kafaların içini nasıl dolduruyorsun? Hayal gücünü nasıl besliyorsun?
Genelde ne çizeceğimi bilmeden başlıyorum. İlk "Beyhan kafası" da böyle ortaya çıktı. Şaşkın bakışlı bir surat çizdim sonra saçlarını çizeyim derken bir baktım bir kurt ve elinde sepetiyle kırmızı başlıklı kız çizmişim. Sonra aynı şekilde başlayıp Maurice Sendak’ın "Where The Wild Things Are" kitabından canavarlar ve onlara hükmeden Max'i tıkıştırdım bir başka kafaya. Böyle bir seri olmaya başlayınca biraz kurgu girdi işin içine bir kaç gece deli gibi çizdim sonra durdum tabi ki.. Şimdi, tekrar akışa ve rastlantıya bırakmam gerekiyor kendimi. Şimdiye kadar yaptığım kafalar masallardan izler taşıyor. Masalların hayal gücünü besleyen eşsiz bir kaynak olduğunu düşünüyorum. Ki bunu  bir tek ben düşünmüyorum tabi ki.

Çizimlerden başlayınca oradan devam etmek istiyorum. Çizdiğin desenleri şimdilik sadece blogunda yayınlıyorsun galiba, başka mecralarda bir paylaşım düşünüyor musun? Bu kadar güzel şey 1 kitapta bir araya gelse keşke :)
Çizimlerimi blogdan çok sosyal ağlarda paylaşıyorum aslında çünkü orada daha hızlı bir iletişim var ve beni heyecanlandıran bir şey, paylaşmak. Bir şey buldum, başkasına da  bulaşsın gibi enteresan bir istek  beliriyor içimde paylaşım yaparken. Önceleri blogum daha aktifti  bir de Dipnot Tablet isimli bir dergide “beyhan’ın seyir defteri”  adlı köşemde yazıp çiziyordum. Sonra orada yazdıklarım bir Ipad kitaba dönüştü.  Şöyle dokunduğum, sayfalarını kokladığım kitabım olamadı der dururum ama yine de. Dünyalı dergi var neyse ki.  İçinde yazmaktan mest olduğum bir dergi.

Senin sevdiğin çizer, illüstratörler kimler?
Öyle çok ki. Kimi önce söylesem. Suzy Lee’den başlayım.Dalga, Ayna, Gölge üçlemesiyle vuruldum ona. 3 kitabı birbirine bağlayan,sayfaları da birbirine bağlayan (ya da ayıran) orta çizgisine yüklediğianlamlar etkiledi beni.  (*Wave'i sanırım ben de çok sevmiştim :) Bir de bu kitapları okurken sanki  Lewis Caroll’un Alice’ini görüyorsun ara ara. Alice’i çizmiş tüm çizerleri severim unutmadan araya sıkıştırayım.
Shel Silverstein var sonra. Şaka yapar gibi yazıp çiziyor. Hep bir muziplik. Bayılıyorum. Gençlerden Oliver Jeffers'a çok özenirim. Kendi de bir çizgi karaktermiş gibi geliyor bana. Bu üç çizer aynı zamanda yazıyorlar. Yazıp çizen biri daha geldi şimdi aklıma. Maira Kalman. Bitmedi. Sara Fanelli var mesela. Sara Fanelli’nin çizgisinden çok kafasının içine hayranım.
Ouentin Blake’i tek başına söylemek lazım. Çalakalem çizilmiş gibidir ya. Nasıl yapıyor bilmem ama o çizgilere bakıp mutlu olursun.
Yine genç kuşaktan (haha, orta yaşı geçince böyle konuşulur ya, bayıldım buna)   Eva Odriozolayı severim, Anna Emilia Laitanen var  bir de . Anna’nın bir kitabı çıkmamıştı henüz ben onu keşfettiğimde bloğunda karda çektiği fotoğrafları ve suluboya çiçek çizimlerini paylaşıyordu. Onun fotoğraflarından, resimlerinden mevsimleri izliyordum ben de. Bir ara Portekizli illüstratörler rüzgarına kapılmıştım, Ana Ventura, Joao Vaz de Carvalho, Ines Oliveira var o dönem dakikalarca işlerine baktıklarım arasında.
Sedat Girgin’i unutuyordum az daha. Onun da çizdiği her karakter çok etkileyici. Daha devam edebilirim ama diğer soruları merak ediyorum :)

Dünyalı Dergide ise bambaşka bir alanda ismini gördüm; gezi yazıların var. Sanırım gezmeyi çok seviyorsun? Şimdiye kadar nereleri gezdin, nereleri “henüz göremedim ama kesinlikle gitmeliyim” dedin/dersin?
Evet, birkaç sayı boyunca gezi köşesini hazırladım Dünyalı Dergide. Daha önce de gezi yazıları yazıyordum ama daha küçük yaş grubu için yazmak ilginç bir deneyim oldu. Gezmek değil de gitmek diyorum ben seyahatlerime. Sanki bir şeyler beni çağırıyor ben de o an elimde ne var ne yok bırakıp gitmek şeklinde gerçekleşiyor benim gezmeler. Ne kadar uzağa gidersem içimdeki gezme canavarı o kadar  memnun oluyor. İlk önce Avrupa’yı gezdim. Hevesli bir mimarcıktım o zamanlar ve ünlü mimarların eserlerini  görebileceğim bir rota peşinde dolandım durdum. Sonra iş nedeniyle de defalarca Avrupa’ya  gitmem gerekti. Bir iki ülke hariç her yerine gittim sanırım. Eski kıta güzel hoş tabi ki ama benim kendimi özgür hissettiğim yerler dünyanın  başka yerleri. Yoksul ama mutlu, koşturup durmayan anı yaşayan insanların yaşadıkları yerleri çok daha fazla seviyorum.  Vietnam, Kamboçya ve Tayland seyahati böyle bir seyahatti. Bir de yine alıp başımı gittiğim,  Bolivya, Peru gezilerim var. Yalnız başına seyahat etmek için biraz zor bir rota seçmişim gerçi ama şu özgür olma halini iliklerime kadar hissettiğim bir geziydi. Bambaşka bir dünyada kendinle baş başa, kafanın içinde sohbet ede ede gezmek, herkese önerdiğim bir gezme türü.Nereye kesinlikle gitmeliyim derim? Galiba Afrika kıtasını gezebildiğim kadar gezmek isterim.  Bir de bir daha gidebilsem başka türlü gezerim dediğim yerler var. Kamboçya’yı otobüsle değil de motor üstünde gezmek. Peru’ya bir daha gitmek ve MacchuPicchu’ya İnka Yolunu yürüyerek ulaşmak gibi şeyler. Mümkün olur mu bilmem ben isteyim yine de J

Sahiden de 1 sırt çantasıyla mı yolculuk yapıyorsun?
Evet. Sırtçantalılardan biriyim ben de. Uzun yolculuklarda o çanta tam bir işkenceye dönüşebiliyor ama yıllar geçtikçe kendimi bu konuda terbiye etmeyi başardım. Bir arkadaşımla yaptığımız Vietnam ve Kamboçya’ya seyahatimizde çok hafif bir yolculuk yaptık. Bir yerde okuyup mu yapmıştık bilmiyorum ama geride bırakacağımız kıyafetlerle yola çıkıp, her konakladığımız yerde bir eşyamızı bırakarak yolculuk ettik. Ben biraz abartmıştım hatta J  Her şeyimi dağıtıp  en son  üstümdeki ince bir elbise  ve  kopmak üzere olan bir terlikle kalmıştım. Aralık ayıydı. Havaalanından eve dönene kadar donmuştum J

Profilinde senden daha çok Alice var. Alice’in Harikalar Diyarını gezmeyi de çok seviyorsun sanırım :) Sormak istediğim şey, sende Alice’i çeken şeyin ne olduğu?
Başka bir dünya hayali sanırım. Alice’i ne zaman okusam ben de bir rüyadaymışım hissi oluşuyor. Özellikle ikinci kitapta  “aynanın diğer tarafı”  kendimi evimde hissediyorum. Hani Alice aynanın içinde geçer ya ve gittiği dünyada her şey terstir. Geri geri yürürler, dün yarındır , yarın dün işte bu tersliklerde kendimi buluyorum galiba.  Tanısız bir terslik var benim zihnimde. Sağımı solumu bilmem. Hangisiydi diye  düşünmeye kalksam başım döner. Solak olmadan solak olmak gibi bir şey. Kapıları açmayı beceremem. Üniversiteye kadar baktığım şeyin tersini çizdiğimin farkında bile değildim. Neyse işte böyle şeyler işte,  özetle benim dünyam aynanın öbür tarafında.
Bir de Alice’le bir geçmişimiz, bir hukukumuz var :) Alice çocukken okuduğum ilk kitaplardan biri. Pek çok çocuğun aksine ben çok beğenmiştim. Kitapta azıcık renksiz bir kaç resim vardı. Tam da Alice’in bahsettiği resimsiz kitaplar gibi sıkıcı olması gerekirdi ama okudukça kafamın içinde rengarenk resimler oluşuyordu.  Çay partisindeki çayın kokusunu aldığıma yemin edebilirim.  

İznin olursa Samirle ilgili de birkaç soru sormak isterim;Annelik nasıl gidiyor? Samirli hayattan neler öğrendin? Zorlandığın şeyler oldu mu?
Samir hakkında konuşunca susamayabilirim ama :) (Her anne gibi) 
Ben kendi bebek olduğum dönem dışında tüm hayatım boyunca çocuklarla ilgilendim. Mahallede doğacak çocukların listesini tuttuğumu ve ben bakabilirim diye kapılarını çaldığımı hatırlıyorum. Kendim de çocuktum ama bir çocukla ilgilenmek,  benim için dünyanın en keyifli oyunuydu. Büyüdükçe bu değişmedi hatta biraz daha fena bir hal aldı. En olmayacak an ve ortamlarda 3-5 çocuğu bir arada gördüğümde onların dünyalarına dalmak için yanım tutuşurdum. Dalardım da. Yaşsız olmayı dilek olarak günlüğüne yazmış bir çocuğum ben. Büyüdükçe çocukluktan sürülürsün ya ben ona sımsıkı tutunmaya çalıştım. Neyse ki ben lisedeyken ablalarım doğurmaya başladı. Ve  ne şanslıyım ki sürekli anne oldularJ Böylece istediğim gibi bol bol oynayacağım ve doğumları itibariyle elimde büyüyen bir sürü bebeğim oldu. Defalarca teyze  ve hala olduktan sonra bir gün bi baktım anne olmuşum.  
O “bir gün” çok da erken olmadı aslında. Çocuklukla vedalaşmamak, sonra insanın kendini unutacağı tempoda bir iş hayatının içinde debelenmek gibi türlü nedenlerle SuSamiri’nin gezegene gelmesi biraz gecikti.  İlk 3 ay  bir kedi yavrusu doğurduğuma emindim. Miskin, ağlamaya üşenen, badem gözlü bir kedicik.  O böyle sürekli uyurken ben, "ee ne zaman oynayacağız" diye sabırsızlanıyordum ki oyun dönemler geliverdi. Şimdilerde tıksırıncaya kadar oynuyoruz diyebilirim :)
Sadece oyun karın doyurmuyor tabi. Anneliğin daha doğrusu ebeveyn olmanın ağır yükleri de var. Ben o kısımda sınıfta kalıyorum işte. Zorlanıyorum, eşimin annesinin  sadece Samir’i değil hepimizi kanatlarının altına alması sayesinde bazı şeyler telafi oluyor ama  kendime biraz kızmıyor değilim ara ara. Keşke büyüseydim dediğim nadir durumlardan biri bu mevzular.

“Yeni Okul” hakkında neredeyse hiçbir şey bilmiyorum. Sadece İstanbulda olan bir okul galiba? Ve sen de okulda “Reggio Emilia Yaklaşımı Sorumlusu” olarak görünüyorsun. Bu yaklaşımın içeriğinden bahsedebilir misin? Klasik yöntemlerden oldukça farklı olduğu çektiğiniz videolardan bile anlaşılıyor. Çocuklar özgür ve mutlu görünüyor :)
Evet, Yeni Okul İstanbul’da Esentepe’de, Reggio ilhamlı bir ilkokul. Yapılandırmacı eğitim olarak da tanımlanıyor bu yaklaşım. Reggio Emilia Yaklaşımı bir model, sistem değil. Alınamıyor satılamıyor. İtalya’nın kuzeyinde Reggio Emilia kentin ortaya çıkmış bir eğitim felsefesi. Yeni bir şey de değil aslında. 2. Dünya savaşı sonrası, kentlerini onarmaya çalışan ve çocukları için yeni bir gelecek var etmeye çalışan anne babalar tarafından başlatılmış. Bu yaklaşım o hep bahsedilen ama bir türlü uygulanamayan çocuğun merkezde olduğu, çocuğun haklarına, fikirlerine saygı duyulan, merakı doğrultusunda öğrenmesi destekleyen bir eğitim kültürü. Çocuğun kendini ifade etmesi için birçok dili olduğunu ve katı bir eğitim sisteminde bu dillerin,  renklerin yok edildiğini söyleyen Çocuğun 100 dili metaforu her şeyi anlatıyor aslında. Her çocuk farklıdır ve her çocuğun öğrenme şekli de farklıdır. Klasik eğitim çocuğa bakmadan ona neleri öğreteceğine bakarken, bu yaklaşımda çocuğa bakılarak sadece neyi değil nasıl öğrendiği anlaşılmaya ve bu doğrultuda bilgisini arttırıp genişletebileceği çevre yapılandırılmaya çalışılıyor. 
Gelelim bana. Reggio Emilia Yaklaşımı sorumlusu olmam,  bana bir isim bulamamamızdan kaynaklanıyor :) Mimarlık eğitimi alıp uzun yıllar bu alanda çırpınmış bir kişi olarak hayatımın eğitim sektörüyle kesişmesi ancak Reggio Emilia Yaklaşımı gibi özgür ve yaratıcı bir ortamda gerçekleşebilirdi galiba. Ben Yeni Okul’da bir çeşit danışmanlık yapıyorum denilebilir. Öğretmenlerle yaratıcı bakış üzerine çalışıyorum. Projelerin öğrenme çevrelerini geliştirmeye çalışıyoruz hep birlikte.  Çalışıyoruz  diyorum çünkü bunu tek başıma yapmıyorum. Benim gibi farklı disiplinlerden gelen bir çok insan var Yeniokul’da. Başka neler yapıyoruz? Reggio Emilia yaklaşımında çocuğun nasıl öğrendiğini takip edebilmemiz için  sonuca değil sürece bakıyoruz ve süreç çeşitli yollarla dokümante ediliyor. Ses kayıtları, video , fotoğraf çekimleri , gözlem notları... Yani klasik bir eğitimde karnede göreceğiniz notun karşılığı bu  süreçte gerçekleşen şeylerin kayıtları diyebiliriz. Binlerce fotoğraf, yüzlerce video, notlar incelendiğinde (incelemek için oturduğumuz masada ben de oluyorum) öğrenmeleri de yakalayabiliyoruz. Almış olduğum eğitim bu yakaladığımız öğrenmelerin görünür hale getirmemizi destekliyor.
Çok mu karışık oldu :) Kısaca şöyle söyleyeyim. Ben çocukların öğrenme anlarını yakalamaya çalışıyorum. Yakaladığım noktada da bu öğrenmelerin görünür hale gelmesi için büyü yapıyorum. Ha işte şimdi oldu :)

Farklı dallarda çalışmalar yapmak zaman zaman zorlayıcı oluyor mu? Ya da dönemsel olarak biri mi ağırlık kazanıyor?
Önceki hayatımda (sanki yeni bir hayatta dirilmiş zombi konuşuyor gibi hissediyorum böyle söylediğimde :)  çok yoğun çalışan insanlardan biriydim ben. 7/24 iş insanı. Yani sahiden de bir zombi. İstifa etmeye karar verdiğimde benim bu halimi bilen insanlar bunu yapamayacağımı söyledi. Hayatının çok büyük bir bölümü iş olmuş onu çekince boşluğa düşeceksin dediler. Hayır yapacağım dedim o zaman. Haklılarmış.  Büyük bir boşluk oluştu. Kocaman bir boşluk. Biraz korktum o boşluktan.  Ve yeniden  doldurmaya başladım onu. İlk önce uzaklara giderek  rengarenk kültürler topladım ve onlarla doldurdum. Sonra çizdim, çizdim bir sürü defterde topladım çizdiklerimi. Hoop  attım onları da boşluktan içeri. Sonra yazıp insanlarla paylaşmaya başladım içimdeki boşluğu. Bir sürü insan boşluğu ziyaret etmek istedi. Nasıl olsa herkese yetecek kadar boşluk vardı davet ettim. İnanır mısın daha bir sürü yer var orada :)
Sanırım insan gerçekten istediği şeyi yaptığında yaptıklarını iş yoğunluğu olarak hissetmiyor. Şimdi saydım da sanırım ben düzenli olarak dört  farklı yerde çalışıyorum. Her birinde yirmi kadar insanla doğrudan iletişime geçiyorum, bu işlerin biri hariç hepsi Samir’i kucağıma alıp gidebileceğim ortamlar olduğu için kendimi Samir’den koparılmış da hissetmiyorum.  Şimdilik bir sıkıntı yok özetle ama bunlar dışında da yapmak istediğim o kadar çok şey var ki, ben bundan korkmaya başladım biraz.

Sevdiğin çocuk kitaplarını da merak ediyorum. Ö.T.E.K.İ. kitabını sende görmüştüm ve çok beğendim:)
Denizden babam çıksa yerim gibi bir durum var İletişim Çocuk yayınlarında. İletişim’in çocuk kitaplarının hemen hemen hepsini çok severim. Ö.T.E.K.İ’ye bayılmıştım. Rose, Kirazın Şarkısı, Miguel, Çocuk, Benim Bütün Ördeklerim, Ördek Ölüm ve Lale son olarak da Ev Canavarları  en en en sevdiklerim. Roald Dahl ne yazsa ona da bayılırım. (Bak bu yolla sevdiğim tüm kitaplar hemencecik aklıma geliyor.) Oliver Jeffers‘ın “Heart in the bottle” ,”Stuck” “ Lost and Found”. Sendak’ın Where the wild things are” ı. Daha bir sürü var ama en önemlileri  nasıl unuttum diye ah ah dersem,  yorumlara eklerim ben J

Çizim yaparken belli bir rutinin var mı? Müzik, kahve gibi?
Müzik ve kahveyi çok severim. Tek tek ve birlikte. Bazen de çizimle birlikte ama genel olarak aynı şekilde tekrarını sağlayabildiğim hiçbir ritüelim yok.Olsun çok istiyorum ama olamıyor bir türlü. En fantastik illüstrasyon ekonomi üzerine aldığım eğitimler sırasında ortaya çıkmıştı mesela. Çizmek için keyif almam gerekmiyor diye yorumluyorum bu durumu J

Yanından hiç ayırmadığın bir kalem var mı? Sihirli kalem gibi de düşünülebilir :)
Yok, ama genelde aynı tür  kalemlerle çizerim. Ağırlıklı siyah beyaz (kağıt beyaz değilde sararmış beyazsa daha çok severim.) çalışırım. Yanımdan kalem değilde defterlerimi ayırmıyorum galiba.

Çizim yapmaya ne zaman başladın?
İlkokula başlamadan önce çizmeye başladım.  Bol miktarda abla abi durumlarından ötürü evimiz karnaval alanı gibiydi, resim ise kendi kendime kalabildiğim kurtarılmış bölge. Şimdi yaptığım desenler gibi desenler çizdiğimi hatırlıyorum. 

Biliyorum tekrar bir soru olacak ama nasıl bu kadar harika şeyler çiziyorsun?
Teşekkür ederim :) Ben, çizimlerimden ötürü böyle yorum ve tepkiler aldıkça öyle mutlu oluyorum ki. Bu röportaj için de çok çok teşekkür ederim. Çok keyif aldım yanıtlarken. Ne kadar geveze olduğumu bir kez daha anladım.
Sevgiler,
Beyhan
Katıldığın için asıl ben teşekkür ederim sevgili Beyhan :)

"Ben Alice olsam..." diye aklınıza gelen ne varsa -mesela "Ben Alice olsam uyanmayı hiç istemezdim" gibi- yazın ve 14 Mart 2015'i bekleyin.
Çekiliş sonucuna göre 1 kişinin kapısını elinde mektubuyla Alice çalabilir.
Demedi demeyin :)



Devamını oku »

Elif'in Sevdiği Kitaplar-1 :)

Okuduğum hikayeleri şimdilik çok mu seviyor az mı seviyor, tam karar veremiyorum. O anki canlandırmama ve onun ruh haline bağlı bir durum bu galiba. Bu seride ise Elif'e son aylarda sıklıkla okuduğum, onun sayfalarını çevirdiği, bazen kemirdiği, kitaplığından tutup bana "oku" diye getirdiği kitaplara yer vermek istiyorum.
Bebekler kalın karton kitaplara bayılıyorlar, açık ve net. Etrafta yenecek daha iyi bir şey var mı sanki :)
"Oyun Bahçesi" kitabı bize tatlı insanlardan Elif doğmadan hediye gelmişti. O zamanlar "bebeğe kitap nasıl okunur?" hiçbir fikrim olmadığı için bu kitabı da evirmiş çevirmiş, "hee güzelmiş" deyip kitaplığa kaldırmıştım. Elif ilk önce kırmızı kurdelesini keşfetti, onu çekti durdu. Sonra kitabı kendisi açmaya kapamaya başladı, bir müddet sürükledi hatta. Derken kitabın içindeki "pütürcüklü" yerler hayatının keşfi oldu diyebilirim. Şu an ellediği her kitaba bu muameleyi yapıyor. Nerede pütürcük varsa bulmaya çalışıyor. bebeklerin farklı dokularla temas etmesinin önemi büyük ama asıl sebebi ne, ben bilmiyorum. Bilen varsa yazsın :) Elif farklı dokuları ellemeyi çok seviyor, onu anladık şimdiye kadar. Bu kitabın en güzel tarafı üç boyutlu olması. Yani emekleyen bir bebeğin önünde koocaman bir kitap beliriyor ve içinde çeşitli dokular var, daha ne olsun. Kitabın arkasında yaş grubu "0-2 yaş" olarak belirtilmiş çünkü bebeklerin hayatı siyah-beyaz algıladıkları dönem de düşünülerek kitabın içindeki bir bölüm bu şekilde hazırlanmış. (fark ettim ki kadife dokulara ben pek dokunamıyorum :)
Şimdiden kenarları aşındı bile. "Okunmuş kitap" havası  gibi güzel bir şey olamaz herhalde :)
Kısacası bu seriyi tavsiye ederim, minik bebeği olan annelere.




İkinci ve üçüncü kitaplar benim tamamen tesadüfen aldığım "Elmer" ve "Gece Bahçesi" serisinden.
Elmer'in adını sıklıkla duyuyordum ama bir süredir kitapların baskısı yoktu (yanlış bilmiyorsam). Bu kitap da "yeni" etiketiyle satılıyordu. "Elmer'in Sayılar Kitabı" benim okurken canlandırmaktan en keyif aldığım kitaplardan biri. Kelebekler uçuşuyor, tavşanlar koşuyor, maymunlar sallanıyor. Ne eğlenceli ki bunları ben de yapıyorum :) Bu kitap da bana kitabın yaş grubuna takılmaya gerek olmadığını anımsatan kitaplardan. Ben Elif'e sayıları öğretmeye çalışmıyorum çünkü. Sayfadaki hareketlere bakıp benim neyi canlandıracağımı dört gözle bekliyor, keyif alıyor, bu da yeter bence.

"Gece Bahçesi" kitabını ise Elif çok seviyor, sanırım kitabın onda ayrı bir yeri var çünkü kar yağdığında dışarıda bu kitabı yeniden okumuştuk. İsimlerin okunuşu biraz zor: "Iggle Piggle, Makka Pakka, Bay ve Bayan Potipine" gibi ama sıcak, hareketi olan, kısa, sevimli bir hikaye.
Kardaki ayak izlerini takip ettiğimiz ve Bay ve Bayan Pontipine'in dürbünle baktığı sayfalar Elif'in favorileri.Yaş aralığı 2-5 olarak görünüyor ama 2 yaşına kadar beklemeye hiç gerek yok bence.
Kütüphanemize yeni yeni kitaplar girdikçe çok mutlu oluyoruz.
Bu seriyi devam ettireyim ben, Banu da bugün "Maisy"den bahsetmiş. belki göz aşinaliği vardır ama onun dışında pek bilgim yok bu seriden (bugün aslında dündü :) Bugün de sevgili Fatoş yazmış çok güzel bir yazı
Sizler neler okuyorsunuz bebekleriniz(l)e, paylaşırsanız çok memnun olurum.
Devamını oku »

11 Şubat 2015 Çarşamba

Pratik Ev İşleri :)

Neredeyse "tembelliğin tarihi"ni yazacağım az sonra, inanamıyorum. (Neyse ki annem okumuyor :)
1. Yemek:
Ev işleri deyince ilk sırada Maslow amcanın da piramidinde olan "beslenme" geliyor bence. Çünkü yemek yemek zorundayız. Bu konu birçok ev gibi bizim evde de "bu akşam ne pişirsek" sorunsalı olarak karşımıza çıkıyordu. Eskiden daha merkezdeydik ve gelsin dürümler gitsin pideler diyebiliyorduk. Şu ara bize yakın sadece bir pizzacı ve hazır burgerci var. Çok eskiden olsa mutlu olabilirdim ama midemdeki rahatsızlıklardan beri mecburi sağlıklı yaşama geçmiş bulunuyorum(z). yani yemek işinden kaçmanın yöntemi eve sipariş değil, hatta hiç değil. Bir defa hem mideye hem bütçeye zarar. En büyük yardımcımız, canımız gibi sevmemiz gereken şey buzluğumuz :) Bizim buzluğa sağolsun anneler geldikçe yemek koyar gider. O yüzden de dolabın o köşesini çok severiz ama bu sadece "yedek" olması açısından önemli. Yani her gün de buzluktan yemek yenmez değil mi? Son zamanlarda yapmaya çalıştığımız şey de haftalık yemek listesine uymak oldu. haftanın hangi günü ne yiyeceğimizi et mi sebze mi balık mı yoksa tavuk mu, biliyoruz ve haftalık alışveriş de ona göre yapılıyor. Şu ara hayatımdaki en hazır yemek sanırım balık :) somon için ekstra hiçbir şey gerekmiyor, fırına koy ve pişmesini bekle. Yanına da mutlaka baharatlı patates küpleri. Elif de bu yemeğe ortak olduğundan beri patates tüketimi arttı bizim evde :) Diyeceğim o ki, yemek yapmaktan kaçınılmaz ama yemek yapmak size de bana/bize olduğu gibi zor geliyorsa işin pratiğine kaçmalı. Mesela geceden 1 bardak (hatta yarım da olur) kurufasülye sıcak suya konur, ertesi gün fasülye, salça, az su, az yağ ve 1 tüm soğan ile düdüklüde 40 dakikada pişirilir. işte sana mis gibi yemek :) düdüklü tencereyi son birkaç yıldır kullanabiliyorum ve diyorum ki "o ne kolaylık o" :) bir de annemin meşhur bir lafı var: "bir evde patates her zaman olacak"... o kadar çeşitli bir şeyler hazırlanabiliyor ki kendisinden. Ben sadece 2-3 çeşit yapabiliyorum.
yemek tariflerinde 3 farklı kaplarda bir şeyler hazırlanacak sonra onlar uygun ısıda birleşecek gibi şeyler yazıyorsa o tarifi okumam bile :) yani ördek yatağında tavuk sosuyla hazırlanmış mantarlı kestaneli dana rosto da yemeyivereyim :) eğer böyle bir yemek varsa :))
2. Temizlik: Eskiden ne güzeldi, etraftaki kirleri hiç görmezdim. şimdiyse Elifle beraber yerde emeklerken görüyorum ki Elif'in şıp diye ağzına atabileceği bir dolu şey mevcut. Amanın! Ennn büyük ve detaylı temizlik için iki abladan yardım alıyorum, onu yazmazsam olmaz. Bu çok ekonomik değil kabul ediyorum ama ayda bir bizim evin böyle bir silkelenmeye kesinlikle ihtiyacı oluyor. Onun haricinde çok zeki olduğumuz için salon ve koridor halılarını değiştirmek için Elif'in emeklemeye başlamasını bekledik!!! Sadece öyle denk geldi tabii ama o ne toz o! Aman yarabbi... Bu ara mecburen iki günde bir süpürge/vileda ile takılıyoruz. Ama normalinde yani halılardan kaynaklı toz olmasa haftada 1 süpürge/toz alma/ vileda benim için yeter de artar bir temizlik :) Kısacası "görmüyorum/duymuyorum". Lokum evde varken de rahattık çünkü tüm tozu/tüyü onun üzerine atıyorduk. Lokum gitti ve anladık ki canım tüylüm bizden temizmiş :)
3. Ütü: Hala en sevmediğim ev işlerinden biridir kendisi. Ütü ile ilgili daha önce bir yazı yazmıştım burada, bir nevi rahatlama/kafa dağıtma aracı olarak düşünülebilir. Mi? :) Bazen evet bazense değil. O gün çok yorgunsam hiçbir ütüyü gözüm görmez benim. Bu arada sadece Elif'in çamaşırlarını (yumuşak olsun diye) ve gömlek gibi cidden ütü isteyen şeyleri ütülüyoruz. Yani nevresim, çorap, çarşaf vb. şeyler benim gözümde "ütülenmeli" kategorisine hiç girmedi. Annem ziyaretlerinde ne bulduysa ütülüyor gerçi :) Hep diyorum bu temiz/titiz annenin evladı böyle olmamalıydı :)
Çamaşır, bulaşık ve evin genel toparlanması tamamen kişiye özel. Bulaşık makinesini de "tık" sesi duyduğum an boşaltmam, önce bir buharı çıksın ve ben müsait olayım değil mi :)
Kısacası ben -biliyorum ki- birçoğunuza göre daha az düzenli ve temizim ama benim de elimden gelen bu. Yerdeki her şeyi, dolaplardaki her lekeyi görürsem -ki ben cidden görmüyorum, kafam çok dolu ondan mı acaba?- ortada ne çizimler kalır ne blog ve tabii ne de ben.
"Mutlu anne" olalım değil mi ama?
Şu lafı da kim demişse kendisini öpesim geldi, bu lafı hatırlayınca rahatlıyorum :)
* Başka ev işi var mıydı hatırlayamadım, demek ki yapmıyorum :)
** Son okuduğum kitabı-çizgi/roman yazmak için sabırsızlanıyorum ancak Elif -yeniden mi diş sürecinde yoksa geniz etinden mi bilmiyorum- gündüzleri oldukça zor ve az uyuyor; bu da geçer elbet. Ankara oldukça karlı, karı normalde severim ama Elif'in kar tulumu küçüldüğü için dışarı çıkışlarımız bundan etkilenecekse şimdilik karı daha az seviyorum :)



Devamını oku »

9 Şubat 2015 Pazartesi

Kıyıya Vuran Kız / Çizimler :)

Henüz yayınevinden izin almadım ama "neden yayınladınız, kaldırın derhal" derlerse kaldırırım. Umarım telif hakkını da çiğnemiyordur bu yaptığım.
"Kıyıya Vuran Kız" kitabının kapağı ve iç sayfalardan 3 çizim, toplamda 4 çizim ile karşınızdayım :)
Çizerken çok keyif aldığım için buraya eklemek istedim.
Keşke çizer ile tanışma imkanım olsaydı :)



Kapaktaki ağacı pek yerleştirememişim, kabul. Yaprak çizmek hem basit hem de sabır isteyen bir işmiş. Bir de "ayı"çizimim daha güzel olmamış mı :))
Kısacası ben bu kitabı ve çizimlerini çok sevdim...

Devamını oku »

10. ay :)

Her ay bu cümleyi kurmazsam olmaz: "Vay be maşallah bize, 10 ayı devirdik" :) Bize diyorum, Elif tek başına büyüyor sanmayın; biz Eliften daha çok büyüyoruz. Hatta -yine yazayım- mart ayında 30 oluyorum, yaşasın :)
10. ayda da yenilikler, değişiklikler, güzellikler oldu çok şükür. "Uyku?" Biri uykuyu mu sordu? Yok ben duymadım, bence Elif de duymamıştır.
Bu ay için "diş ayı" diyebiliriz. Bolca diş çıkardı Elif. Kimi zaman huysuzlaştı kiminde mızıldandı bazen ağladı bazen durgunlaştı ama neticede dişlerini çıkardı, oh :)
gelelim kötü habere; beni ısırmaya başladı. Babasını ya da bir başkasını ısırmıyor ancak benim ellerim kollarım Elif'in diş dövmeleriyle dolu. Tadım mı güzel babasına kıyamıyor mu bilmiyorum. O kadar iştahlı yaklaşıyor ki yanıma, bazen korkuyorum :) Pek geri çevirmek istemedim açıkçası-canım yansa da- bugünleri geri gelmeyecek diye. Bu ara Elifle alakalı bir şeyler kafama takıldığında aklıma bunu getiriyorum: "Bu günler geri gelmeyecek"
Geçen ay Elif emeklemeye başlamıştı, bu ay ise bolca tırmanıyor ve kısa kısa sıralanıyor. Tırmanmasını teşvik eden şey ise kitaplıkta düzgün düzgün kendi halinde duran kitaplar. Vay o kitaplar niye öyle duruyor diyerek onları genelde 3er 5er yere indiriyor. Şu aşamada sadece gülüyoruz, onu engellemek aklımın ucundan geçmedi. Keşfetmezse nasıl eğlenecek ya da belki öğrenecek? "Öğrenmek" demişken fark ediyorum ki ben ona bir şeyler öğretmiyorum. Öğretmeli miyim onu da bilmiyorum gerçi. Beraber olmak sanırım ikimize de yetiyor. Aklıma gelmişken ve unutmadan Banu'nun şu yazısını okumanızı tavsiye ederim. Bir de sevgili Pelin "kaliteli zaman" hakkında bir şeyler yazmış, bu yazıyı da çok sevdim. Lafı uzatmış olmayayım ama bazen beni bile strese sokuyor çocuğuyla devamlı etkinlik yapan anneler. Okurken ben sıkılıyorum. Yanlış yapıyorlar demiyorum yani ortada bir doğru/yanlış meselesi yok ama insan "bu koşturmaca neden" diye de sorgulamıyor değil. Banyosu, tırnak kesmesi, yemek vakti, kitap okunması, yürüyüşler, salıncakta sallanma yeterli değil mi? Kime göre neye göre :) Bu konu uzar gider ama benim böyle devamlı etkinlik yapacak ne yüreğim var ne de isteğim. Güzel oyunlar elbette ki oynanır (hatta bu konuda da yazacaklarım var) ama bunun devamlı devamlı olması gerekli mi? Bence değil. Azıcık da sıkılsınlar yahu :)
Bu fotoğraftaki ana temayı bulun :)
Elif son 3-4 gündür öpücük atıyor. Bunu nereden kimden gördü de hafızasına kaydetti, bilmiyorum. Gerçekten bu bebeler ne görseler kapıyorlar demek ki. Hem iyi hem kötü :) İlk olarak bir sabah uyandı ve babasını öptü. Neaaay??!! Anne kişisi dururken hem de. Neyse dedim, ikinci olayım. Ama o da ne? İkinci olarak tavşanını öptü. Bak sen... Sonra sonra beni de durup durup öpmeye başladı da barıştık :) Bu ara hemen her şeyi öpüyor, o komik oldu: yediği köfteyi, vişneyi, oyuncaklarını, sevdiği kitapları (hepsini değil), ve benim terliklerimi...
Doğduğu günden beri-hatta daha öncesinden de- bizi anladığını düşünüyorduk ama son günlerde bizi anladığından iyice emin olduk, bu da mutluluk verici elbette ki. "Hayır"ı da anlıyor ancak sadece işine gelirse yapıyor sıpa. Şu ara "hayır" dediğim tek şey, kendisini mama sandalyesinden kaldırmaya yönelik ve hatta aşağı sarkmaya yönelik yaptığı hamleler.
Son 10-15 gündür de sahte ağlamayı öğrendi. Ay ne komik oluyor, babasıyla ben çok gülüyoruz. Uzman kişilere göre bu davranışına da gülmememiz mi gerekiyordu, bilmiyorum ama cidden komik oluyor.
İyice "minik gurme" oldu bu ay. Bazı yiyeceklere bakıp "bunu mu verdin sen bana?" bakışı atıyor. "Elif bunu çok sever" dediğim şeyleri yemediği oluyor, orada da bakış şöyle "sevdiysek hep yiyecek değiliz herhalde!" Ben de ortaya karışık bir şeyler hazırlamaya çalışıyorum. Çoğunlukla aynı tencereden yiyoruz. Çok uyanığım ya ona göre ayarlıyorum. Yemeklerin salçasını az koyarım ben, bir de tuzu cidden hep unuturdum, şimdi aklıma bile gelmiyor. Gerekirse biz tabağımızda tuz ekliyoruz yemeğe. En sevdiği yiyecekler: mandalina, yoğurt ekmek, bamya, köfte, siyez bulguru, baharatlı patates (sadesi eh işte), sebzeli makarna (Makarna Lütfen sağolsun), üzüm olsa yerdi :)
Su içme konusu hala meşakkatli. Doktora sordum, günde 4-5 çiş yapıyorsa yeterli sıvı alıyor demektir dedi. Onu da yapıyor ancak kahve fincanın su içmeyi tam kavrayamadı. Bazen çok güze içiyor bazen ağzında tutup yere püskürüp gülüyor bazen de fincanı kapıp ellerini içinde yıkıyor :) Alıştırma bardaklarına hiç alışamadı. O kısım da öyle. Yemeklerden sonra veriyordum sadece ama şimdi hareketlendiğine göre arada da vermeliyim sanki değil mi? (Keşke unutmasam :/ )
Bir bebek  yemek sofrasına dahil olmalı dediklerinde tam kavrayamamışım ne yazdığını. Elif şu ara biz sohbet ederken gülüyorsak kendisi de bize bakıp kahkaha atıyor, yiyeceklerimizden yemek istiyor kısacası her şeyimize ortak :) Keyifli oldu bu durum maşallah diyeyim.
Geçtiğimiz günlerde -rutin olmayan- doktor kontrolüne gittik. Elif bir süredir ağzından nefes alıyordu. O da "erken geniz eti büyümesi" dedi ve alerji şurubunun bu durumu engelleyeceğini söyledi. İnternette araştırmadım açıkçası, ciddi bir şey midir, alerji şurubu çözüm müdür sanırım yaşadıkça göreceğiz. Bu konuda bilgisi olan var mı, buradan sormuş olayım.
Önümüzdeki günlerde kuzen Ayça ile inşallah tanışacağız, çok heyecanlıyız. "Acaba nasıl bir teyze olacağım?" diyip duruyorum ben de. keşke aynı şehirde olsaydık... Salıncakta sallardım ben onu ve booolllca kitap okurdum :) Sağlıkla kavuşalım da gerisi teferruat...
1 yaşına 2 ay kaldı, şimdiden "kutlamalar nerede, nasıl" mesajları almaya başladık ki bu durum beni korkutmuyor değil. Ben de mi tuhaflık var diye kendimi sorguladım. Evet var, yani "tuhaflık" kısmı doğru :) Ancak Elif'in 1. yaşını büyük bir organizasyonla kutlamayacağımızı henüz kimseye diyemedik. anane ve babaannegiller bu duruma çok üzülecekler biliyorum ama anne-baba-Elif ve ev yapımı bir pasta ile birkaç balon ile kutlamak daha keyifli değil mi? Elif'e 1. yaş günü için kıyafet almak isteseydim bu kesinlikle bir mandalina olurdu :) (mandalinayı çok sevdiği için) Kıyafeti kendim dikebilseydim okuduğumuz kitap kahramanlarından birini dikerdim. Tütü dediğimiz şey nedir, nasıl giydirilir, ne yapılır ben bilmiyorum. Elif'in lacivert pantolonlu fotoğrafını gören biri kızımı erkek sandı. Ben de "haklısınız, Elif zaten erkek gibidir" dedim :) Elbise giydirebilsem daha "kız" olacak sanırım. Evin içindeyken en rahat ne varsa -doğal olarak- onu giyiyor, dışarıda da öyle. yani salıncakta sallanırken bilmiyorum gerek var mı elbiseye. yapabilen anneleri takdir ediyorum ancak ben bu kombin vs. işlerini beceremiyorum. Kendim de öyleyim. Geçen gün markete gittiğimizde benim eşofmanın bir cebi dışarıdaydı çünkü o cep henüz kurumamıştı ama ben o eşofmanımı giymek istiyordum çünkü onunla rahattım. Böyleyken böyle :)
Kelime hazinesinde "dede,baba,annee, mama, ditti (gitti)" var bu ara.
En çok da çorabını çıkarıp ya da mama sandalyesinden yemeklerini aşağı atıp yüzünde şaşırmış muzip ifadeyle "ditti" demeyi seviyor.
Bir de gel-gel, alkış yapmayı seviyor. Babası eve girdiği anda da iki eliyle büyük bir coşkuyla ona el sallayıp "babuu, babaa" diyerek ona doğru gidiyor. Ben de "olleey" diyorum tabii. "Esoş için dinlenme vakti" demek bu çünkü. (İnstagramda "Gökçe Yavaş" isimli çizerin bununla ilgili çok güzel bir görseli var, önce izin alayım, olur derse buraya eklerim, tammm bizi anlatıyor yani evde tüm gün bebesiyle olup baba kişisi gelince "olleey" diyenler :)
Park maceralarımızdan biraz olsun şurada bahsetmiştim , her bebek gibi Elif de parkı çok seviyor. Maşallah mı diyeyim ne diyeyim bilmiyorum ama çok çok sosyal bir bebek. Bizimle ilgisi olmadığını söylemiş miydim? :)
Elif'in kitaplığı genişlemeye devam ediyor, bu da beni çok mutlu ediyor. Doğum gününde büyükler hediye almak isterler ya işte onlara "hediye almayın, kitap alın" diyelim biz en iyisi :) Araya kendi kitaplarımdan da sıkıştırsam anlarlar mı acaba? Son okuduğum "Kıyıya Vuran Kız" kitabını çok sevdim, Elif uyuduğunda niyetim çizimlerine başlamak... Yaşasın bir şeyler üretmek.(Bu kitabın son 50 sayfasını Elif de heyecanla dinledi :)
*Bu ay neler yaptığımızı daha önce burada da biraz yazmıştım, okumak isterseniz.
** Bir daha olmamasını dileyerek bu ay ilk defa Elif'in düştüğünü de yazayım. O kadar alakasız bir düşüş ki resmen Allah korudu diyebilirim. Normalde biraz daha "olabilir böyle şeyler" diyebilen biriyken bu düşüşü beni çok etkiledi, Eliften çok ağladım :) O da sustu ve bana sarıldı "ben iyiyim" diye...
Kitaplı, salıncaklı, bol dişli, az uykulu, çok maceralı, keşfetmeli, tırmanmalı, yemeli-içmeli bir ay oldu, çok şükür ne diyeyim...
Yine bir sürprizim var ama bu kez ne olduğunu yazayım :) "1 Kitap 1 Mektup" etkinliği çok tatlı biriyle geri dönüyor. Harika bir kitap hediyesiyle hem de...


Devamını oku »

8 Şubat 2015 Pazar

Kıyıya Vuran Kız :)

Bu kitabı "son çıkanlar" arasında görür görmez vuruldum ancak kavuşmamız biraz vakit aldı. Kitapçıda raflarda aradım buldum 1 tane ve okumaya başladım. Bırakamadım elimden, derken Elif uyandı ve çıkıverdik kitapçıdan. İnternet siparişini de bekle bekle gelmedi.Tüm koliyi bu kitaba kavuşacak olmanın heyecanıyla açtım desem doğru. (*Babil.com bu ara çok mu geç gönderiyor, bana mı hep öyle denk geldi bilmiyorum)
Sonra hatırladım ki çok merak ettiğim iki kitabı daha sipariş vermiştim. Off ne zor bir seçim bu. Üçünü yan yana koydum, hepsini aynı anda okusam diye düşündüm eskiden öyle yapardım. Şimdiyse kafam çok dalgın, hepsini aklımda tutamam dedim. peki, en en çok hangisi beni gıdıklıyordu? Kesinlikle "kıyıya vuran kız".(Diğer kitapları da okudukça yazarım.) Lafı çok dolandırdığıma göre kitaba bayıldığımı bilmem belirtmeme gerek var mı? Çok güldüm, çok eğlendim, çok heyecanlandım ve ara ara ağlayacak noktaya geldim. Bu nasıl oldu?

Günlerden bir gün Wammers Kasabası'nda kıyıya küçücük bir kız vurdu. Bu kız ne adını biliyordu ne de yaşını. Hatta nereden geldiği bile meçhuldü.
Hikayenin kalbimi çarpan yerleri burada başlıyor tam olarak. "Bu kız kimdi, nereden gelmişti, amacı neydi?"... Tüm bunlar esrarengiz bir biçimde hikayenin içinde devam ederken yavaş yavaş Kasabalılarla tanışıyoruz: Belediye Başkanı Bay Santori, Fırıncı ve Rosa, Bayan Suyarpuzu, Komiser Willy, Koca Jos, Mathilda Vızıltı, Bay ve Bayan Daluyku, Bayan Keskinnişan, Binbaşı Max, Ieza Hanım, Bay Engüçlühalka, Joep Bey, Çarpıkbacak Ailesi, Doktor Hendrik ve Püskül... Bu kadar çok ismi aklımda tutamayacağım ben galiba derken bir de baktım ki hepsiyle ben de arkadaş olmuşum. Aralarında en çok Koca Jos ve Doktor Hendrik'i sevdiğimi düşünüyordum ki kitabı bitirdiğimde beni en çok güldürenin  Komiser Willy olduğunu anladım. O kadar tatlı konuşuyordu ki: "Kınışması bir tıhaftı" :)
 Kitabın tamamı oldukça akıcı, heyecan dozu yüksek, akıcı ve etkileyiciydi. Ancak bazı yerler daha da güzeldi sanki. Onlardan biri Kazazede ile Ayı'nın birkaç defa buluşması, Kazazede'nin Doktor Hendrik ile çıktığı Hayalet Avı, Koca Jos'un ona çocuk kitabı okuması, Komiser Willy'nin poposundaki sivilceye iğne batırması, arkadaşı Matilda'nın ona bıraktığı defter için bulduğu mavi çiçekler, fırıncının 11 oğlundan biri olan Willem ile bakışmaları, ballı krepler, orman meyveli pasta ve traktöre binmesi... Daha da yazacağım ama hikayenin hepsini anlatmış olmaktan korkuyorum :)
Kitabı benim için bu kadar özel yapan da KESİNLİKLE çizimleri oldu. Hatta kapaktaki görselin çizimini bugünlerde yapmazsam kaşınmaya başlayabilirim. Çizim yapmaya başladıktan sonra şunu fark ettim: Bakarak çizmek, çizerin dünyasına giriş için harika bir rehber. Neyi neden yapmış, nasıl yapmış, hangi renkleri kullanmış bunlar üzerinde düşünmek bile keyif veriyor bana.
Kitabın çevirisini de oldukça başarılı buldum. Özellikle Komiser Willy'nin o "tıhaf" konuşmasını çok iyi çevirmişler, o kısımlarda çok eğlendim.
Bu arada hala kitabın konusunu anlatmadığımı fark ettim. Kitabı okumak isteyenlerle buradan ayrılalım o halde, ben de rahat rahat konuşayım :) Kazazede kıyıya vurduktan sonra (nereden geldiğini yazmayacağım, kitabı okuyun), kasaba halkıyla tanışır kaynaşır ve ondan kendisine bir aile seçmesini isterler. Gönüllü olan 3 aile vardır ve Kazazede onların yanında birer gece geçirerek karar vermeye çalışır. Of işi çok zordur. (Aileler kim ve minik kız kimi seçti yazmayacağım, kitabı okuyun.) Bir gün yürüyüşe çıktığında Wammers Ormanında Karanlık Tepe'de bir ayı ile karşılaşır. Hatta bu ayıyı hikayenin ilerleyen bölümlerinde de görürüz. Orman güzeldir ancak onu bekleyen bir tehlike vardır: Lunapark yapımı! Olaylar bir yerde iyice karışıyor, düğümleniyor, kasaba halkı da birbirine düşüyor ve bu işi de Kazazede çözüyor. (Nasıl çözüyor, ne yapıyor yazmayacağım, kitabı okuyun.)

Kısacası biraz eğlenmek, çokça gülmek, bazen de duygusal anlara tanık olmak isterseniz "Kıyıya Vuran Kız" kitabını hemen alın.
 Kitabın heyecan dozu o kadar yüksek ki; az uyuyan, etrafı bolca keşfetmeye çalışan, yaramaz bir bebeğiniz yoksa (ki bu tanımlar bana nedense Elif'i çağrıştırdı) kitabı elinizden bırak(a)madan bitireceksiniz :)
Ben de bir sonraki yazımı "tekerlekkule"den yazıyor olacağım, biraz sallantılı yazabilirim o halde :)

KIYIYA VURAN KIZ
Stefan Boonen 
Resimleyen: Tom Schoonooghe
Çeviren: Burak Şengir
Hayykitap
2014, 192 sayfa, 





Devamını oku »

Bloga Yorum Bırakılamaması :)

Böyle bir yazı yazmamı gerektirecek boyutta bir sorun oldu; yorum yazılamaması.
Google'da gezindim, bloggerdan yardım aldım ancak sorunun kaynağını bulamadım.
"Open id" denilen şeyle mi alakalı, o ne demektir, sadece gmail hesabı olanlar mı yorum bırakabilir, bilmiyorum.
Yorum ayarlarıyla oynadım.
Ya düzelttim ya da tamamen bozdum :)
Yorum bırakabilen olursa bunu anlarız.
Bana bir şekilde ulaşıp beni bu sorundan haberdar eden herkese teşekkürler. Gmail hesabı ya da blogu olmayanlar nasıl yorum bırakabiliyor, ben de bilmiyorum.
Bana yine de ulaşmak isterseniz mailim: 2balik1kedi@gmail.com
Umarım görüşmeyi başarabiliriz bir yerlerde :)


Devamını oku »

6 Şubat 2015 Cuma

Fare Yutmuş Ejderha :)

Bu başlığı gören, bir çocuk kitabı hakkında yazı yazacağım sanmış olabilir :) Ama değil.
Hayatımda aldığım en özel kartlardan biri hakkında bir şeyler yazacağım. Aslında yazmama gerek var mı bilmiyorum, sadece fotoğraflarını koysam yetmez mi?
Bence yeter.
Elif'in kopardığı ve bizim geri yapıştırdığımız parçayı görebildiniz mi?





Sevgili Berna'nın 8 yaşındaki kızı Ekin'e ait bu çizimler. Çok seviyorum kendisini, çizimlerini, gülüşünü, tatlılığını, biiir dolu kitap okumasını. Bana hep Elif'i hatırlatıyor ve "büyüyünce benim kızım da böyle iyi yürekli olur mu acaba?" dedirtiyor :)
Çok teşekkürler size...Sevgiler.
Devamını oku »

Hoş geldin "Park Anneleri" :)

Çok devrik bir başlık yazdığımı biliyorum, içimden böyle yazmak geldi.
Hayatımın hiçbir döneminde çok girişken biri olmadım hatta inanılmaz çekingendim, hala da öyleyim. Yazarken mesajlarda, maillerde ne kadar "rahat"sam, konuşurken de o kadar kasılır sıkılırım. O yüzden de biriyle buluşacağım zaman biraz gergin olurum. Oysa şimdi her şey değişti. Sağolsun Elif tüm düzenimi alt üst etti. Sokakta arabasıyla yürürken sanki "bu mahalle benim, heey amca nasılsın, oo teyze sizi de uzun zamandır görmemiştim" havalarında herkese-istisnasız- laf atıyor, millet yolunu çevirip Elif'in yanına geliyor. Çoğunda da konuşmaya başlıyor: "de-de-de, ba-ba-ba" diye ve gülüyor. Böyle olunca da birçok insanla konuşmak zorunda kalıyorum. genelde sadece gülümsüyorum çünkü birçoğu "hiii, bu soğuk havada annen seni dışarı mı çıkarmış" diyor(hava kaç derece bilmiyorum ama az rüzgarlı ve güneşli olsa da bu cümle hiç değişmiyor) Kimseye ayak üstü laf anlatmak, yok şöyle yok böyle demek gelmiyor içimden. Kimseyi kırmıyorum da sadece "yok, üşümüyor" diyorum, geçiyorum. (Eve geldiğimizde çoğunlukla Elif sıcacık oluyor, bense üşümüş oluyorum.)Birkaç haftadır da Elif salıncakta sallanıyor ve haliyle park artık bizim için bambaşka bir hal aldı. Kaç metre olduğunu henüz ölçemedim ama epey uzaktan sevinç nidalarına, çığlıklara, el-kol hareketlerine başlıyor. Hava iyiyse ve az uyuduysa (bu ara hep az uyuyor) mutlaka 2 kere dışarı çıkıyoruz. Bugün de öyle oldu. Öğleden sonra dışarı çıktığımızda Elif'i salıncakta sallarken arka arkaya şu soruları soran bir ablaya sırf Elif'in bol gülücüklü sosyalleşmesi yüzünden maruz kaldım :)
- Kaç yaşında? - Öğlen sıcakta niye çıkarmadın da şimdi soğukta çıkarıyorsun? - Üşümez mi soğuk zeminde? - Kim bakıyor? - Çalışıyor musun, nerede? - iznin ne kadar, ne zaman işe döneceksin? - Sen işe dönünce kim bakacak? Kreş en iyisi... - Emziriyor musun? - Günde kaç kez uyuyor? - hep böyle gülüyor mu? - Eviniz kira mı?........ Abarttığımı sanmayın, kısacık 5 dakikada bana bu sorular soruldu hem de hiç tanımadığım biri tarafından. Tecrübeli anneler bana kıs kıs gülüyorsunuz değil mi? "Bu daha başlangıç esoşçum" diye. ben de işte onu bildiğim için bu yazıyı yazdım ya,korkuyorum dostlar :) Çoğuna gülümseyerek 1-2 kelimeyi aşmayan basit cevaplar verdim. Ama ne cevap vermek isterdim, buraya yazayım da rahatlayayım. Aslında  "Büyüklerle Dalga Geçme Dersleri" nin çok faydası oldu bu cevaplar konusunda ama bunları karşımdakine söyleyebilmeye ne zaman cesaret edebilirim, hiç bilmiyorum.
1. cevap: cevaplamaya istediğim sorudan başlayabilir miyim, yoksa bir sıra tercihiniz var mı?
2. cevap: çantamda kısa özgeçmişimi taşıyorum, onu versem bana soru sormayı bırakır mısınız?
3. cevap: sorularınıza cevap vermeden önce ben de size soru sormak istiyorum: "nerede oturuyorsunuz, eviniz kaç oda kaç salon, kaç çocuğunuz var, yemek-bulaşık işleri hep sizde mi, kocanız ev işlerinde yardımcı oluyor mu, en son hangi kitabı okudunuz, yoksa hep dizi mi izlersiniz, hangi takımı tutuyorsunuz, gs-fb derbisinde kim kazanır, hı kuzum ne dersiniz?
İşte böyle bir şey...
Biliyorum siz benim gibi "saf" simaları pek seviyorsunuz "park annelerimiz" ama ben henüz bu kuşatılmaya hazır değilim-galiba-
Ben ne kadar asosyal biriysem Elif de o kadar sosyal, annelikle beraber bende de bir açılım olur mu acaba?
O değil de, ben çekingem/asosyal/tutuk halimi de seviyor(d)um :)


Devamını oku »

5 Şubat 2015 Perşembe

Çizimler-2 :)

Çizimlerim birikmiş de buraya eklememişim ne ayıp :)
Ben de çaktırmadan "çizer" oldum ya :) Bu çizimleri rica ediyorum gerçekten çizebilen -ki benim hiç ama hiç kıskanmadığım ühüü böhüüü- insanlar "okumasın".
Bir amaç için değil, aklımdan o an ne geçerse/canım ne isterse onu çiziyorum.











Geri kalanını da başka sefere sakladım. Bir de bugün çok şahane 2 kargo aldık Elifle. Kargocu amcalar/abiler Elif'i çok seviyor, hepsine gülüp laf attığı için olabilir tabii.
Bu iki kargoda neler olduğunu başka yazıda yazayım, buraya sıkıştırmayayım.
"Herkese mutlu günler" yazardım eskiden, çünkü o zamanlar yazılarımı gündüz yazardım şimdi hatırladım. O halde, iyi geceler diyeyim :)
Devamını oku »

4 Şubat 2015 Çarşamba

Günlerimin Mutluluk Sebebi :)

Aslında sadece fotoğrafı koyup kaçacaktım ki... Yok yok şuraya iki satır yazmazsam çatlarım dedim :) Bu ara nedense çoğu kişiden "iş"le alakalı bir şeyler duyuyorum. İşyerinden de telefon geliyor arada, kimisi sohbet için arıyor kimisi de "e ne zaman döneceksin" demek için (gül yüzüm için değil yani, iş için bekleniyorum) Ve kiminle konuşsam "Çok sıkılmışsındır" diyorlar. Ben cidden çok şaşırıyorum bu cümleye. Sıkılmak mı? Evde mi? Elifle mi? Günlük temiz hava ihtiyacımı aldıktan sonra ben evden çıkmayı hiç istemem ki. Televizyonumuz olmadığını yeni yeni öğrenen komşularımız şoka giriyor: "Hiii, napıyorsun o kadar saat bir başına?" "E, Elifle birlikteyiz ya" diyorum ama yetmiyor bu cevap.
İnsan üretme ihtiyacı duyuyor, o kabul. Ama ben bu ihtiyacımı Elifle, Elif uyuduğunda da çizim yaparak ve blogda bir şeyler yazarak giderebiliyorum. İş yeri zaten- benim açımdan- bir şeyler ürettiğim bir yer değildi. Ruhum da hiç orada olmadı.
Pespembe bir tablom da yok aslında ev hayatında. Ailelerimiz şehir dışında en başta. "Guk" desem gelebilecek insan sayısı Ankarada toplamda 3 kuzenden oluşuyor ve onlara da bayağı uzak oturuyoruz. Biz "uzak" olduğumuz için sık gelen arkadaşlarımız da yok. Komşularımız iyiler hoşlar ancak tarzlarımız o kadar farklı ki az önce sağolsun üst komşum kızıyla yiyecek bir şeyler getirmiş ve kapıdan Elif'i sevmeye gelmişlerdi. O sırada da Elif yemeğini henüz yemişti, masasından aldım ve kapıyı açtım ki, komşumun gözlerinin açıklığını buraya çizebilmek isterdim. "Eliiif, ne oldu kuzuum sana?" dedi. Sebebi Elif'in yoğurdunu da kendi yemesiydi :) Sonra anladı sebebini, "Hii, sen kendin mi yiyorsun yemeğini?" dedi. Çok şaşırdı. Ben onun şaşımasına şaşırdım :) O arada da Elif, komşunun kızına ayağıyla tekmeler savurarak "hadı gel oynayalım" pozu atıyordu. Yoksa komşularım çok şükür iyi insanlar, kahve vs içilebilir. Sadece bizde neden tv yok, bu soğukta Elifin dışarıda işi ne vb. şeyleri anlayamıyorlar :) Olsun, herkesle her konuda anlaşmamıza gerek yok değil mi? (*Pelin burada yazmak isteyip de yazmadığım şeyi sen anladın bence :)
Pembe tablonun diğer tarafında maşallah 10 aylık olmuş, içi kıpır kıpır keşfetme isteğiyle dolu, kollarımı ellerimi ısıran, saçlarımı tutam tutam yolan, düz duvara tırmanmaya çalışan, uyku konusunda oldukça kararlı "uyumayacaaaaam" şeklinde tabii :) , işte böyle bir Elif var.
Bazen adımı sorsan durup düşünecek kadar dalgınım; bazen de yatağa gitmeye üşeniyorum halıda kıvrılıp yatsam olmaz mı diyecek kadar yorgun.
Haftalardır belim ağrıyor ama bunun bir çözümü olmadığını, tipik bir annelik hastalığı olduğunu da biliyorum.
Kısacası yardım almadan, uzakta, bir başıma (gündüzleri), elimden geldiğince Elifi büyütmeye ve onunla büyümeye çalışıyorum.
Ama maşallah çok mutluyum.
Elif güldükçe ben kahkaha atıyorum.
Bu günleri gelmeyecek, biliyorum.
Elif hayatımıza girdiği için de her gün şükrediyorum.
Evet bazen bir "mola" istiyorum ama günlerimin mutluluk sebebiyle gün batımını seyretmeye de doyamıyorum :)

*Bir de dönüp dönüp bana gülmez mi "anneaa bak, güneş ne güzel batıyooor" diye...Ben, mest :)
Devamını oku »

3 Şubat 2015 Salı

Büyüklerle Dalga Geçme Dersleri ve Büyüklere Mektuplar :)

"Sevgili anneciğim, babacığım;
Neden "daha çok" hatta "daha da çok" oyun oynayamıyoruz, işte bunu anlayamıyorum. Sanki devamlı beni uyutmaya çalışıyorsunuz gibi hissediyorum. Halbuki ben uyumak istemiyorum. Hem de hiç! Aklım hep oyuncaklarımda, raflarından indirmek istediğim kitaplarımda ve halıda uçuşan tüyleri yakalayıp ağzıma atmakta. Siz hiç çocuk olmadınız mı? Bebekliğinizi hemen mi unuttunuz yoksa? Büyümeye çalıştığım için içim kıpır kıpır, görmüyor musunuz? Beni biraz ananeme/babaanneme bıraksanız da orada yaramazlık yapsam yani onlarla oynasam olmaz mı? Bir de şu işi bir açıklığa kavuşturalım: arabaya binmeyi sevmiyorum. Beni kendi arabama koyun ve istediğiniz kadar yürüyün, ona sesimi çıkarmam çünkü ben açık havada olmak, kuşların sesini duymak, 100 metre öteden geçen amcalara teyzelere "ahh" diye laf atmak istiyorum. Hem her yere yürürse annem de biraz zayıflar, fena mı :) Tamam tamam şaka. Ben de sizi seviyorum, benim için iyi bir şeyler yapmaya çalıştığınızı da biliyorum. Ama bak anlaşalım: daha az uyku, daha çok oyun. Hem böylesi daha güzel, anlaştık mı tatlı balıklarım benim..." -daimi zottirik kızınız Elif-

Evin gizli yerlerinde böyle bir mektup bekliyorum Eliften. Her akşam yastığıma bakıyorum, ona mı sakladı diye ama henüz bu mektubu bulamadım. Geçen gün gözlerine baktım şöyle taa derinlere, işte orada yazıyordu bu satırlar.
Aklına nereden geldi derseniz bu mektup işi,
Bu ara çok eğlenceli iki kitap okudum. Aslında birini okuyalı çok oldu ama diğerini alınca ilkini yeniden okudum. Hatta mektuplu olanın tamamını yüksek sesle okudum Elif'e, dönüp dönüp güldüğüne göre yukarıdaki mektup hayalim boşa değil.
Büyüdükçe çocukluğumuzu unutuyoruz, işte bu iki kitap o an'ları geri getiriyor. Bu kitabı imkanım olsa Türkiyedeki tümmm öğretmenlere, velilere dağıtırdım. Okumayıp bir kenara atacaklarını ya da en fazla bir kaç satır okuyup "kıhkıhkıh güzelmiş" deyip kafa çevireceklerini bildiğimden "malum, onların hep daha önemli işleri var"; işte tam bu sebepten "zorunlu okuma" yaptırırdım sanırım. Zorla yapılan işlere karşıyım ama bu kitabı gözlerine sokarak okumak isterdim, bir umut bir şeyler değişir mi diye... Öğretmenlere çok lafım yok aslında, çoğunun çok emek vererek çalıştığını bizzat görüyorum. Ama bir de şu veliler yok mu! Çocuğunu dinlemeyen, hep azarlayan, başkalarının yanında utandıran, ona yarış atı muamelesi yapan... İşte bu veliler keşke yeniden çocuk olsa da çocukluklarını hatırlasa. "Büyüklere Mektuplar" kitabındaki 25 bölümde her biri birbirinden farklı çocukların büyüklere yazdığı mektupları okuyoruz. O kadar kıvrak bir dili var ki kitap sahiden de hem güldürüyor hem düşündürüyor. Okurken biraz çocuk oldum biraz büyük. Elif henüz 9,5 aylık ama olsun büyük de konuşmamak lazım, gün gelir o çok eleştirdiğim velilerden biri olurum. Hiiii, Allah korusun :) "Keşke şu konuya da değinseymiş yazar" dediğim bir konu gelmedi aklıma. Neredeyse tüm yazdıklarına da katılıyorum.
25 bölümde yer alan çocuklardan bazıları şöyle:
" çocuk gibi bir çocuk", "oyuncakları ders kitaplarının altında ezilmiş olan on yaşındaki biri", "uzun burunlu olmaktan hiç mi hiç hoşlanmayan Pinokyo'nuz", "öcülerle dondurma yemeğe giden çocuk", "galiba pilav sevmeyen çocuğun", "sizi hiçbir anne babayla yarıştırmayacak olan çocuğunuz".
Yazarın hayata, anne/babalara, çocuklara yaklaşımı, bakışı, konuyu ele alış şekli o kadar hoşuma gitti ki. Olaya sadece çocukların tarafından da bakmıyor. Ortada bir "hata" varsa onu gösteriyor ve çok güzel çözüm üretiyor.
"Şimdi hiç vaktim yok" diyen anne/babalara bu kitabı okumak isterdim hem de yüksek sesle :)

" Herkes soruyor bana: 'Büyüyünce ne olmak istiyorsun?' Sanırım o hep hazırlandığım geleceğe kavuştuğumda, özgürlüğe ve zamana da kavuşurum diye umuyorum. Kısacası ben... Ben büyüyünce çocuk olmak istiyorum."
"Çocuklaşmanın formülü çok basit aslında: neşe, cıvıltı ve pırıl pırıl bir zekayla bakmak hayata" 

Mektuplardan sonra sırada "büyüklerle dalga geçme dersleri" var. Okurken yüksek sesle güldüm, kahkaha attım, çok eğlendim, dönüp dönüp bir daha okudum. Benim gibi pek konuşamayan biri için bu laflar bu yaşımda bile (az kaldı, 30 oluyorum 1,5 ay sonra, yaşasın:) çok zor ama aklınızın bir köşesinde olsun bu güzel cevaplar. Elif'i bu kitabın varlığından haberdar etsem mi kararsızım :) Birlikte dalga geçebilmemiz için yüksek sesle okusam iyi olabilir bu kitabı da.
Sizin çocukluğunuz nasıl geçti bilmiyorum ama benim öyle ağaç tepelerinde, sokakta salça ekmek yiyerek geçen bir çocukluğum olmadı ne yazık ki. Bu satırları ailemi suçlamadan yazayım, çünkü niyetim bir "suçlu" bulmak değil. Sadece biraz fazla "pamuklara sarılmış" büyütüldük biz, ben ve kardeşim. O yüzden de hayata karşı çok savunmasız kaldık. Öyle çok bilmiş, lafı ağzında tipler de değiliz. Biri bana bir laf söylesin en fazla çok kötü bakışımı fırlatıp "Clarice Bean 10 numaralı bakış), oradan uzaklaşıp ağlarım :) Bir ağlama önce değil mi? Sen de iki çift laf söyle karşındakine! Yok, ben yapamıyorum bunu. Laflar boğazımda düğüm olur, yutkunurum onu. "Amman karşı tarafı üzmeyeyim" diye. Kötü bir şey bu, hem de çok. Neyse ki Elif'in hiç öyle yutkunacak bir hali yok. Onu gözlemlediğim kadarıyla lafı çok güzel gediğine koyacak bir hali var :) Altta kalmaz yani, bize karşı verdiği (uyku) mücadelesinden bunu anladık :) Biz iki saf balık, bunu anladık yani 10 ayın sonunda :))
İşte siz ya da çocuğunuz böyle biriyseniz bence bu kitabı okumalı/okutturmalısınız. O kadar güzel cevaplar var ki... Yazmazsam olmaz:

"Şuna bak ne kadar da büyümüşsün!"
"Ne kadar?"

"Ay, inanamıyorum sana yaaa..."
"İnanamadığınızı anladık. Peki, başka neler yapamıyorsunuz?"

"Teyzesi, biz emeklemeye başladık."
"Öyleyse sizi hep emeklerken görmek istiyoruz."

"Büyüyünce ne olacaksın?"
"Siz büyüdünüz, ne oldunuz?"

"Sıkıl falan oldum!"
"Sonunda bir şey olabildiniz demek, kutlarım."

"Şeetme yane"
"Dilinizi bilmiyorum. Hangi ülkeden geldiniz?"

"Meet ettik."
"Ettiğini bulasın."

"Ne kadar inatçısın!"
"Doğru, keçiler de kıskanıyor beni ama onlara ne kadar inatçı olduğum konusunda kesin bir bilgi veremiyorum."

"Daha dünkü çocuksun..."
"Bugün de çocuğum, ne hoş değil mi?"

"Arkandan ağlar sonra..."
"Peki, yediklerim de içimde gülecek mi?"

"Sen kime benziyorsun?"
"Benzersiz bir insanımdır ben."

"Bak öcü geliyor, seni alıp götürecekmiş."
"Aa, ne güzel sinemaya mı götürecekmiş? Peki, yolda dondurma alır mı dersiniz, canım çok çekti de."

"Dalga geçmek hem bir eğlenme biçimidir hem de zaman zaman hayata karşı bir savunma yöntemidir."diyor kitapların yazarı sevgili Melek Özlem Sezer. Gerçekten de öyle, dalga geçerken hem eğleniyoruz hem de kendimizi savunuyoruz. Tabii bunu her an ya da her olayda yap(a)mıyoruz.
Geçen gün benim de aklıma geldi de teyze çok yaşlıydı sadece gülümsedim. Markette karşılaştık Elif'i sevdi ve dedi ki "ah yavruum, annem seni bu soğukta markete mi getirdi?"
Aklımdan geçen-: "teyzeciğim, bir dahakine size söylerim, market ihtiyacımızı siz getirirsiniz, biz de bu soğukta çıkmayız dışarı"... böyle bir şeydi yani :)
Lafı çok uzattım ama özetle, bu kitapları okuyun/okutturun :)
* Yazarın zihninde yol almak isterdim...
** Yazmayı unuttuğum için kızdım kendime ama neyse ki "kavunyiyenkedi" bir arkadaşım hatırlattı; "Büyüklere Mektuplar" kitabını resimleyen Ferit Avcı ve "Büyüklerle Dalga Geçme Dersleri" kitabını resimleyen Nuray Çiftçi'ye  kitabın eğlencesine çizimleriyle keyif kattıkları için çok teşekkürler.


Devamını oku »

1 Şubat 2015 Pazar

"Hayat Pahalı!" mı?

Bu sorunun cevabını sahiden bilmiyorum. Sanırım kişiye, yere, zamana göre değişebiliyor cevap. Maddiyatla ilgili bir şeyler yazmayı hiç istemesem de aklıma geliyor ara ara bu soru, ben de yazarken sesli düşünmüş olurum diye, buraya not almak istedim.
İlk olarak aklıma şu geliyor; önemli olan ne kadar kazandığın değil, ne kadar giderinin olduğu. Yani 1000 lira kazanan kişi de geçinemiyor, 15000 lira kazanan kişi de geçinemeyebiliyor. Yaşam şartları bunu etkiliyor galiba. Kimimiz 2000 model bir arabaya biniyor bazılarımız da 2015 modele :) Araba ne yazık ki bir ihtiyaç oluyor, hele ki büyük şehirde yaşanıyorsa, onu anladım. (Adanada yaşayıp klimayı bir zorunluluk olarak görmek gibi, otobüs durakları bile kapalı ve klimalı olduğuna göre, siz düşünün gerisini :)
Şu da geliyor aklıma: almanın yani tüketmenin sonu yok. "Tüketim toplumu" diye Foucault mu demişti şimdi hatırlayamadım ama sahiden son zamanlarda yaşadığımız şey de bu sanki. Değil mi? cep telefonumuz hala çalışıyorken gidip ennn son model telefon almak gibi. Ne tuhaf aslında, yazarken bile garipsedim. Hadi bunu yapmıyorum diye garipsedim. Peki hiç mi ihtiyacımız olmayan şeyler almıyoruz? Ohoooo...
Bizim mecburi AVM gezmelerimiz şöyle oluyor: ihtiyaçlar ve dükkanlar belirleniyor, gidiliyor (en az kalabalık saatte) ihtiyaç alınıp çıkılıyor. Bunu yapmaya da mecburuz çünkü 1. her şeyi internetten alamıyoruz. 2. kitapçı gezebilmek istiyoruz. Ankarada Kızılay'a açıkçası hafta sonu gitmeye gönlüm hiç razı değil. Tunalı bize gerçekten oldukça ters kalıyor. Yine en iyisi Arkadaş Kitapevi... Çocuk kitapları bölümü oldukça kapsamlı, kafesi keyifli (insanları satranç oynarken görebiliyorsunuz), ortamı "kitap sever" bir havada. Kısacası Arkadaş Kitapevi için AVM'ye mecbri gidişlerimiz oluyor. Geçtiğimiz haftalarda kitapçıdan çıktığımızda gözlerimize inanamadık. Meğerse orada korunaklı bölgedeymişiz. Dışarıda nasıl bir kalabalık var, anlatmam mümkün değil. yemek yiyecek olsanız oturacak bir tane masa ve sandalye yok. Biz genelde dışarıda yemiyoruz neyse ki. Ama insan bir durup düşünüyor: hayat pahalıysa bu kadar insan bu kadar alışverişi, tüketimi nasıl yapıyor? Taksitle mi? Bilmiyorum. Resmen koşarak uzaklaştık oradan. Kalabalıktan üçümüz de hoşlanmıyoruz ve cidden nefes almakta güçlük çekiyoruz ya da sadece ben öyleyim :) Bence en kötüsü de ne yaptığının farkında olmayan o koca yığının gözleriydi. Çok boş bakıyorlardı. Belki de günde 8 saat televizyon izleyip hipnotize olmuşlardı, bilmiyorum. Niyetim kimseyi küçük görmek değil. Sadece şunu anladım ki kimimiz daha az kimimiz daha çok ama neticede hepimiz uyuyoruz. Gözlerimiz kapalı olarak alışveriş yapıp ay sonu geldiğinde de "hayat pahalı" diyoruz.
Bunun yanında cidden "pahalı" olduğunu düşündüğüm şeyler de var: meyve ve sebze gibi. Küçük yerlerde yaşayanlara çok uçuk rakamlar gibi gelecek ama inanın burada geçen hafta kabağın (bildiğimiz yeşil, uzun, sebze olan) kilosu 7 liraydı. 4 kişilik bir aile ne yiyip ne içiyor, bazen dertleniyorum. Asgari ücret alan insanlar ay sonunu nasıl denk getiriyor, olmayan matematiğimle hesap yapıyorum. Bundan çıkış yolu var mı ya da çözümü nedir bu işin biraz da onun üzerine sesli düşüneyim bari :)
Aklıma ilk gelen şey; farkındalığın artması. Yani bu kadar çok reklama maruz kalınca insanların dışarıda bu markalara saldırması çok da tuhaf değil. "Bilinçli tüketici" olabilmek için de ihtiyaçlarımızı yazarak alışverişe gitmek, 2. sırada gelebilir. Listenin dışına çok acayip bir indirim olmadıkça çıkmamaya çalışmak güzel olur. 3. markete kesinlikle tok karna gidilmeli :) 4. "marka" kurbanı olmamak için alacağımız ürünün etiketini kapatıp şöööyle bir bakalım, ben genelde kıyas yaparım "pazarda bulsaydım acaba alır mıydım" diye :) Marka takıntısı apayrı bir şey sanırım. Benim aklım, hayalim, mantığım, zihnim, algım (neyim varsa artık) bu durumu anlayamasa da insanlar bir çantaya 2000 lira vb. para verebiliyor. Komik gelmiyor mu size de?
Biraz da kitaplardan bahsedeyim. Kitaplar pahalı mı? Hem evet hem hayır. Kitaba verilen paraya ben asla acımam. Öğrenciyken harçlıklarımla "Dünya Sinema Tarihi" kitabını 80 liraya almıştım da kimse kapmasın diye Dost'tan yurda gidene kadar sarılmıştım kitaba :) İşin içinde telif hakları vb. şeyler de girince çeviri kitapların bazıları sahiden pahalı oluyor, 35 lira mesela. Ama cidden ürüne göre fiyatı çok çok ucuz dediğim kitaplar da var. Örnek vermeyeyim diyordum ama aklıma gelince yazmadan edemedim, Hayykitap'ın çocuk kitapları öyle mesela. Çok güzel kitaplar ve bence fiyatları hiç abartılı değil, gayet ulaşılabilir rakamlar. Bir de şu meşhur: "Kitap okumuyorum çünkü çok pahalı ya da korsan kitap alıyorum" diyenlere ben çok kızıyorum. Korsan kitap demek emek hırsızlığı demek değil mi? Neyse bu konuya girersem çıkamam şimdi. Kitaplara pahalı deniyor ama elde son model cep telefonuyla geziliyor. Bir de okumak isteyen kütüphaneden de okur, bahane değil yani pahalılık. İnternet alışverişi çıktı mertlik bozuldu :) Eskiden Dost Kitapevi'nde hesabım vardı benim...Vay be, ne günlerdi. Şimdi giriyorsun babil, idefix, kitapyurdu adreslerine ve kitapları en az yüzde 25 az ödeyerek alıyorsun. Adil mi? Bilmiyorum. Hiçbiri kitapçıda gezerken keşfettiğin ve elinden bırakamadığın kitabın tadı gibi olamaz.O kesin. Ama diğer yandan... Ah işte o diğer yan :/
Nereden nereye geldim yine. Bu satırları kimler okur, okurken ne düşünür acaba? "Kafası karışmış bu kızın" derler mi? Der misiniz yani :)
Size de sorayım: Hayat sizce pahalı mı?
Annesi-yavrusu fındığımla görselimi kapatayım :)
* Geçinmek demişken benim çok önemsediğim diğer bir şey de "bereket". Bir evin, paranın bereketi olacak en başta. İşte o zaman ne kadar kazandığın önemli olmuyor. Gelen, çoğalıyor çünkü :) Nar gibi...
Devamını oku »