Drop Down MenusCSS Drop Down MenuPure CSS Dropdown Menu




29 Ağustos 2014 Cuma

Bir Kütüphane Diyalogu :)

Kitapları çok seviyorum ve kendimce belli aralıklarla kitap almaya çalışıyorum.
Ödünç kitaptan nefret ediyorum çünkü kitapların altını üstünü çizmeden yanına notlar almadan okuması çok zor geliyor. (Evet Uçan Sınıf'ı da hala bu yüzden okuyamadım-Çağla bu not sanaydı)
Ama belirli bir bütçeyle de her kitaba yetişmek oldukça zor.
İnternetteki indirimler resmen can kurtarıcı.
Hediye olarak bana kitap alan arkadaşlarımı ise daha çok sevdiğim doğrudur :)
Bir de -her ne kadar ülkemizdeki hali beni sinir etse de- kütüphaneler var.
Ankara'daki kütüphanelerden sanırım daha önce bahsetmiştim; şurada, burada ve orada :)
Ders çalışmak istiyorsanız Bilkent iyi bir tercih.
MK yani Milli Kütüphane (işyerime de yakındı, her öğlen oradaydım desem abartmış olmam)'de kitapları görmüyorsunuz :) Onlar sizi görüyor diyeceğim ama o da değil... Önce katalogdan aradığınız kitabın numarasını mesai saatlerinde görevli amcaya veriyorsunuz. Sonra bekliyorsunuz. O görevli amca gidip içeriden aradığınız kitabı getiriyor. O içerisi nasıl bir yer hep merak etmişimdir. Dolayısıyla da oradan pek kitap almadım. Ama çalışma odalarını çok kullandım. Bir de gazete/dergi okuma salonunda çokça vakit geçirdim. Kızılay'daki Adnan Ötüken Kütüphanesi'nin de çocuk bölümünün yaş ortalamasını yükseltmiş olabilirim :)
Bu şimdi bahsedeceğim diyalogsa bambaşka bir kütüphaneden, bize yakın ama hangisi olduğunu söylemeyeyim, kişileri ifşa etmeye gerek yok.
Geçtiğimiz yıl kayıt olduğumuz bu kütüphanenin çocuk bölümünden az da olsa faydalanmıştık. (Buradaki "k" aslında karabalığın ben daha çok kitap alabileyim diye yaptırdığı kayıt oluyor :)
Elif'in ilk doğduğu zamanlarda gittiğimde çok da istediğim gibi bir kitaba rastlayamamıştım. (Zaten aklım hep evdeydi, "ya uyandıysa" diye :)
Geçenlerde kütüphane kartlarımızı yine buldum. Çünkü "azıcık dağınık" olan 2 balık evinde her zaman bir şeyler kaybolur ve genelde de alakasız bir yerlerden çıkar.
Hazır anane de gelmişken ve Elif'in uykusu var ama uyumaya niyeti yokken kütüphaneye gidelim dedik.
Giriş katta bulunan çocuk kitaplarının olduğu oda/salon neyse ki klimalıydı :) Ben kitapları genelde 3'er 5'er seçerim, sonra aralarından eleme yaparım. Bu arada görevlinin orada bulunduğum süre zarfında sadece telefonuyla ilgilendiği, arada güvenliğe laf yetiştirdiği ama oldukça dağınık duran kitapların yüzüne bile bakmadığını bilmem söylememe gerek var mı? Var mı?
Ben kitaplarımı seçtim. Şahane bir şekilde Kumkurdu'mu buldum, gözlerimden çıkan yıldızlar kesinlikle bu geceyi aydınlatmaya yetecek, onu biliyorum :)

"Kişi başı 2 kitap alabiliyoruz değil mi?"
"Yok, sadece 1 kitap."
"Bu yeni bir uygulama mı; daha önce 2 kitap alıyorduk."
"Yoo, yeni değil. Çocuğunuz 15 günde 2 kitabı bitirecekse vereyim hadi." ("hadi" ??!!)
"Bitirir :)" "Ben kendime alacağım zaten."
"??!!!..."
Kartlarımızı uzattık, kaydımızı bekledik.
"Bu kartların süresi geçmiş."
"O ne demek?"
"Kitapları veremem. Kartları üst kattan yenileyin"
"Peki."
Bu arada kartlarımızı yırtıp atar.
Biz üst kata çıkarız.
Orada "tammm bir memur amca" vardır.
"Nüfus cüzdanınızla fatura lazım."
"Biz yeni kayıt değiliz ama, sadece yenileme."
"Olsun, lazım. Eski kartlarınız nerde ki?"
"Onu aşağıda yırttılar."
"Siz niye aşağıdaydınız ki? Orası çocuk bölümü."
"Oradan kitap aldık." (karşımdaki başka bir adam da gülüyor bu arada)
"Ama orası 12 yaşa kadar. Ondan sonrası yetişkin kitaplarını istiyor."
"Ben kendim okuyorum kitapları."
"Çocuk kitaplarını mı? Neden ki?"
"Bilmem. Seviyorum."
O karşımdaki adamdan başka bir cümle: "Benim kızım 12 yaşında, bak yetişkin kitaplarından okuyor."
Ben de içimden "İyi, aferin ne güzel ona. Ben de 10 yaşındayım aslında da büyük gösteriyorum" :) diye geçirdim, keşke de deseydim, ne derlerdi acaba.
Kütüphane görevlisi "O yırttığınız kartları getirin, hadi yapayım kaydınızı neyse" ("hadi", "neyse" ??!!!)
Çok şükür kaydımız yapıldı, kitaplarımıza kavuştuk.
Görevli amcalara kız(a)mıyorum çünkü sanırım onlar da işini yapıyor.
Ya da öyle bir şey.
Son bir diyalog da şöyleydi:
"Yeni kitaplar gelmiş. Ne zaman geldi?"
"Bilmem. Ara ara geliyor" :)
Kütüphanedeki Aslan, sahi neredesin kuzum?*


Devamını oku »

Pera Günlükleri / Delal Arya :)

3 kitabı da ardı ardına bitireli biraz oldu ama hakkında yazacaklarım çok olunca fırsat bulup yazamadım. Önceden belirteyim, ne kadar yazarsam yazayım mutlaka bir parçası eksik kalacak bu hikayenin çünkü HAAARİKAAAA bir dizi :)
En son "Yedi Denizlerde"yi okumuş ve "3. kitap nerede?" demiştim, araya Şeker Portakalı'nı almış, tekrardan Delal Arya kitaplarına dönüp bir de üstüne Jules Verne ile "80 Günde Devrialem"i tamamlamıştım. 
Uyku düzenimiz ne yazık ki yine yeniden bozulduğundan benim kitap okuma hallerim de son günlerde baya sekteye uğradı ama neyse ki bölüntülü uykular sayesinde her defasında başka bir maceraya çıkıyorum rüyalarımda. Mesela dün gece "11 Denizlerde" dolaşacağım diye bir tura yazılmışım. (tabii öyle hemen gemiye atlayayım diyememişim bilinçaltımda bile, nazikçe tura yazılmışım..) Ama neyse ki turu bir yerde kaçırıyorum ve marecaraya kendi başıma devam ediyorum. Hatta bir ara aç kalıyorum, etrafta yiyecek hiçbir şey bulamıyorum. Uyandım ki midem gurluyor. Gurlamaya Elif uyanıyor falan. (bu kısım abartı tabii)

Ben bu kitapları okurken sanırım kalbimin güm-güm atışı dışarıdan bile duyulacak seviyedeydi. Çok heyecanlandım. Bir sonraki satır, bir sonraki sayfa ve diğer kitap derken ne yazık ki 3 kitabı 3 günde bitirdim. Ve sanmıştım ki bu bir üçleme yani hikaye bitecek, gizemi çözeceğim. O da olmadı çünkü macera devam ediyor-muş.
Yine upuuzun bir giriş yapıp kitaptan hiç bahsetmedim, aferin bana :)
Pera Günlükleri Venedik'te bir okulda başlayan (bana nedense Hogwarts'ı çağrıştırdı.) ve İstanbul'da Pera Otelinde devam eden bir hikaye. Kahramanlarımız da ikiz kardeşler Ran Eltanin ve Lusin Eltanin. Anne ve babaları Afrikada bir kazıda kaybolunca okulun müdürü onları Pera Palas otelinin sahibi büyük amcaları Kaptan Barnekas'ın yanına gönderir çünkü orası onlar için "daha güvenli"dir. Sadece bu cümle bile kalbimin hızlanmasına sebep olmuştu. Bu kardeşlerin başına ne gelecekti ki otel onlar için "güvenli" olacaktı?
Yaptıkları tren yolculuğunda karşılaştıkları Çingene de bana Johhny Depp'in bir filmini çağrıştırdı. Aslında ben tüm hikayeyi bir filmmiş gibi izledim/okudum. Hikayede Osman Hamdi Bey'den Agatha Christie'ye kadar birçok ünlüden kesitler var. Ben hikayenin en çok kurgusunu, şifrelerin saklanmasını, içindeki harika coğrafya, tarih, arkeoloji,mistisizm,büyü, mitoloji vb. bilgileri, karakter tasvirlerini... Sanırım her şeyini çok sevdim :) İçindeki bilmeceli şiirler bana "Haritada Kaybolmak" ve "Kraliçeyi Kurtarmak" kitaplarını anımsattı.
İstanbul'u çok fazla bilmiyorum ama sanırım Taksim'de sahiden de böyle bir otel var: Pera Palas isminde. Bu hikayeyi okuyup da soluğu o otelin önünde almak istemeyen yoktur herhalde.
Hikayede sırlar, mühürler, muhafızlar, esrarengiz olaylar ve çok güzel /özgün bir senaryo var.
Çocuk kitaplarını lütfen "aman işte çocuk kitabı" deyip geçmeyin. Mesela bu kitaplar nice macera kitaplarında bulamayacağınız bir serüven vadediyor bence.
Aklımda bir dolu soru var yine.
Ne yapsam ki?
Kitapların yazarı Delal Arya'nın kapısını mı çalsam, ne dersiniz :))
Devamını oku »

26 Ağustos 2014 Salı

80 Günde Devrialem :)

İlkokuldaydım bu kitabı ilk okuduğumda. Evde çizgi-roman halinde olan bir baskısı vardı. Ne heyecanlanmıştım. Yemeyi içmeyi bırakıp Bay Fogg ile dünya turuna çıkmıştım.
Ve söz vermiştim kendime.
Büyüyünce ben de dünya turuna çıkacaktım.
Kesin.
Üniversitede bir ara interrail'e heveslendim, o bile olmadı.
Hatta hala bir pasaportum yok :)
Gemilerde kaçak yolculuk için de biraz fazla anne oldum sanki :)
Şansıma da tüm dünyayı gezmiş bir eş çıktı.
Hayal kuramıyorum birlikte şöyle gideriz buralara da gideriz diye.
Jules Verne'in tüm kitaplarını okumasam da bence 80 Günde Devrialem en harika kitabı.
Filin üzerinde oldukları, trende seyahat ettikleri, fırtınaya yakalandıkları an'lar hep birer macera.
Hayalimde bir de Avustralya vardı benim sahi :)
Geçen gün yine okuyunca yine o duygularım kabardı.
Ben de mi iddiaya girsem de atsam kendimi yollara? Benim Maymuncuk'um nerede :)


Devamını oku »

Anne Olunca Anladım :)

En başta annemin kıymetini, değerini, önemini.
Benim/bizim için yaptığı fedakarlıkların ne anlama geldiğini...
Bir süre anneme "Gönül" demiştim de dayanamadı "sen de bana Gönül dersen, bana kim anne diyecek" demişti.
Haklıydı.
Benimki de saygısızlıktan değildi aslında belki samimiyetten.
Şimdi yolda, Adana'dan geliyor.
Birkaç hafta bizimle kalacak.
Daha bayramda beraberdik ama yine özlemişim.
Ben ki üniversitede sadece tatillerde o da sıkılarak memlekete giderdim...
Annemi günlerce aramadığım zamanlar geldi aklıma.
O hep "işin varsa da, bir ara iyiyim de kapat"derdi de ben anlamazdım ne demek istiyordu.
İyiydim ya işte ...
Şimdi anlıyorum.
Bana "bu kadar korkak olma" dediklerinde "daha yeni anne oldum ve Elif benim ilk bebeğim, istediğimi olurum" diyorum.
Temizliği konusunda itiraf edeyim hiçbir titizliğim yok. Her gün banyo yapıyor gerçi ama üstüne kusmuş, altına yapmış; bunlarla gayet eğleniyoruz. Üstü hemen kirlenince de değiştirmiyorum mesela.
Geçen gün giriş kattaki komşu teyze balkondan kolunu uzattı... Oradan alacakmış Elif'i... Hani yok artık :) Nasıl bir anne olurum bilmiyorum ama helikopter kıvamına gelmeden yavrusunu koruyan/kollayan biri olmak isterim. Arada o kadar ince bir çizgi var ki. Onun düşmesine, hata yapmasına da KESİNLİKLE izin vermek lazım. Sanırım bu da zamanla oturacak bir şey. Her hareketimi de şöyle mi böyle mi diye kısıtlayamam.
Bu satırları da Elif'i ayağımda uyutmuşken yazıyorum. "Sen uyurken de güzelsin be yavrum" diyorum ama uykusunu almış boncuk gözleriyle de mutluluk duyuyorum.
Anne olunca kafama dank eden birçok şey var. Daha hoşgörülü oldum belki de, bilmiyorum. Giriş kattaki meraklı teyzeye sinir olsam da torun hasretinden Elif'i her gördüğünde kucağına almak istiyor.
Ya da gıcık olduğum bazı insanları düşünüyorum; onlar da bir annenin evladı, kıymetlisi.
Zaten öyle yaklaşınca kızacak/küsecek pek az şey kalıyor.
Ama bir de inadına inadına kötü konuşanlar var ya... Ne yapsam onlara iyi bakamıyorum. Kötü bakmamak için de iletişimi kesiyorum.
Torunum olunca ne hissederim bilmiyorum çünkü annemin gözlerinde bambaşka bir mutluluk var. Sabah yola çıkmadan konuştuğumuzda sesi çok heyecanlıydı : "Fıstığımı göreceğim" diyordu.
Ben odada yokken Elif'e şunları söylerken buluyorum annemi :" Sen benim mor menekşem, sarı papatyam, kırmızı gülüm, hayat enerjimsin. İçimi açayım seni oraya alayım sonra da fermuarı çekeyim." :)
Torun sevgisi güzel bir şey sanırım.
Anne olunca -her ne kadar normal doğum yapmamış da olsam- doğum an'ının ne mucizevi bir şey olduğunu anladım.

Kendi üzerine bir şey almayıp yavruna alışveriş yapmanın zevkini de anladım. (tamam bu kısım işime bile gelmiş olabilir.) Çok yakın arkadaşlarımızın düğünü var haftaya ve benim de Elif'in de düğüne giyecek bir şeyi yok. Ailemizin  kıyafet/moda/makyaj/tasarım uzmanı kardeşimi aradım, ne alayım nerden alayım diye. "Elif kolay da seninle uğraşırız" dedi. Peki ben ne yaptım? Elif o ara slingde olduğundan deneme şansımın olmadığı önden düğmeli bir elbiseyi aldım :) Ve gerçekten süper oldu. Bana sorarsanız bir bebek her yerde bebektir ve en güzel kıyafeti de tulumdur :) Düğüne de böyle gidebileceğini düşünüyordum ama karabalığın kızını süsleyesi varmış. Neyse kot elbisenin üstünde hafif bir dantelle olayı kapattık. Elif'i görenler o yüzden mi erkek sanıyor ki :) Ben hiç elbise almadım ona. Hediye gelenleri giydirdim. Onlar da küçüldü tabii.
Konu nerden nereye geldi :) Kısacası Elif'e 3 saatte bir şeyler bakıp kendime 10 dakikada elbise almaktan mutluyum :)

Sahi sizin anne olunca anladığınız neler var?

Devamını oku »

24 Ağustos 2014 Pazar

Uyku Kardeş, Ver Elini :)

Elif doğmadan önce bir bebeğin nasıl uyuduğu/uyutulduğu ile ilgili bir şeyler bilmiyordum. Tek bildiğim küçükken kuzenimin çocuklarını arada hamakta sallardım, o kadar.
Ama kitaplar okurken, kendimi bebekli hayata hazırlarken hiç aklıma uykunun sorun olabileceği gelmemişti.
(evet yine bir itiraf)
Beklemediğim yerden soru geldi :)
Çünkü bence bebekleri yatağına koyardın ve onlar uyurdu. Safım ben ya cidden...
İlk 10 gün (Elif 2. gün sarılık olmuştu ve 24 saat hastanede kalmıştık) Elif'i zorla uyandırıyorduk :)) Hahahaha yazınca bile güldüm ya :) İnternette bakmıştık, bebekler nasıl uyandırılır diye. Burnunu falan sıkmıştık, ayak altını gıdıklayıp, altını değiştirmiştik... Ve ben şu cümleyi kurmuştum: "İlerde de uyutmak için çaba harcayacağız ve bugünleri arayacağız değil mi?"
Çok değil 10 gün sonra, mutfağımızda ciddi bir patlamanın yaşanıp apartmanın komple acil tahliyesi ve benim 10 günlük bebem kucağımda şoka girmemle aynı zamanda, hayatımıza kolik diye bir şey girdi.
O ara Elif'i uyutmak gibi bir derdimiz olmadı açıkçası.
Daha çok sakinleştirmeye çalışmak diyelim yaptığımız işin adına.
Elif neredeyse havalara atılsa bile korkmayan ve bundan keyif alan bir bebek.
Kolikten miras bir şekilde de kucakta sallama (hatta aynı zamanda halay başı misali sen de sallanma,koridorda yürüme, saç kurutma mak. açma) gibi bizi şu an oldukça zorlayan bir sürece alışmış olduk.
Yarım saat uyutmakla uğraşırsam ve Elif sadece yarım saat uyumuşsa benim halimi bir düşünün.
O ara tuvalete gidip yiyeceğim yemeklerin altını açabilmişsem çok şükür diyordum.
4. ayın yazısında GeCe'nin yorumu aklıma yatmıştı ve ertesi gün ayakta sallamaya başladım.
Çok komik geliyordum kendime; çünkü ben bebeğimi asla ayağımda sallamayacaktım :) Safım demiştim değil mi?
10 gündür de o şekilde uyumaya/uyutmaya çalışıyorum(z)
Anladım ki -şimdilik- çözüm bu da değil.
Elif sallanmaktan hoşlanıyor diyorum ama bir de bakıyorum sallanmaktan nefret ediyor.
Hatta kaç defa işleri biz mi zorlaştırıyoruz acaba diye sakinken ışığı kısıp, müziği açıp yatağında bıraktık.
Öylece yatağında oyalanan ve belki bir ümit uyur mu diye parmaklarımızı cross yaptığımız anlarda Elif çığırarak ağlamaya başladı.
Kolikten hatıra bir ağlama şekli bu.
Bebeği ağlayanlar lütfen buna üzülmesin.
Bebeğin çığlıklarla çığırması, nefesini tutması, kendini 1 saniyede kızartıp morartması çok daha fena oluyor anne/baba için. Kaç defa "yatakta bir yere mi sıkıştı" diye panikledik. Ama yok. 1 saniye önce uyku arkadaşını seven bebek saniyesinde çığlıklar atıyor. Hayır ne oluyor acaba?
Akşam oldukça rutin bir şekilde banyosu yapılıyor, masajı-o izin verdiği kadar- yapılıyor, pijamalar giyiliyor, sakin ortama gidiliyor, güzel müzik açılıyor, gülüşüp sakinleşiliyor. Ve Elif gözler kıpkırmızı esnemeye başlıyor.
İşte uykusu gelmiş bir bebe diyoruz :)
Ama Elif ısrarla uykuya direniyor.
10 gündür bizde olan babaanne "3 çocuk büyüttüm, 3 torun baktım, böyle bir uyku direnci görmedim, böyle çığlıklar duymadım" diyor :)
Evet bizim kızımız opera sanatçısı olacak zaten, alıştırma yapıyor babaannesi :)
Biliyorum ki bu uyku mücadelesinde yalnız değilim. Bunları yaşayan ilk anne/baba değiliz; sonuncusu da olmayacağız.
Milenyum çocukları madem dokunmatik ekranda işlem yapabilmeyi doğuştan beceriyor...Bravo :) O halde neden kendi kendilerine uyuyamıyorlar arkadaş? Bilgiler mi çok geliyor :)
Elif'e şunu söylerken buldum kendimi "canım kızııım, az sonra seni uyutacağaım. bana izin verir misin, yardımcı olur musun" :)) Elif de güldü tabii...
Uyku direnci çok acayip bir şey.
Gündüz uykularının çoğu 30-45 dakika. O yüzden de ayağımda salladığımda ayağımı çekmiyorum, yanıma su/yiyecek ve kitap alıp yoluma devam ediyorum çünkü 20 dakika sonra da uyanabiliyor. Ve uyandırılırsa çok sinirli oluyor :/ Ben de kendime buradan pay çıkardım ve bu süre zarfında her gün 1 kitap bitirdim.(ortalama 150-200 sayfa)
Daha önce "sanki ayakta sallamak daha mı iyi" diye ablayı terslemiştim. Şimdiyse level atladığımızı düşünüyorum.
İşte hayat böyle bir şey sanırım, ettiğin lafları güzelce yutarsın :)
Sanmayın ki ayakta sallamak kolay ya da Elif seviyor...
Mesela akşamları kesinlikle ayakta sallanmak istemediğini beyan ediyor sıpam. Biz de peki diyoruz.
Sırta pışpışlama, yanına yatırıp birlikte uyuma falan Elif için geçerli değil.
Elif bize şöyle diyor bence "hey siz, minik balıklar, uykum gelmiş olabilir, evet gözlerim kan çanağı ve sürekli esniyorum ama UYUMAYACAĞIIIIIIIM.o kadar KESİN VE NET. bence boşuna uğraşmayın yani tatlılarım"... Cidden bu mesajı her uyku seansında yüzümüze söylüyor.
Bizi parmağında oynattığından şüpheleniyorum.
Dışarı çıkıp arabasına koysak da çoook nadir uyuyor.
Ama sling her zaman işe yarıyor, onu söyleyebilirim.
Acaba diyorum Elif hala anne karnını mı özlüyor. Hani zaten 41. haftada doğmuştu. Hatta "ben gelemeyeceğim anacım, siz gelin beni alıverin" demişti :)
Dolayısıyla benim/bizim uykular da hep bölük pörçük.
Beni kendi uykusuzluğumdan daha çok Elif'i nasıl uyuturum halleri yoruyor, onu fark ettim.
Çünkü ben normalde de hafta sonları 6.30'da kalkan biriy(d)im. Hiç öyle öğlenlere kadar yatmayı sevmem.
Uykuda düzeni severim ve hamileliğim boyunca da 22-23 arası uyuyup 6.30-7.00 arası kalktım.
O halde nedir be güzel yavrum senin uykuya direncin?
O yüzden ne diyoruz?
Uyku kardeş, ver elini...
Ve yanımızdan hiç ayrılma olur mu :)
* Uyku konusunu ben daha çok yazacakmışım gibi bir his var içimde, hadi hayırlısı...
** Uyku eğitimi konusunda da gel-gitlerim var. Öncesinde bana bir "sabır eğitimi" gerekebileceğinden korkuyorum :)

Bu arada sanmayın ki dertliyim.
Tamam uyanıkken de sallanıyor olabilirim ama gerçekten Elifle hayatı çok seviyorum.
Hem o ne öyle aynı saatte yatıp kalkmalar falan, ne monotonmuşum yahu :))
Devamını oku »

Büyük Resim :)

Geçen yazımdan sonra sevdiğim birinden bir mesaj aldım. "Müsait olunca ara beni" yazıyordu. Aradım. Karşımdaki "e anlat" dedi. Deli mi ne, dedim. "Sen aradın ya, sen anlat"... Meğer benim yazıma dertlenmiş, konuşmak isterim de konuşamam/arayamam diye kendisi aramış :) "Aslında anlatacak çok da bir şey yok"un altından 40 dakika geçti :) Bir de anlatacaklarım olsaydı, vay halimize.
Yazının altına yorum bırakanlar, bana mesaj atan, mail atan... Aaaa şaştım kaldım yahu. Teşekkürler öncelikle.
Ben de "acaba pire için yorgan mı yakıyorum" diyordum.
Çünkü blogumu çok seviyorum.
Ve fark ettim ki bazı şeyleri ben içselleştirmişim. (tabii bunu anlamamda karabalığın da yardımı oldu)
Azıcık daha büyüyüp yoluma devam etmeye karar verdim :)
Önceki yazımda bahsettiğim minik değişiklikleri düşünüyorum şimdi.
Ve tabii ne kadar süreceğini bilmesem de keyifli sohbetlerin peşindeyim.
Belki de yazdım, rahatladım.
Umuyorum ki, şimdilik buralardayım,
Çünkü büyük resme odaklanmak istiyorum...



Devamını oku »

22 Ağustos 2014 Cuma

Bu Aralar

Canım biraz sıkkın.
Neden olduğunu bilmiyorum.
Belki biliyorum da kendime itiraf etmesi zor geliyor.
Bazen diyorum; keşke balık burcu olmasaydım.
Bu kadar duygusal, hassas ve kırılgan olmazdım.
Sonra düşünüyorum...
O zaman da "ben" olmaz, başka biri olurdum.
Bunu da istemiyorum.
Birisi kötü bir söz söylediğinde ya da alanıma girdiğinde sınırları çok net çizebilmek isterdim, kendimle savaşmak yerine.
"Aman karşı tarafı kırmayayım" diye diye bazen kendimi ne kadar hırpaladığımı görüyorum.
Nedense yazma ihtiyacı hissettim, ben bu blogu ya da buradaki yazıları tamamen hobi amaçlı yazıyorum.
Yazarken rahatlıyorum, yeni ve güzel insanlarla tanışıyorum, öğreniyorum, araştırıyorum, şimdi yaptığım gibi dertleşiyorum.
Kaynak: burada
Birkaç gündür fark ettim ki blogumu ve sosyal medyadaki tüm hesaplarımı kapatmayı düşünmüşüm. (bilinçaltı)
Bundan kimsenin- doğal olarak- bir eksiklik hissetmeyeceğini de biliyorum.
Ama benim için yazmak/paylaşmak gerçekten bir ihtiyaç.
Neyse ki karşıma dürüst ve güzel insanlar çıkıyor.
Bazen de tıpkı hayat gibi gönlümü incitenler.
Sanal bir dünyada kime neye kırılıyorum halbuki değil mi :) Saf mıyım neyim :)
İşte o zaman diyorum yine "keşke bu kadar kırılgan olmasaydım" diye.
Ama "keşke" demek de istemiyorum.
Bloga henüz yazmadım ama "2 balık 1 kedi"deki "1 kedi" olan Lokum'a bir hayli çok üzülüyorum.
Elif uykuyu pek sevmeyen, uykuya geçişi zor olan ama çok tatlı bir bebek :)
Belki biraz uykusuz kaldığımdan olsa gerek sağlıklı düşünemiyor da olabilirim.
Hani bazen karşındakini samimi görürsün ve sen de öyle davranırsın hatta fazla fazla içini dökersin.
Sonra bir de bakarsın ki aslında aynı yöne bakmıyormuşsunuz.
İşte böyle zamanları ben kolay atlatamıyorum. "Ama neden ki" ler beynimde sürüp gidiyor.
Halbuki hayat kısa değil mi, antin kuntin işlere de bu kadar takılmamak lazım.
Ama işte değer verdiğin biri(leri) bunu yapınca ben biraz dalgalanıyorum.
Neyse ki sonra duruluyorum.
Eğer blogu kapatmazsam birkaç değişiklik düşünüyorum, öyle basit bir şeyler. "Amatörce" yani :)
Dedim ya ben blogumu sadece hobi amaçlı görüyorum.
"Annelik sohbetleri"ni de aynı şekilde sohbet etmek amaçlı yazıyorum, paylaşıyorum.
Kim bilir belki ben de biraz dolmuşumdur...
Neyse Elif, ayaklarıyla oynadığı perdeyi kafasına indirmeden ben kaçayım.
-Umarım- yine görüşmek üzere, blog :)

** Yazdıklarımı kimse üzerine alınmasın olur mu; bu yazıyı mesaj amaçlı yazmadım. Sadece içimdekileri yazmak istedim.


Devamını oku »

21 Ağustos 2014 Perşembe

Anne(lik) Sohbetleri : Filiz & Eylül & Duru :)

Hani bazı insanlar vardır; görmeseniz de yüz yüze konuşmasanız da sadece yazdıklarından kanınız hemen o insana kaynar. İşte Filiz onlardan biri benim için. Blog sayesinde tanıştık ve her gün sosyal medyada neler yaptıklarını, bahçeden ne topladıklarını merakla takip eder oldum. Hazır bu kadar meraklıyken annelik sohbetinde de buluşalım istedim Filizle :)

Sevgili Filiz;
Merhaba Esra, ilgiyle takip ettiğim Annelik Sohbetlerine dahil olmak mutluluk verici, teşekkür ederim :)

İlk sorum “2 çocuklu hayata alıştın mı?” olacak :)
Yaklaşık 2,5 aydır iki çocuk annesiyim ama hala durumu tam olarak idrak edemedim diyebilirim. Bazen Duru’ya bakıp ‘Sen bir hayal değilsin di mi?’ diye soruyorum. Her iki çocuğun da farklı aşamalardan geçişi başlı başına bir alışma süreci olduğu için ne zaman kendime ‘tamam ben oldum’ diyebileceğim bilmiyorum. Ama uykusuzluğa alıştım orası kesin :)

Annelik maceraların nasıl başladı?
Eylül evliliğimizin ikinci yılında dünyaya geldi. Evlendiğimde bebek için daha uzun süre bekleriz diye düşünüyordum ama hormonlar devreye girdi sanırım, çocuklara karşı son derece mesafeli birisiyken bir anda çocuk sahibi olmayı istediğimi fark ettim. Bebeklerin de her çağrıya cevap vermediğini, gebeliğin şıp diye olan bir şey olmadığını da tecrübe ettim :)
İkinci çocuk için karar verirken en önemli etkenlerden birisiEylül’ün gelişimiydi. Eylül 5 yaşına yaklaşırken ailecek hazır olduğumuza karar verdik.
Böyle yazınca bebek ‘sipariş formunu’ doldurunca kapınıza geliyormuş gibi oldu sanki :) Anne-baba olmak isteyenleri yanıltmayayım, siz hazırım deseniz de eskilerin dediği gibi bebekler ‘vakti-saati’ dolunca geliyor…

Doğum hikayelerini anlatabilir misin?
İlk gebeliğim sorunsuz geçti, önceliğin normal doğumdu, sezaryen de doktorumun gerekli görmesi durumunda kabulümdü yeter ki sancı çektikten sonra ameliyata gitmeyeyim diye düşünüyordum. Artık nasıl bir mesaj gönderdiysem her iki sezaryene de sancı eşliğinde gittim! İlkinde suni sancıyla normal doğumu denedik, mecburiyetten operasyona geçildi; ikincide de Duru annesi gibi dediğim dedik bir ‘ikizler’ olduğunu kanıtlayarak ‘siz çağırdınız diye değil, kendim istediğim için geliyorum’ dedi ve önce çaktırmadan doğum ağrılarını başlattı, sonrasında da operasyon saatine kadar annesini kıvrandırdı ;)
İlk doğumumdan sonra fiziken zor toparlandım Allahtan Eylül  tam anlamıyla ‘yeni başlayanlar için ideal’ bebekti. Sıkıntı çıkarıp acemiliğimizi yüzümüze vurmadı :)
Duru da doğum sonrası yoğun bakımda kalınca ben kendimi unutup iki günde ayaklandım, hastane ziyaretleri, süt sağma çabaları derken ilk on beş gün uyuşturulmuş gibiydim…Kızımızı alıp evimize gelince start verdim ben lohusalığa :)

İkinci çocuk kararını alırken zorlandın mı; çekincelerin oldu mu? ( Çok özel değilse)
Karar aşaması benim için sancılı bir dönemdi;hem uygun zaman diliminin geldiğini, Eylül’ün kardeş istediğini görüyordum hem de kardeşi gelince Eylül’e haksızlık olacakmış, ondan zaman/ilgi çalacakmışım gibi düşünüyordum. Gebelik sürecinde de bu dalgalı ruh halim devam etti. İkinci bebeğimi de Eylül kadar sevebilir miyim diye düşünüyor, hem de bunu aklıma getirdiğim için kendimekızıyordum. Ama Duru doğup da gebelik hormonlarının kıskacından çıkıncaherşey normale döndü. Kızlarıma sarılıp gözlerimi kapatınca, dünyanın en mutlu insanı benim :)

Bahçeli bir evde yaşıyorsunuz ya da bağ/bahçe işlerine yakınsınız sanırım. Toprakla uğraşmak sana, Eylüle iyi geliyor mu?
Benim çocukluğum bahçeli bir evde geçti, toprakla olan bağım hiç kopmadı. Eşim de ormanlık bir kampüste büyüyen şanslı çocuklardan, bu yüzden çocuklarımızı mümkün olduğunca doğal bir ortamda büyütmek; toza toprağa dokunarak oynamaları, ağaçları/hayvanları tanımaları en büyük hayalimizdi. Yaşadığımız ilçeye üç yıl önce tayin olduk, ailelerimize (Konya ve Antalya’ya) yakın oluşu ve şehir karmaşasından uzak oluşu tercih nedenimiz oldu. Evimizin iki komşumuzla paylaştığımız büyük bir bahçesi var,önceden yan komşumuzu bile tanımazken burada eski dizilerden hatırladığımız komşuluk ilişkilerinin sürdüğünü gördük…
Bahçeyle uğraşmak benim için terapi gibi, Eylül’ün de çok hoşuna gidiyor bu işler. Bu sene kendisine bir bahçe yaptı; kendi elleriyle mısır, ayçekirdeği ekti, bizden gördüklerini uygulayıp onları suladı-gübreledi :) Havuç, mısır, patates gibi pek çok sebzeyi de Eylül nasıl yetiştiğini öğrensin diye ektim, birlikte büyüme süreçlerini takip ettik. Şimdilerde yediği her şeyin tohumunu-çekirdeğini götürüp bahçesine ekiyor :)
Doğadan aldıklarımızı bir şekilde yerine koymalıyız, toprağın kıymetini bilmeliyiz, bunun farkında olan nesiller yetiştirmeliyiz diye düşünüyorum. 

Eylül, Duru eve geldiğinde neler yaptı; nasıl tepki verdi?
Doğum sonrasında yaşayacaklarımızı, bebeğin ilk günler çok ağlayacağını, benim ameliyat sonrası dinlenmeye ihtiyaç duyacağımı detaylı olarak Eylül’e anlatmıştım ama ilk iki hafta planladığımızdan çok farklı oldu. O karmaşayı anlamasını bekleyemezdim çünkü ben bile bazen doğum yapıp yapmadığımı sorgulayan bir ruh halindeydim…
Eve döndükten sonra Eylül kardeşine karşı nazik ve şefkatli davrandı ama dışarından gelenlere karşı çok hırçındı. Benimle birlikte kardeşinin kıyafetlerini katlıyor, seviyor ama komşuya çıkınca ‘Duru’nun ne çok kıyafeti var, bana hiç yeni birşeyler almıyorlar’ diye dert yanıyormuş :) Gel-gitleri devam ediyor yani. Okullar açılıp eski düzenine dönünce daha rahat olur diye umuyorum…
amaniiin, doğuştan kartal bu kızlar :)

Kardeş kıskançlığı diye bir şey var mı sahiden?
Kıskançlık canlıların doğasında var, makul sınırlar içerisinde kaldığı sürece engelleme taraftarı değilim. Şikayet etsin, gerekirse ağlasın, aklından geçenleri ifade etsin; kardeşinin varlığına bir şekilde alışacak ve kabullenecek diye düşünüyorum. Sadece kıskandığı durumun acısını çıkartma gibi bir girişimde bulunmasın, şimdiye kadar da böyle bir durum yaşamadık çok şükür.

İkinci çocuğu düşünen/planlayanlara neler tavsiye edersin?
İki çocuk arasında standart olarak ‘şu kadar yaş olmalı’ genellemesine takılmamak gerekli, önemli olan çocuğunuzun gelişim süreci, ailecek hazır olup olmadığınız. Birçok konuda olduğu gibi bu konuda da yük annelerin omuzlarında; karar verme stresi, duygusal dalgalanmalar sizi korkutmasın. İşi biraz da oluruna bırakın, planlama/düzenlemeleri doğum sonrasında halletmek daha kolay olacaktır. Çocuklarla ‘soyut’ bir kardeş kavramı üzerinden yapılan konuşmalar bir yerden sonra etkisinikaybediyor, herşeyi kolaylıkla kabullenen çocuğun kardeşi gelince çok daha farklı düşüncelere sahip olduğunu tecrübe edebiliyorsunuz.
Bildiğim kadarıyla ücretsiz izne ayrılacaksın ama bir müddet sonra çalışma hayatına geri döneceksin. 

Çalışmıyor olmayı tercih eder miydin?
15 Ağustos itibariyle ücretsiz izne ayrıldım, maalesef resmi doğum izni komik sayılabilecek kadar kısa!!
Çalışıp çocuklarına daha iyi imkanlar sağlamak mı; evde onların yanında olmak, okuldan gelen çocuğunu karşılayabilmek mi? Çalışan annelerin çıkmazı bu…Ben çalışan bir anne olmaktan çoğunlukla memnunum ama hasta çocuğunu bakıcıya/kreşe bırakıp gitmek gibi içimi acıtan durumlar da olmuyor değil.

Çocuklarla ilgilenirken sabrının cidden tükendiği zamanlar oluyor mu? O an’larda neler yapıyorsun? 
Zaten yapı olarak sabrı bol, sakin insanlardan değilimdir. Zaman zaman sabrımın tükendiği, patladığım anlar olabiliyor. Eylül’le girdiğimiz sözlü tartışmalar beni zorlayabiliyor, kurallara uymayı reddettiği zamanlar oluyor. Bu durumlarda eşim evdeyse durumu ona devrediyorum, O yoksa odadan çıkıp Eylül’ü de düşünmesi/sakinleşmesi için yalnız bırakıyorum. Sinirlendiğim durumlarda Eylül’e sarılmak da (tabi inadını kırabilirsem) sakinleşmemi sağlıyor :)

Yanlış bilmiyorsam Duru ile bir gaz/kolik maceranız sizin de oldu değil mi? Siz neler yaşamıştınız?
Evet Duru sayesinde kolik ile tanıştık ve da tanıştığımız memnun olmadık!!Üçüncü haftadan sonra bir anda başladı ağlama krizleri, akşama doğru aynı zaman aralığında bacaklarını karnına çekip ağlıyordu (nispeten azaldığı için geçmiş zaman muamelesi yapabiliyorum :) ). İlk günler çok zorlandık, tam da uykusuzluğumun ortaya çıktığı saatlerde Duru da ağlamaya başlayınca, kendimi uyuşmuş, algıları kapanmış gibi hissediyordum. Eşime bırakıp gidemiyor, hep kendim susturmaya çalışıyor, başaramıyordum, akşam saatleri yaklaştığında beni de stres sarıyordu. Zamanla ve de tecrübeyle ufak tefek müdahele şekilleri bulduk; ‘şşşşttt’ sesiyle sallamak, emzik vermek, arabayla dolaşmak, ılık kompres yapmak, saç kurutma makinesi açmak. Doktorumuzun önerisiyle birçok takviye/ilaç kullandık ve hemen hepsinin ise yarayıp yaramadığını anlayamadık :) Sonunda kendi rutinimizi oluşturduk; Duru yediye doğru huysuzlanıyordu, öncesinde ilacını veriyor, yıkıyor, karnını doyuruyor ve altı buçuk gibi uyutuyoruz. Banyonun da etkisiyle derin uykuya geçince sıkıntılı saatleri bazen uykusunda kımıldanarak geçiriyor, bazen de uyanıp ağlıyor. Hatta ben ‘Duru uyusun da şu işimi halledeyim’ dersem kesin ağlıyor :) Ağladığı durumlarda battaniye içinde sallamayla sakinleştiğini keşfettik, bugünlerde bolca kol kası yapıyoruz :)
Üçüncü aya girince biraz azaldı en azından süresi kısaldı ağlamalarının (çok şükür)…

Çokça kitap okuduğunu biliyorum ve ters durmadığım müddetçe her durumda kitap okuyabilirim demiştin :) Günün en çok hangi zamanları senin ve kitaplarının olabiliyor?
Kitap okumak biyolojik bir gereklilik gibi benim için, hemen her ortamda okuyabilirim :) Duru balkon salıncağında (serin havanın da) etkisiyle uyumayı seviyor, ben de yanında oturunca kitap okumak için ideal ortam oluşuyor :) Akşama doğru Duru’nun uyuduğu Eylül’ün de bahçeye oynamaya çıktığı saatler yine bana kalıyor…
Eylül’le rutin uyku öncesi okumalarımız bu ara biraz aksadı, şimdilik babayla devam ediyorlar, eski düzenimize en kısa zamanda dönebiliriz umarım…

Bir gününüz nasıl geçiyor?
Aslında tam olarak bir düzen oturtamadık, Duru’nun uyku süresi ve Eylül’ün tribal durumlarına göre şekilleniyor günümüz. Duru ile günümüz erken başlıyor; karnını doyurup sabah bakımını yapıp mutfağa geçiyoruz, ben kahvaltı hazırlarken Duru oyuncak ineğiyle hasbihâlediyor :) Eylül daha geç uyanıp kahvaltı yapıyor. Günümüz ise Duru’yu açık havaya çıkarmak, bolca konuşmak, oyuncaklarla ilgisini çekmek, banyo faslı, Duru uyurken Eylül’le oynamak, bahçe sulamak, kitap okumak, öğle/akşam yemeği hazırlamakla geçiyor…Ah bir de bakıştığım eliptik bisiklet var ki henüz ona sıra gelmedi, gelemedi…

Anne adaylarına neler tavsiye edersin?
Annelik çok kıymetli bir durum, dileğim arzu eden herkesin çocuk sahibi olması… Tecrübelerimden yola çıkarak; Anne adaylarına bolca okumalarını, araştırmalarını ve en önemlisi de her bebeğin farklı özelliklere sahip birer birey olduğunu unutmamalarını öneririm. Tecrübelere kulak verirken kıyaslama,genelleme yapmamak önünüzü açacak, sizin ve bebeğinizin daha huzurlu olmasını sağlayacaktır…

Katıldığın için çok teşekkürler çilek kızlarını öper& koklarım :)
Ben de çok teşekkür ederim, benim için farklı bir deneyim oldu :) Minik kitap kurdunu ilgiyle takip ediyorum…Sevgiler :)

"Acaba Filiz bugün hangi kitabı okudu/okuyamadı", "Eylül'ün keyfi nasıl?", "Duru'nun gazları geçti mi?" :) Aklıma geliyor öyle bunlar benim. 
Gerçekten de her doğum apayrı bir hikaye. Çoğumuz normal doğum istiyor ama kısmetimizde ne varsa onu yaşıyoruz sanırım. Kardeşler arası yaş farkına çok takılmamak, bunu biraz da ablayı/abiyi gözlemleyerek vermek konusunda Filiz'e hak verdim. Hayat bu neticede. Her şey her zaman planlarımıza uymayabiliyor.
Kısacası bu annelik sohbetini de çok ama çok sevdim ve bir dolu şey öğrendim.
Yeniden teşekkürler Filiz :)


Devamını oku »

20 Ağustos 2014 Çarşamba

Merhaba DÜNYALI, Biz (de) Dostuz :)

     "Merhaba Dünyalı, biz dostuz" :)
      Çok sevdim bu lafı; birkaç aydır dilime dolandı.
      Sebebi de ayın 1'ini beklemeden -eğer çıkmışsa- koşup aldığım Dünyalı dergi.
      Daha önce derginin ilk sayısından bahsetmiştim. Şimdiye kadar 5 sayı okuduk ve hepsi birbirinden güzeldi. Lakin bir sıkıntısı vardı: çabuk bitiyordu :/ Banu ve Yıldırayla sıkı pazarlık yaptık; dergi 15 günde bir yayınlansın dedik; "ortada Banu ve Yıldıray kalmaz o zaman" dediler; "peki madem" dedik; ayda 1 olmasını kabullendik.
      Bir Dolap Kitap hangi işe girse ben hep heyecanla ve mutlulukla takip ediyorum. Sanki ben de o işin içindeyim gibi hissediyorum. Halbuki yeni işleri konusunda pek ketumlar :)) 
      Dünyalı'nın içinde neler olup bitiyor çok merak etmiştim. "Yayın Yönetmeni" ile bir röportaj ayarlayayım dedim; karşıma yine Yıldıray çıktı :) 
      Daha önce hem Banu hem de Yıldıray kitaplarıyla olan söyleşi ile "1 Kitap 1 Mektup" etkinliğine konuk olmuşlardı. Ve hatta BDK ile nasıl tanıştığımızı ama konuşamadığımızı da yazmıştım. 
      Her ne kadar Yıldıray "onu zaman gösterecek" dese de bence BDK'nın yaptığı en güzel işlerden biri oldu DÜNYALI. Tabii ki sadece onların emeği yok bu dergide. (Tam tanımadıklarım kusura bakmasın ama Beyhan İslam, Ezgi Keleş(gözler Usta'yı arıyor :P, Ege Erim sahiden de dergiye çok yakışmışlar.)
      Ben yine çok konuştum... Biraz susayım ve sorulara geçeyim en iyisi :)
          

     Doğal olarak ilk soru “Dünyalı” derginin nasıl oluştuğu hakkında J Sahi, nerden çıktı dergi fikri ve nasıl gelişti süreç?
Ben Milliyet Çocuk’la büyüdüm. Banu Doğan Kardeş’le büyümüş. İkimiz de çocuk dergisi denince benzer şeyleri düşünüyoruz yani. Gel gör ki bir kitapçı ya da gazetecide satılanlara kıyasla “dergi” denince bizim aklımıza gelen birbirine hiç benzemiyor.  Piyasadaki dergileri ele desen toplam 5 tane çıkartamıyorum iyidir bu diyerek önereceğim. Uzun lafın kısası, piyasadaki dergilerin büyük bölümünün okurlarını ciddiye alan, onlara gerçek içerik sunmayı amaçlayan dergiler olmadığının farkındaydık. Yani bir yerde kendi dergimizi kendimiz yapmak istedik.Ayrıca bunun Bir Dolap Kitap’ın yapması gereken bir iş olduğuna da inanıyorduk. Dolap’ta haftalık bir dijital dergi girişimimiz olmuştu ve tam 16 sayı yapmıştık hatta. Gerçi o çocuklara yönelik değildi ama çocuklarla ilgiliydi. Her neyse, bir çocuk dergisi yapmak fikri öyle ansızın gelmedi aklımıza anlayacağın. Zaten Dünyalı da öyle ha deyince çıkmadı. Önce bir maket hazırladık. Hazırladığımız maket Dünyalı’ya çok benzemiyordu ama olsun, nasıl bir dergi istediğimize dair fikir veriyordu. Sonra bu maketi sunduk. Tudem Yayın Grubu’yla yaptığımız görüşme çok güzel ve özeldi. Herkes Milliyet Çocuk’la şerbetlenmişti, herkes benzer bir dergi yapmak istiyordu. Derken Gezi Direnişi başladı. Onun rüzgârını da arkamıza alıp kolları sıvadık. Derginin ortaya çıkması için birkaç ay aralıksız çalışmamız gerekti. Kabaca, ilk sayıyı en az 5 kere yaptık diyebilirim. Ondan sonrasını biliyorsun zaten.

“Dünyalı” ismi nereden geliyor?
“Dünyalı” ismini Tudem Genel Yayın Yönetmeni İlke Aykanat Çam buldu. Biz dergiye ad bulmak için deli danalar gibi dönenip dururken, o, sakince “Dünyalı olsun,” dedi. İçeriğini, ilkelerini ve hedeflerini göz önüne alınca Dünyalı adı dergiye cuk oturdu. Dünyalı’nın söylediği söz kabaca şu: “Çocuklar da yetişkinler gibi bu dünyada yaşıyor. Bu dünyada ne oluyorsa çocuklara da oluyor. Öyleyse olan biten her şeyden çocuklar da haberdar olmalı.” Hepimiz Dünyalı’yız yani.

      Bir sayının tamamlanması ortalama olarak kaç günde oluyor?
Bu çok zor bir soru. Kesin bir yanıtı yok. Bazı bölümler birkaç günde çıkıyor, bazıları birkaç haftada. Bu noktada Dünyalı’nın asıl dikkat edilmesi gereken özelliği şu: Çizgi öyküler hariç tüm içerik özgün olarak dergi için üretiliyor. Yazar ayrı, çizer ayrı, editör ayrı, grafiker ayrı çalışıyor her bir sayfayı. Sonra bir de matbaa ve dağıtım süreci var. Üstelik tüm bu işler her ay sıfırdan yapılıyor. Sıkışık bir takvim.

      Konulara nasıl karar veriyorsunuz? (en merak ettiğim sorulardan biri de bu)
Konuların bir kısmına gündem karar veriyor. Gündemdeki önemli meseleleri, dolaylı da olsa dergide konu ediyoruz. Bunun yanında merak ettiğimiz bir sürü konu var, onları da içeriğe ekliyoruz yeri geldikçe. Yazarların, çizerlerin ve grafikerimiz Bahar’ın da önerileri oluyor. Eşimizden dostumuzdan da öneriler geliyor. Tudem’de editörler, genel yayın yönetmeni ve biz toplantılar yapıyoruz. Her sayı için aşağı yukarı bir tema, bir yaklaşım belirliyoruz, tüm önerileri ve üretilmiş içerikleri buna göre değerlendirip o sayıyı inşa ediyoruz. Sonra üretim başlıyor.

5    Kaç kişilik bir ekip oluşturuyor dergiyi ve iş bölümü nasıl yapılıyor?
Dergiye emeği geçen, katkı sağlayan çok kişi var. Kaç kişilik bir ekip olduğunu söylemek zor. Yazarından, çizerinden depocusuna kadar onlarca kişi çalışıyor Dünyalı için. İş bölümü de şöyle oluyor: Yapılacak ne iş varsa yapabilen üstleniyor. Böyle söyleyince dağınık bir çalışma yöntemi gibi algılanabilir ama değil elbette. Herkes zaten yapacağı işi biliyor ve gerektiğinde daha fazlasını yapmaktan çekinmiyor.

      Derginin hitap ettiği yaş grubu 7 ve üzeri mi?
Biz yola 8 yaş ve üzeri bir dergi yapmak üzere çıktık. Bu”…ve üzeri” ifadesini çok ciddiye alıyoruz. Daha derginin tek bir satırı bile ortada yokken benimsediğimiz hedeflerden biri dergiyi yetişkinlere de okutmaktı. Geri dönüşlerden bunu başardığımızı anlıyorum. Asıl ilginç olansa 7, 6 ve hatta 5 yaşında okurlarımızın olması. İşte bunu beklemiyorduk. Verdiğimiz maketleri yapıp ya da çıkartmaları yapıştırıp fotoğrafını bize gönderenler arasında 5 yaşında okurlarımız var. Bir arkadaşımın 6 yaşındaki ikizleri her ay bir kere anne babayı oturtup bir güzel okutuyormuş dergiyi.

 “Dünyalı” için “Milliyet Çocuk” dergisinin devamı/mirası diyebilir miyiz?
Eğer dersek haddimizi aşmış oluruz. Milliyet Çocuk bizim için önemli bir rehber çünkü çok önemli kafaların ellerinde yapılmış iyi bir dergi. Abdi İpekçi’nin, Tarık Dursun K.’nın, Ülkü Tamer’in yönettiği; Haldun Taner’in, Aziz Nesin’in, Yalcvaç Ural’ın, Orhan Boran’ın ve daha birçok önemli ya datanınmış kişinin yazdığı bir dergi Milliyet Çocuk. Düşün ki sağlık köşesini Cüneyt Arkın yazıyormuş!Günün birinde birileri benim bugün Milliyet Çocuk’u andığım gibi Dünyalı’yı anarsa iyi bir iş yaptık demektir.

      Okurlardan geri dönüşler nasıl; çocuklardan mektuplar geliyor mu J
Okurlardan geri dönüşler genellikle olumlu yönde. Şimdilik kimseden bir şikâyet gelmedi. Fakat okurlardan mektup az geliyor. O iletişimi sağlayamadık bir türlü. Bu eksikliği gidermenin yollarını arıyoruz.

      Derginin konuları sabit mi yoksa daha da genişletmeyi/arttırmayı düşünüyor musunuz?
Dergide belli konulara ayrılmış köşeler var ve bunların devam etmesini istiyoruz. Derginin içeriğini genişletmek ve geliştirmek için sayfa sayısını artırabilmemiz gerekiyor. Bu da bazı koşullara bağlı. O koşulları sağladığımızda Dünyalı’nın içeriği gelişecek ve çeşitlenecek elbette.

 Gerçekten de hediyesi/posteri olmadan bir dergi satmaz mı?
Satmaz. Çünkü esas olan içerik değil. Bunu sadece okurlar açısından söylemiyorum; çoğu derginin üreticileri için de içerik esas değil. Bu nedenle derginin fark edilmesini ve tercih edilmesini sağlamak başlı başına bir iş. Hedef kitle çocuklar olunca onları kandırmak için Çin işi dandik oyuncuklar ve biraz da JustinBieber posteri devreye giriyor. Dergileri üretenler de biliyor ki, okuma eylemi hedef kitlenin esas ilgi alanını oluşturmuyor. Biz bunu dükkân dükkân dolaşarak araştırdık. Gazetecilerin, kitapçılardaki satış elemanlarının hepsi de (istisnasız hepsi, abartmak için söylemiyorum yani) çocukların dergi seçerken armağanlara bakarak karar verdiklerini söyledi. Yetişkinler kıstası ise, derginin eline verildiği çocuğu ne kadar uzun süre oyalayacağıyla sınırlı çoklukla. Yani önemli olan yetişkinler bir işle uğraşırken, araba kullanırken, uçakla seyahat ederken ya da arkadaşlarıyla laklak ederken çocuğun sorun çıkarmadan uzun süre sessiz sedasız bir kenarda sabit durması.

      Derginin konuları için kaynak taramasını nereden yapıyorsunuz? (sadece internet mi?)
Derginin içerikleri hazırlarken kullandığı kaynaklar çok çeşitli. Doğrudan ulaştığımız, konunun uzmanı kişiler var mesela. Bu kişiler bize doğrudan içerik verebiliyor ya da danışmanlık yapıyor. İyi kullanılırsa internet müthiş bir kaynak. Bloglarda insanlar deneyimlerini paylaşıyor, kaynak gösteriyor. Ayrıca Dünyalı’nın raflar dolusu kaynak kitabı var. İçeriğin nitelikli ve doğru olması için çok çaba harcıyoruz. Örneğin sanat bölümünün yazarı Nihal Elvan Erturan hakkında yazdığı sanatçıya, ona olmazsa temsilcisine, ona olmazsa sergisini düzenleyen galeriye, müzeye ulaşıyor, gereken malzemeyi doğrudan almaya uğraşıyor.

     Önümüzdeki sayılarda bizleri ne sürprizler bekliyor? (hani belki birkaç ipucu verirsinJ
Dergi normal akışına devam ederken bir yandan da yeni yazarlar, yeni çizerler ve yeni içerikler arıyoruz, bazılarıyla çalışıyoruz. Şimdilik bu kadarını söyleyebilirim.

     Derginin satışı belli şehirlerde mi var yoksa tüm Türkiyede “Dünyalı”yı bulabilir miyiz?
Dünyalı, Yay-sat aracılığıyla tüm Türkiye’ye dağıtılıyor. Elbette her dükkâna ulaşmıyor ama her kente ve KKTC’ye ulaşıyor. Ayrıca abone olanlar dergiyi istedikleri adrese getirtebiliyorlar. Eski sayılar da tudem.com adresindeki Dünyalı sekmesinde online olarak satışta.

 Ne kadar harika bir iş yaptığınızın farkında mısınız? J

Bunu hayat gösterecek.
Cedric'e benzettiğim Piko :) Çok neşeli bir karakter
Son sayının Temmuz-Ağustos olarak çıktığını fark etmeyip 1 Ağustosta marketleri, kitapçıları gezip "bu sayı neden gecikti ki" diye düşünüp BDK'ya mesaj atmıştım :) O kısım biraz dalgınlığıma gelmiş olabilir :)
DÜNYALI'yı ben neden seviyorum?
Öncelikle dergi okumayı seviyorum. Üniversitedeyken yıllardır biriktirdiğim Atlas ve NG dergilerini taşınma sebebiyle vermiş olmak hala yaradır içimde. 
Çocuk dergilerini okumayı seviyorum. "Okuma" kısmının özellikle altını çizmek lazım. Piyasadaki içerik yoksunu dergilerden bahsetmiyorum. O yüzden bence Dünyalı büyük bir boşluğu doldurdu. İçerisindeki konuları çok sevdim. Sahiden de bilimi, sanatı, doğayı daha anlaşılabilir ve zevkli kılıyor. Çizimleri bir harika. Yani içerik dolu dolu. Yeni sayıyı elime aldığımda sayfaları önce hızlıca çeviriyorum; bu ay kim ne yazmış diye :) Sonra da yavaş yavaş sindire sindire okuyorum. Yıldıray bana kızacaksın ama çabuk bitiyor bu dergi :)) Bir sonraki ayı beklemek zor oluyor. Ama elbette ki bu kadar yoğun emek olmasa yani alelade yapılsa herhalde haftalık bile çıkar-dı. Yani biz halimizden memnunuz.
Lafı yine uzattım ama "Dünyalı" adının nereden geldiğini okuyunca da çok şaşırdım, hiç o açıdan düşünmemiştim. Ne kadar doğru/güzel bir bakış açısı.
Bak yine aklıma geldi:
 "Merhaba Dünyalı, biz dostuz" :)

4 Eylül 2014* tarihine kadar DÜNYALI hakkında merak ettiğiniz soruları bu yazının altına yorum bırakabilirsiniz. Yapacağımız çekilişle 2 kişiye DÜNYALI derginin yeni sayısını (Eylül) göndereceğiz.
* Oldukça güncel ve dinamik yapısıyla Dünyalı derginin web sitesine de bir göz atın derim :)
** Elif aslında dergiye bir mektup göndermek istedi ama sevgili ana-babası çekindi; acaba çekinmeseler miydi :)

Devamını oku »

19 Ağustos 2014 Salı

Şeker Portakalı :)

Şeker Portakalı'nı ilk okuduğumda ortaokuldaydım sanırım, daha önce bahsettiğim Gönül Öğretmen sayesinde tanışmış olmalıyım Vasconcelos ile.
Boğazımda nasıl bir düğüm bırakmışsa artık ikinci okumamı yapabilmek için aradan yaklaşık 15 sene geçmesi gerekti. Bu nasıl bir kitap böyle?
Nasıl bir hikaye, nasıl bir karakter yaratma hali?
Latin yazarlar sahiden bu işi biliyor.
Böyle bir kitap, yaşanmışlıklar olmasa yazılabilir miydi bilmiyorum.
Bana hep yazar olmak için iyi bir gözlem yeteneği ve bol bir hayat tecrübesi gerekliymiş gibi gelir. Geri kalanlar da arkadan gelir elbet.
Şeker Portakalı sahiden de herkesin hayatı boyunca en az 1 -ama bence 3 belki 4 belki daha fazla- okuması gereken, ardında müthiş izler bırakan efsane bir klasik.
Serüvenler arası farklı bir kitap okuyayım derken gözüm Şeker Portakalı'na ilişti. Yine boğazım düğümlendi ama bu kez hatırlamak ve düğümü yeniden açmak istedim.
Elif uyurken :) okudum, bitti ve ben yine sarsıldım.
Çok etkileyici bir kitap.
Zeze, nasıl bir karakter?
Hikayesini açıkçası anlatmayacağım bile, bence gerek yok.
Her sayfasında bir dünya gizli. Kurşunkalemle nerelere not alacağımı şaşırdım.. Altı çizilecek o kadar çok satır var-dı ki...
Keşke elimdeki kitap eski baskılardan biri olsaydı dedim ama... Benim okuduğum kitap muhtemelen kütüphanedendi :/
Zeze,  5 yaşında ama sahiden de erken gelişmiş bir çocuk.
Şeker Portakalı fidanı ile öyle güzel sohbet ediyor ki.
Portuga ile olan diyalogların her birini buraya yazmak ve dönüp dönüp okumak isterdim.
Kitabın kapağını kapattığım dakika Elif uyandı :)
Sanırım annesine kitabı bitirmesi için izin vermişti, anlayışlı kızım benim :)
İleride onun da okumasını heyecanla beklediğim bir kitap Şeker Portakalı.

Okuyanların yorumlarını bekliyorum.
Sahi siz de kitabın kapağını kapattığınızda uzun bir müddet kendine gelemeyenlerden miydiniz?
Devamını oku »

17 Ağustos 2014 Pazar

Anne(lik) Sohbetleri: Esra & Bade Bahar & İpek Deniz :))

Esra ile yolumuz benim annelik maceram ile başladı. Aklıma ne takılsa Esra'nın fikrini mutlaka alıyor(d)um ve sağ olsun Esra o kadar detaylı cevap veriyordu ki bana, aklımda soru işareti kalmıyordu. Şimdi hayatında hem Bade hem de İpek var. Sorular da çifter çifter geldi o yüzden :)

Sevgili Esra, adaşım J
İki çocuklu olarak sohbet ettiğim ilk annesin. Haliyle ilk soru da oradan gelsin: Tek çocuk mu iki çocuk mu büyütmek zor?
Selam EsraJ Öncelikle “Annelik Sohbetlerinde” bana yer verdiğin için teşekkür ederim.
Tabii ki iki çocuk zor. “Tek çocuk hiç çocuk, iki çocuk çok çocuk” lafına katılmamak elde değil. Henüz 5 aydır iki çocuk annesiyim ama inan halen alışmaya çalışıyorum. Biri uyuyunca veya karnı doyunca, işin bitmiş olmuyor mesela J

Annelik maceraların nasıl başladı?
Çocuk sahibi olmaya Kanada’dan İstanbul’a dönüp, iş bulup evimizi kurunca karar verdik. Ben hemen olmasını istiyordum fakat bebekler istedikleri zaman gelirlermiş, bunu bilmiyordum. Bir yıla yakın bekledikten sonra hamile olduğumu öğrendim. Açıkcası endişelenmiştim. Şimdi düşününce en doğru zamanın aslında o zaman olduğunu idrak ediyorum. Her iki hamileliğim de sorunsuz geçti ve her ikisinde de yasal izne kadar çalıştım. İlkinde nazlı bir hamileydim. Hatta 3 aylık hamileyken bir arkadaşımın düğününe katıldım ve biri karnıma çarparsa diye dans pistine bile çıkmadım. Kar veya yağmur yağdığında kayıp düşersem diye kedi gibi kıvrılıp yattım J Yani anlayacağın ilkini ya bir şey olursa korkusuyla geçirdim. İkinci hamileliğim beklenmedik olmasına rağmen daha hazırlıklıydım. Seyahat ettim, spor yaptım, Bade’yle bol bol oyun oynadım.

Doğum hikayelerini kısaca anlatır mısın?
Normal doğum istedim ama maalesef gerçekleşmedi. Bade 16 Nisan 2012’de doğdu. 14 Nisan günü kontrole gittiğimde doktorum plasenta kaynaklı bir problem olduğunu belirterek pazartesi almamız gerektiğini söyledi. 39+4’de Bade sezaryenle dünyaya geldi. İkinci kez anne olursam normal doğumu denemek istiyordum hatta bu konuda araştırma yapmış, İnternet Anneleri’ninSSVD konuşmasına katılmıştım. İki doğumun arasında 4 yıl olması gerektiğini biliyordum, zaten ben de ikinci bebek konusunda kararsızdım ama İpek o kadar beklemedi. Bade 14 aylıkken hamile olduğumu öğrendim. Yurtdışında 18 ay arayla SSVD yapananneler olmasına rağmen doktorum 23 aylık aranın riskli olduğunu söyledi ve tekrar sezaryen oldum ama bu sefer her şey yolunda olduğu için 41.haftaya kadar bekledim, doğum başlasın diye. Hastaneye gittiğimde hemşire sancım olduğunu söyledi ama ben hissetmiyordum.Her ikisi de rahat geçmekle beraber, ikincisinde çok daha kolay ayağa kalktığımı ve daha bilinçle hareket ettiğimi söyleyebilirim.

İlk günlerde en çok hangi konularda zorlandın?
Emzirmekte zorlandım. Bade’yi yalnızca 40 gün emzirebilmiştim. Hiç emmek istemediği gibi sütüm yalnızca birkaç damla geliyordu. İlk günler sürekli ağlıyordum. Lohusalık hüznü denilen duygu durumu 15 gün sürdü. Emzirmek, doğal olarak gelişecekti. Bu konuda araştırma yapmama gerek yok gibi düşünüyordum ama benim hazırlıklı olmam gerekirmiş bunu anladım. İpek’i öğrendiğim andan itibaren emzirmeyi kafama koydum. Annelerin tavsiyelerinden yararlandım, emziren arkadaşlarıma danıştım, bir emzirme danışmanlığı firmasının sohbetine katıldım. Kısacası bebeğimi emzireceğim diye odaklandım. Doğumdan hemen sonra sütüm geldi ve İpek de emen bir bebek oldu. Emzirmenin anne ile bebek arasındaki bağı nasıl güçlendirdiğini anlamakla birlikte kimse bana o göğüs yaralarından bahsetmemişti! Bir ara dayanamayacağımı düşündüm ama sabah akşam sıcak-soğuk kompreslerle ve kremlerle süreci atlattım. Tabii ilk 40 gün 2 saatte bir kalkan bir bebekle uykusuzluk beni çok zorladı.

(En çok merak ettiğim soru) İpek’i Bade kadar sevemezsem endişesi yaşadın mı hiç?
Yaşadım, evet. Fakat İpek’i ilk gördüğüm anda o endişem uçup gitti. Anladım ki, bir annenin kaç çocuğu olursa olsun kalbinde o kadar yer olurmuş. İkisini o kadar çok seviyorum ki, çevrenin kızlarımı kıyaslamasından hiç hoşlanmıyorum. İkisi de ayrı ayrı güzel benim için.

Kardeşler arası kıskançlık olmasın diye yaptığın özel bir reçeten var mı?
Bade, 2 yaş sendromu yaşadığı dönemde abla oldu. Durumu ekstra hassas olduğu için aile bireylerinden bu konuda yardım alıyorum. İpek henüz çok küçük olduğu için zaman zaman onunla daha çok ilgilenmem gerekiyor. Aslında bu konuda şanslıyım çünkü çalışan bir anne olduğum için Bade anneannesiyle güçlü bir bağ kurdu ve bu dönemde ne anneannesi ne babası onu yalnız bıraktı. İpek uyuduğu ya da babasıyla olduğu zamanlar beraber dışarı çıkmaya, kitap okumaya veya şarkı söyleyip dans etmeye özen gösteriyorum. Birlikte içimi eriten diyaloglarımız oluyor. İpek’le ilgilenirken onu dışlamıyorum, bezini değiştirmesine yardım ediyor ya da biberonunu tutuyor. Hatta İpek ek gıda almaya başladığında kardeşinin yediğinden ona da veriyorum. Bu sayedeyoğurda, rendelenmiş meyveye tekrar başladı BadeJ

Takip ettiğim kadarıyla sporla hep iç içesin. Çocuklarla sahiden nasıl vakit kalıyor spor yapmaya?
Spor benim için diş fırçalamak gibi bir şey aslında. Dişimde hiç çürük yok, çok temizler artık fırçalamayayım demediğiniz gibi ben de spor yapmak için aynı şeyi hissediyorum. Ortaokul çağlarımda lisanslı voleybol oyuncusuydum ve bazı günler günde çift antreman yaptığımı bilirim. Ya okul ya spor ayrımına geldiğim noktada ailemle karar alarak okulu tercih ettim ve ben halen sporcu olsaydım nasıl olurdu diye merak ederim. Uzun yıllar sporla alakam olmadıktan sonra üniversitede tekrar başladım ve ilk hamilelik dönemi hariç hiç kopmadım. Bade’ye hamileyken 20 kg. alınca doğumdan sonra aynalara bakınca moralim bozulur olmuştu. Kendime hedef koydum ve 6 ayda hedefime ulaştım fakat gün geçtikçe spor bir nevi meditasyona dönüştü benim için. İpek’e hamileyken doğum yapacağım güne kadar yürüdüm, pilates ve yoga yaptım. Bu yüzden mi bilmem ama İpek daha sakin bir bebek oldu, ben de son güne kadar uzun çizmelerimi giydiğim, hiç şişmediğim rahat bir hamilelik geçirdim. Bade annemde olduğu günler işten çıkar çıkmaz deyim yerindeyse koşarak spor salonuna giderdim. Şu anda spor salonuna gitmeye vaktim yok ama gerekirse uykumdan yarım saat fedakârlık ederek çocuklar kalkmadan koşuyorum ya da yürüyorum. Emektar bir koşu bandım var. Eşimle çocuklar yattıktan sonra film/dizi izlerken ben pilatesmat’ında çalışıyorum ya da ağırlık kaldırıyorum. İnanın günde 30 dk. bile ayırırsanız fiziksel değişimden önce mental değişimi fark edeceksiniz. Bazıları bunu sadece kilo verme amaçlı düşünür ama benim yaşamımın bir parçası.

İşe dönmeyi düşünüyor musun?
Eveeeet! Hem de en kısa zamandaJ Şaka bir yana ben bir annenin çalışması gerektiğini düşünüyorum. Çalışmak illa ki sabah 9 akşam 5 bir ofiste çalışmak değil, üretken olmaktır. Üretken anne de çocuğuna iyi bir örnek teşkil eder diye düşünüyorum. Kızlarımın geleceği için de annelere negatif değil, pozitif ayrımcılık yapan bir kurumda çalışmaya başlamak istiyorum.

Sen de “ananeler can’dır” diyenlerden misin JBirlikte oldukça sık vakit geçiriyorsunuz sanırım değil mi? (Şanslısııııın, kıymetini bil esraaJ )
Evet, anneanneler candır, kesinlikle katılıyorum. Kızlarım annemle olduğu zaman içim çok rahat. Şu anda İpek de Bade de çok küçük olduğu için ikisine tek başıma birlikte bakmam çok zor ve bu konuda annemden başka destekçim yok. İpek’ten önce, çalışırken bazen Bade nasıl diye aramaya vakit bulamazdım ama bilirdim ki Bade iyi. Beni de anneannem büyüttüğü için onların hakkı ödenmez. Çocuk yetiştirme konusunda zaman zaman annelerle aynı fikirde olmasak da bir annenin babadan sonra en büyük destekçisi anne ya da kayınvalidedir.

Huy olarak İpek Bade’ye benziyor mu sence?
İpek henüz 5 aylık, daha çok huy değiştirir diye düşünüyorum ama şimdiye kadar daha az ağlayan, daha çabuk uyuyan, daha sakin bir bebek olduğunu söyleyebilirim. Bade’yi uyutmak için kucakta sallardık, bu sefer kucakta sallamak yok dedim. İpek’i doğduğundan beri yatağına koyarım, yanında durup saçını okşarım ya da ninni söylerim öyle uykuya dalar.

İki çocuklu hayatın (ya da çocuklu hayatın) sevdiğin tarafları neler? (zor kısımları soracaktım ama  vazgeçtimJ
İki çocuklu hayatın en sevdiğim tarafı ikisinin iletişimini görmek. İpek odada Bade olduğu anda onu takip ediyor ve kendince bir şeyler anlatıyor. Bade, İpek’in yanına oturuyor ve oyuncaklarını yanına diziyor. Birlikte gülmeye başladılar ve İpek büyüdükçe birlikte geçirdikleri vakit artacak. İpek ana kucağında ağladığında ve ben meşgul olduğumda Bade’ye sesleniyorum ve kardeşinin yanına gidip, emziğini takıyor ya da onu teskin etmeye çalışıyor. Bu anlarda, kardeş şart galiba diye düşünüyorum. Ben tek çocuk olduğum için kardeşi olanlara özenirdim, özellikle yaş arttıkça bir kardeşin varlığının önemini daha iyi anlar oldum. Evlenirken mesela, eksikliğini derinden hissetmiştim. Düşünsem gene de ikinciye cesaret edebilir miydim bilmiyorum ama bazen her şey olması gerektiği gibi ilerliyor galiba hayatta.

Uyku eğitimi verdin mi? İpek ve Bade nasıl uyuyor?
Uyku eğitimini Bade’ye verdim. Uykuya dalması sorun olduğu zamanlar olduğunda ve gittikçe ağırlaştığında onu sallamayı kestim. İlk günler çok ağladı ama ben yanında oturarak masal anlattım ya da kitap okudum. Zamanla uykuya daha çabuk dalar oldu. Bir dönem uykuya dalarken babasını istedi yanında, şimdi 28 aylık ve uykusu geldiğinde birlikte odaya gidiyoruz, pijamalarını giydiriyorum ve yatağına giriyor. Sonrasında kendi kendine uyuyor. İpek de, emzik ve rahatlatıcı bir müzikle kendi kendine uyuyor. Uyku konusunda sabırlı olmak şart. Bir de ben gündüz uykusu konusunda çok hassasım. İkisinin de gündüz uyuması için programımızı ona göre ayarlıyoruz.

Çocuklarla dışarı çıkarken evde bir şeyler unutmamak için ne yapıyorsun? (2 çanta ile mi çıkıyorsunuz mesela)
Dışarı çıkmak şu anda çok uzun sürüyor. Devasa bir çantam var ve genelde bazı temel şeyler içinden hiç çıkmıyor. Bezler, (Bade henüz tuvalet eğitimini tamamlamadı) su, mama, yedek kıyafet, ıslak mendil, toka, şapka, güneş koruyucu derken ben ayrı çanta almıyorum bir köşeye cüzdanımı ve makyaj çantamı sıkıştırıyorum. Hep büyük çantayla gezmekten kaçınmışımdır ama bir süre daha böyle devam edecek gibiJ

2 çocuklu tatil için tüyo verir misin?
Küçük iki çocukla tatile çıktığınızda size değil onlara tatil oluyor. Aslında bir nevi “businesstrip” çocukla tatil. Biz yazlığa gittik bu sene, aslında otele göre daha rahat olsa da nasılsa yazlık diyerek evdeki hemen her şeyi götürüyorsunuz. Tatilde evden farklı bir aktivite yapmak için deniz, havuz gibi eğlenceleri eşimle bölüşüyoruz. Şimdi sen havuza git, ben sonra giderim gibi. Bade’nin suyla çok arası yok o yüzden zorlamıyoruz. İpek de küçük olduğu için bu sene karı-koca birlikte deniz kıyısına inemedik. Anneanne-babaanne gibi destek kuvvet alabilirseniz işte o harika. Bir de kıyafetinize uygun bir sürü çantayı ve ayakkabıyı unutun, en pratik kıyafetlerinizi yanınıza alınJ

Anne adaylarına neler tavsiye edersin?
Çocuğunuz doğduktan sonra, kendinizi unutmayın. Her gün en azından 1 saat kendi kendinize kalın, ev işleri bekleyebilir. Siz mutlu olmazsanız, çocuğunuz da mutlu olmaz. Mutlu anne= Mutlu çocuk diye düşünün ve ileride çocuğunuza senin için saçımı süpürge ettim, tüm zevklerimden vazgeçtim demeyin. Yardım alabildiğiniz her an çekinmeyin, ben kendim bakarım yavruma demeyin.

İkinci Çocuğu düşünen/isteyen/planlayan annelere neler tavsiye edersin?
İkinci çocuğu istiyorsanız ve şartlar uygun görünüyorsa beklemeyin derim. Tabii benim gibi 23 ay arayla olmaması daha iyi. En azından tuvalet eğitimini tamamlayın.Şu anda zorlanıyorum ama birkaç yıl sonra ikisini birden büyütmüş olarak bunun keyfini sürmeyi planlıyorum;)

Çok teşekkürler, gülerken –maşallah- gözlerinin içi gülen tatlı kızlarını da bir dolu öperim…
Ben de Elif’i o mis kokulu başından öperimJ

Diğer anneler bozulmasınlar ama Esra editör olduğu için düzeltmeye/eklemeye hiç ihtiyaç duymadan siteye eklediğim bir yazı göndermiş; öncelikle bunun için teşekkür ederim. Benim spor hayatım şurada yazdığım gibi "yürüyüş"lerden ibaret olsa da Esra'nın azmini hep takdir etmişimdir. Yoksa hiçbir anne uykusundan fedakarlık yapıp kendini yollara atmaz. Ama sahiden de Esra'nın dediği gibi sadece zayıflamak için spor yapmak insanı spordan soğutabilir. 
Ah bir de aynı şehirde olsaydık da karşılıklı kahve içebilseydik seninle güzel anne :)
Tekrardan teşekkür ederim, katıldığın için.


Devamını oku »

Güzellik Tacı'nı Kim Taktı :)

Çekiliş zamanı gelmiş, geçmiş ve benim bundan hiç haberim olmamış.
Resmen utandım...
Umarım katılanlara ayıp olmamıştır. Ve katılan herkese çok teşekkürler...
Ben hemen kazananı açıklayayım;

Sevgili Aslı, adresini bekliyorum. Gecikme için de şimdiden kusura bakma diyeyim :)
* Bir sonraki etkinliğimiz de bu dünyadan birileriyle olacak gibi :)
Devamını oku »

Yedi Denizlerde / Delal Arya :)

Delal Arya'nın kitapları da kitapçıda gelip gidip baktığım ama almaya cesaret edemediğim kitaplardan. Onları okumak için "anne cesareti"ne ihtiyacım varmış demek ki :)
Daha önce söylemişimdir, fantastik edebiyatı çok severim lakin rüyalarıma çok girerler ve bir müddet sonra korkarım... İşte böyle bir çekincedeydim.
Sonra Delal Arya'nın kitaplarını almaya karar verdim.
Derken eve gelen arkadaşımız bize şahane bir sürpriz yapmış ve Elif adına kitabı imzalatmıştı.

Denizi, denizciliği, içinde deniz geçen her şeyi çok severim.
"Yedi Denizlerde" serisini de sadece bu sebepten bile olsa severim diyordum.
Ama o da ne?
Kitap tam benlik çıktı ve ben nefes bile almaya fırsat kalmadan kitaplarını okudum. 3. kitap yolda mı, basılıyor mu çok merak ediyorum açıkçası.
Siz de benim gibi dozunda fantastik serüven severlerdenseniz, bu kitapları kaçırmayın derim.
Delal Arya'nın denizlerde geçen harika bir çocukluk hikayesi var. (babası kaptanmış) Derken sinema-televizyon eğitiminin üzerine arkeoloji eğitimi ve kazılara katılması sanırım bu kitapların alt donanımını oluşturuyor. Bir çocuk için denizlerde geçen günlerden daha güzel macera mı olur?
"Yedi Denizlerde" kitabında Kaptan Dodo Shonga gemisiyle yol alırken yanında kırmızı saçlı kızı Renda da vardır. Annesinden elinde kalan tek şey kanatlı bir denizatıdır. Annesini bulmaya kararlı olan Renda ikinci kaptanın çocukları Palu ve Solin ile bu gizemli maceraya atılır. Başlarına inanılmaz şeyler gelir ama yılmazlar. Ve aslında hikaye devam ediyor. Yani devam kitaplarının basıldığı gün almayı düşünüyorum ben :) Daha fazla bekleyemem çünkü...

Kitaptaki zengin tasvirler sayesinde her şey zihnimde o kadar net canlandı ki heyecanlı bir film izlesem bu kadar keyif almazdım.
Kaptan Dodo'nun tasviri:
" O sırada sis düdüklerine uyanan Kaptan Dodo kendini don gömlek köprü üstüne attı. Kızıl sakallarıylaa kalın kaşları arasında bir çift mavi gözün parıldadığı bu iriyarı adam, nesli tükenmekte olan yalın bir mahlukat, kendini bildi bileli gemilerde yaşamış gerçek bir deniz babalığıydı. Denizin, rüzgarın ve güneşin birlikte yaptıkları bir tabloydu adamın yüzü. Hayatı boyunca gözlerini kısarak denize ve gökyüzüne baktığı için yüzü kırışmış, kırışıkların içi deniz tuzuyla dolup sertleşmişti."
Yazar, ikinci kitabını seferine katıldığı Vivian A gemisinden yazmış. O zaman instagramdan kendisini takip ediyor ve Nijerya yolculuğunu/orada çektiği fotoğrafları merakla takip ediyordum.
Bu kadar muhteşem bir hayal gücü nereden gelir; ilham dediğimiz şey denizin  derinliklerinde mi saklıdır, bilmiyorum.
Tek bildiğim "Yedi Denizlerde" serisini çok sevdiğim ve 3. kitabını heyecanla beklediğim.
Ve tabii ki Pera Günlüklerini  okumaya da birkaç gün içerisinde başlamak istiyorum. (Araya farklı tarzda bir kitap aldım, aklım yedi denizlerde iyice dolanmasın diye :)
* Biraz magazin haberi gibi olacak ama Delal Arya ve Kerem Yücel (kitaptaki Palu mu acaba :) İkiz bebeklerini bekliyorlarmış şu sıralar; onlar adına çok mutlu oldum.
Devamını oku »

14 Ağustos 2014 Perşembe

Bebekli Hayatta İlk Günler :)

Şimdi şimdi geriye dönüp baktığımda "vaay bee neler yaşamışız" diyorum.
Aniden doğuma girmemiz, loğusa günleri, kolik günleri/geceleri (hala yaşıyoruz ama olsun), "mutlu anne nasıl olurum"halleri...derken annelik sohbetleri :)
Bu ara çevremde bir dolu hamile arkadaşım var.
Onlar adına çok heyecanlıyım.
Kendi hamilelik zamanlarımı hatırlıyorum-neyse ki sadece 4 ay öncesi- "öyle mi böyle mi"derken zaman geçmiş, bugünlere gelmişiz.
Başka bir yazıda da  "ne kolikti be" falan der güleriz inşallah.
Bu süreçte öğrendiğim ilk şey: KESİN VE KATI KURALLAR KOYMA.
Geçen günkü yazımda da demiştim ya "kanaat önderleri" anneler sağolsunlar o kadar "pembe" bir tablo çiziyorlar ki.
İnsan onları okudukça "neden ben yapamayayım ki"diyor.
Ben de doğal doğum yapabilirim.(evet, sonunda madalya veriyorlar)
Ben de sadece anne sütüyle bebemi besleyebilirim.
Ben de ennnn organik besinleri bulabilirim.
Ben de...
Ben de...
Bunun sonu yok.
En güzeli gerçekten de kişinin kendine yönelmesi.
Örnek verecek olursam birilerini kırarım belki diye listeyi genişletmiyorum.
Ama herkesi doktor düşmanı yapmaya da gerek yok.
Onu yapmayın, bunu yemeyin, şuna zaten gerek yok sizi kandırıyorlar vs.
Elbette ki bunlar tercihtir.
Ama görüyorum ki bu çok okunan bloglarda yazanları yapamayınca anne adayları/anneler üzülüyor.
Benim de dertleştiğim, fikir sorduğum çok sevdiğim anneler var ama kimsenin bir başkasını kötü hissettirmeye hakkı yok.
Normalde yazacaklarımı yazıp geçecektim ama kendi arkadaşlarımda da gördüm, evet insanlar o bahsettiğim siteleri çokça okuyor ve çokça hayal kuruyor. bunlar olmayınca da al sana düş kırıklığı.
Bunları ben de yaşadım.
Niyetim kimsenin bloguna "kötü" demek değil.
Asla.
Ama bazı şeyleri de kesin ve katı kurallara koymanın bir getirisi yok.
Hele ki konu hamilelik, doğum, bebek bakımı ise.
(Nasıl dolmuşsam yalnız ben de...)
İşte sevgili anne adayları(bu satırları okuyanınız varsa)
Ne burada ne de başka bir yerde yazılanlar "başat" değil; gerçekten de aradığınız güç içinizde. bilgi de kitaplarda, tecrübelerde ve sezgilerinizde.
Şimdi fark ediyorum ki beni çıkmaza sokan bu katı düşünce sistemim olmuş.
"onu yapmam, bunu vermem" lerle inanın kendimi gereksiz hırpalamışım.
Samimi bir itiraf.
Bunu sadece ben hissetseydim de bu satırları sanırım yazmazdım.
İnsanlar bilgilerini paylaşmış ne güzel; sana zorla "yap/yapma" diyen mi oldu der susardım.
Ama o kadar çok anneden ve anne adayından kendi tecrübelerime benzer şeyler duydum ki;
Azıcık uzatmış olsam da ilk söyleyeceğim şey:
kesin ve katı kurallarla bebeğinizi büyütmeye çalışmayın.
(hani ben yaptım, mutsuz oldum, siz yapmayın...)
- İlk 10 gün zaten bebişler sanırım dünyaya geldiğini henüz anlıyor. O günlerde de anneler ancak toparlanıyor.
"Eve gelir gelmez bebeğimin her şeyiyle ben ilgilendim" demek marifet değil bence. Ortada "en iyi anne kim" yarışması da yok.(benim bildiğim)
Kendinize toparlanmak için zaman tanıyın. Dşkişiniz varsa onları gözünüzde çok büyütmeyin. Ben ilk günlerde sezaryen ağrılarımın kalıcı olacağını düşünmüştüm :)
-Bebişinizle bolca konuşun, sohbet edin, ona espri yapın hatta :) insanın gülmeye çok ihtiyacı oluyor.
- Yardım alıııın :) "onun şusu var, bunun busu var"demeyin...
- Bebişe ve bebişli hayata alışmak için kendinize zaman tanıyın. Ben "yooook, ben yapamicaaaam böhüüüü" dediğimde bana gülen insanlara sinir oluyordum. (Başta da karabalık :) Meğerse o "bir şekilde de olsa" yapacağımı biliyormuş...
- Sanırım bizim handikapımız "zihnimizdeki mükemmel anne"ye uygun hareket etmeye çalışmamızdan geçiyor.
Elif 4 aylık oldu diye unumu elediğimi sanmayın.Daha önümüzde çok yol var. Ek gıdamız, uykuya geçişlerimiz, diş, tuvalet...derken...Bir ömür var neticede :) Öğrenmenin sonu yok yani.
İlk ayların daha zor olmasının sebebi bence "tanış/kaynaş" faslı.
Karşımızdaki miniğe "bebek" değil de "birey" olarak bakarsak daha kolaylaşıyor.
Elif'in o ennn çok ağlayıp sabrımın sınırlarını genişlettiği zamanlarda -aklıma geldikçe- bunu hatırlamaya çalıştım. Elif beni sinir etmek için ağlayan bir bebek değil... Elif, bir sıkıntısı olduğu için kendi dilinde konuşan bir birey :)  Böyle bakınca rahatlıyor insan ama bu aşamaya gelene kadar ben de çok ağladım. (ah kolik :)
Aslında "ah kolik" diyorum ama cidden hep şükrettim bunun için. "Sağlığı yerinde olsun da" dedim. Anneler neler yaşıyor ve gık bile demiyor. Diyemiyor çünkü kendi evladı... O yüzden mi annelik kutsal bilmiyorum ama sahiden kadında bir evrim yaşattığı bir gerçek.
- Günlük tutun :) İçinizden ne geliyorsa onu yazın/çizin...
- Çevremdeki hamişlere de aynı şeyi söylüyorum ne okursanız benden ne duyarsanız duyun ilk günlerden korkmayın. Hani suya balıklama dalarsın da su soğuktur ve yüzeye çıkana kadar/sen suya alışana kadar biraz zaman geçer. İşte o kadar :) Suya yavaş yavaş da girilmiyor ki :) Ben normalde denize yavaş yavaş girenlerdenim, bu sene direk daldım. (tamam önceki su; egeydi, bu seneki akdenizin ılık suyu ama çaktırmayın :)
- Bir de benim yaşadığım en büyük şok, Elif'in -hayalimde canlandırdığım gibi- eve gelir gelmez benimle kitap okuyan, resim yapan, parkta salıncağa binen bir bebek olmamasıydı :)  Sizin bebeğiniz bunları yapabiliyorsa bilemem tabii ama biraz daha "bebeklik hallerine"  odaklanmak lazımmış...

Fark ettim ki benim yazdıklarım da "meli/malı"lı olmuş... :)
Siz bana da bakmayın, iç sesinizi dinleyin yeter :)
Tecrübeli anneler sizden de yorum isteyeceğim ama sadece "pembe" tablo çizmeyin olur mu? Korkutmadan, gerçekçi bir tabloda ilk günler için güzel tavsiyelerinizi bekliyorum :) 
Devamını oku »