Drop Down MenusCSS Drop Down MenuPure CSS Dropdown Menu




4 Mart 2015 Çarşamba

Anne(lik) Sohbetleri : Elvan & Yağız Erk :)

Bazı annelerin sıcaklığını, samimiyetini yazılarından ve paylaşımlarından hemen hissediyorum. Onlardan biri de Elvan. Blog sayesinde yolumuz kesişti, tatlı oğlunu takip ediyordum ama tecrübeli bir anneden güzel notlar da almak isteyince çaldım kapısını :)

Elvan Merhaba,
Öncelikle “davşan”ları sormak istiyorum. Fotoğraflardan pek neşeli görünüyorlar, kaç yıldır “harikalar atölyesi”nde üretim yapıyorsun ve nasıl gelişti bu süreç?
Esracığım merhaba;
Şu sıralarda tembel bir anneyim. Sorulara çok geç yanıt verebildiğim için beni affetJ
2011 yılında blogumu  isim annesi sevgili “senin bebeklerin” Dilek'in  desteği ile açtım.  Her ne kadar şuanda hiç yazmıyor olsam da blogumun yeri çok ayrı.  Bir gün ona tüm benliğim ile döneceğim inşallah.
“Harikalar Atölyesi “ ile blog ismi ile başladığımız yola 1 yıldır tescilli markam olarak devam ediyoruz.  Bu yıl logomuda yaptık, artık sırada ufak ufak şirketleşme adımları var.
Davşanlarımı çok zevk ile yapıyorum, sanıyorum bu yüzden  hepsi ayrı bir güzel J) Severek yapılan aş ve iş hep bereketli ve güzel olurmuş. Davşanlar sadece dağın bir yüzü .Benim Harikalar Atölyem de  runner, bebek şekeri, bebek battaniyesi, gelincik panolar,cüzdan, bez çanta, ayakkabı çantası, aplike duvar panoları, lavanta keseleri, taçlar, tokalar,keçe bardak altlıkları, vb..el yapımı bir çok ürün var. Bütün bunları yaparken en büyük destekçilerim eşim ve oğlum. Oğlum da ticaret aşkı çok fazla, ben yapayım o satsın J İnşallah önümüzdeki  günlerde ufak bir şirket olacağım, o vakit işin başına eminim 9 yaşında patron Yağız Erk geçecekJ





Annelik maceran nasıl başladı?
Benim annelik maceram evliliğimin 7. Yılında başladı.  31 yaşında anne oldum.  Hem de her şeyden ümidimi kesmiş benim çocuğum olmuyor demişken. Yapılan hiçbir şey  olumlu sonuçlanmamışken, doktorum artık yapılacak bir şey yok demişken, ben kendimi bu fikre alıştırmaya başlamışken bir sabah kalktım ve adetimin geciktiğini anladım. Hem de baya bir gecikmişti, kullandığım ilaçlardan olabilecek bir düzensizliğe hazır olmamı söylemişti doktor ama bu kadar imkansız gibi geldi bana. Hemen kalktım ve evde bir yerler de duran bir test buldum ve şok... Hemen üzerimi giyinip hastaneye gittim, bütün yol boyunca, test sırasında , sonuç alınıncaya kadar  hep dualar ettim içimden ne olur yanlış olmasın diye.  Ve 7. Yılda ben artık hamileydim… 
Hamileliğim sıkıntısız geçti, doktorum bana ilk gördüğü gün itibari ile sürekli konuş onunla dedi ve ben bebeğim ile sürekli konuştum. Cinsiyet belli oluncaya kadar bebeğim diyerek, cinsiyeti belli olunca oğlum diyerek sürekli işledim onu J
-Oğlum annesini hiç üzmeyecek
-Oğlum geceleri hiç ağlamayacak,
-Oğlum hiç gaz sorunu yaşamayacak J
-Oğlum yemeklerini hep yiyecek……..
Hiç aşermedim ve hiç ağrım sızım olmadı. Doktorum her ay beslenme tablosu ve veriyordu ve ben o kriterlere göre beslendim.


 Doğum hikayeni anlatabilir misin?
 36. haftaya girdiğimizde artık yavaş yavaş eşyaları tamamlanmaya başlamıştı, odasının boyanması ve yerleşmesi kalmıştı.  17:30 da doktor kontrolümüz vardı ve babaanne ve dedemiz ile doktorumuzu gittik. Doktor daha ultrasona bakar bakmaz bana sancım olup olmadığını sordu . ben de kasılma bile yoktu . Bir daha NST ye aldı ve yine aynı soru geldi “sancı azda olsa yok mu?” “Hayır , yok”. Terslik olduğunu anladım ama sormaya korkuyorum. En sonunda doktorum  “doğum başlamış neredeyse , kafası görünüyor “dedi. Olduğum yerde kaskatı kesildim, oda hazır değil, ben çantamıhazırlamadım, ben ondan nasıl ayrılacağım?   Kafam karmakarışık olmuştu. Sonra doktorum eve dönmeme izin verdi, eğer sabaha kadar bir sancı olmazsa sabah hemen doğuma alınacağımı söyledi. Gece eşim ve kız kardeşi odayı boyayıp yerleştirdiler. Zaten uzun süre benim odamda kalacağı için odasını yeni boyalı olmasının sakıncası yoktu.  Ben ise sabaha kadar sürekli  konuştum oğlum ile, ama içimde çok büyük korku oldu ya onu koruyamazsam, ya ona mutlu bir hayat veremezsem…
Sabah hastaneye gittim, sezaryen ile doğum oldu. Sabah bir bardak çay içtiğim için benim doğum öğlene kaldı ve 12:44 de 3,680 kg 42 cm .büyüklüğünde bebeğim dünyaya geldi. Doktorum süperdi. Ben ne kadar baygın kalacağımı sorduğumda bana doğumdan hemen sonra ayılabileceğimi azda olsa oğlumu göstereceğini söyledi. Gerçekten de öyle oldu, doğduğu an gördüm ve tekrar bir süre sonra gözlerim kapandı.
13:15 gibi odadaydık ve ben ayık bir vaziyette oğlumu bekliyordum, prensim ile ilk kavuşmamız , ilk saniyelerimiz anlatılamaz. Odanın kapısında 3 metre yatağa mesafe varken bana 300 km gibi geldi, Allahım yavaşlatılmış film gibi yürüyordu bebek arabasını getiren hemşire. Kucağıma verdiklerinde, siyah saçlı, kıpkırmızı suratlı bir can bana bakıyordu. Sağ yanağında ip gibi bir et beni ve etrafında belli belirsiz 3 tüy vardı.Fazla vitaminden kaynaklı olmuş, ama sabaha minik ben düşmüştü.  İlk gecemiz hiç sıkıntısız geçti. Taburcu olup eve geldik , bebeğimi aldım babaanne , dede, halası  ile beraber yaşadığımız evimizi her odasına kadar gezdirdim anlattım.  Sonra odamıza gittik ve evimizin minik canı artık bizimle diye Allahıma hep şükrettim.


İlk günlerde yanında birileri var mıydı? En çok hangi konularda zorlandın? 
Biz evde 5 kişiydik zaten,  sezaryen olmasına karşın ne bir ağrım ne bir sızım vardı, eve geldiğimiz yani doğumun 2. Günü itibariyle ben hep kendi işimi kendim gördüm. Evde büyükler vardı ama hiçbir zaman işime karışmadılar, buda iki taraf içinde işleri kolaylaştırdı tabii. Hani demiştim ya oğlum ile sürekli konuştum diye işte ben onun faydasını sanırım çok gördüm, çünkü bebeklik döneminde hiç zorlanmadım.  Sadece baştan beri tek bir şey söylememişim “oğlum annesini emecek” , hiç emmedi L İçimde kalan en büyük ukde, en büyük sızı budur. Çok istedim çok uğraştım ama hiçbir şey fayda etmedi. 6 ay boyunca damla damlada olsa vermeye çalıştım. Ama bu altı aylık süre normalde sürekli emen bir bebeğin 1 aylık emdiği süte ancak denk gelir…

Ne kadar zaman Yağız Erk ile birlikte evde vakit geçirebildin? İşe dönme süreci zor oldu mu? O dönemde tatlı oğluna kim baktı? 
Yağız Erk 6 aylıkken ben çalışma hayatına döndüm, zaten büyükler ile beraber olduğumuz için bakıcı yada kim bakar derdim yoktu. Tek sorunum oğlumu küçücük bırakmış olmamdı. İlk iş günümün akşamında eve döndüm  Yağız Erk’ imi kucağıma aldım, ama çocuk benim yüzüme bakmıyor, “oğlum” diyorum kafayı çeviriyor, ben ağlamaya başladım sarıldım ama hiç tepki yok, altı aylık bir bebek bana kızmış yüzüme bakmıyordu.  İlk gece çok ağladım, çok üzüldüm ama Alahıma şükür ettim hep. Bebeğim güvenilir ellerde iyi bakılıyordu.  Akşamları gelince sadece ve sadece onunla ilgilendim hep, hala da öyleyiz. Evi dağıtması, oyuncakları yayması, koltukları çizmesi benim için hiç sorun değildi, gerçi hala değil J


İlkokul 3. Sınıf demek sanırım “henüz sınavlar başlamadı ama ödevler yine de çok” demek değil mi? :) 
İlkokula 5,5 yaşında başladı şimdi ilkokul 3. Sınıfa gidiyor, hala annesinin tontişi (ki zayıf bir çocuk), hala bebeği sanırım hep öyle kalacak. Sabah 08.30 da evden çıkıp akşam 17:00 de eve giriyor benim oğlum, bir nevi benim gibi mesai yapıyor. Dedesi onu eve getiriyor yarım saat bir saat sonra ben evde oluyorum, e tabii ödevler başlıyor. Zaman bizim zamanımız değil biz okuldan gelir hemen ödev yapar atardık kendimizi kapı önlerine. Maalesef benim oğlumun o şansı yok, müstakil bir ev ve etrafta arkadaşı olabilecek kimse olmayınca o zevkten mahrum kaldı. Ders çalış ,kitap oku,  bir bakıyorsunuz zaman geçmiş. Bu çocuğun oyuna ihtiyacı var, eğlenmeye ihtiyacı var. Tüm gün okul eve gel ödevler, testler robotlaştırıyoruz neslimizi. Ben elimden geldiğince yapmaya çalışıyor olsam da asla yaşıtı bir arkadaşının yerini tutamam. Evde saklambaç oynamak serbest, futbol oynamak serbest, koşmak zıplamak serbest, müziğin sesini sonuna kadar açmak serbest.   Eğer benim davşanlarım ve / veya diğer siparişlerim var ise kuruluyoruz salonda basanın birer uçlarına, o ders çalışıyor ben el işi yapıyorum.  Odasında çalışma masası sadece arabalarına otopark olarak kullanılıyor. Onu mutlu edecek olan ile onu şımartmayacak olanı ne isterse yapmaya çalışıyorum. İstiyorum ki hep güzelliklerle çocukluğunu ansın.  Çadır isterse çadır kurup, yer yatağı istediğinde yer yatağı yapıp, hatta “yer sofrasında yemek çok güzel olmalı “ düşüncesine yer sofrası kurarak mutlu etmeye çalışıyorum.  Elime test kitabı alıp “hadi gel parkta test çözelim” talebimi asla “öff yine mi ders” diyerek reddetmedi, evde test dediğim zaman ayağa kalkan çocuk parkta test dediğimde  uçarak yapıyor J

 Zaten genel olarak asla huysuz , uyumsuz bir çocuk değildir, doğru bildiğinden asla şaşmaz sonuna kadar direnir.  Bana her konuda yardımcıdır, hatta arkadaşlarının hiçbirinin olamadığı kadar annesine  yardımcı bir çocuk. Paylaşmayı sever ama malının kıymetini  çok iyi bilir.  Çok hisli, çok duyarlı bir çocuktur. Bütün bu özellikleri alma sebebini  hiçbir zaman sorduğu soruya başımdan atmak için geçici cevap vermediğim , hiç sıkılmadan her şeyi ona anlayabileceği şekilde anlattığım için , en çokta empatiyi ona aşılamaya çalışmama bağlıyorum.

Yağız Erk’ten önceki hayatını hatırlıyor musun :)
Yağız Erk’ ten önceki hayatım benim için gerçekten fluHer şey Onun ile netleşti. Ben 7 yıl boyunca  yılda 2 defa yaptığım o ultra lüks tatillerin hiçbirini hatırlamıyorum, hiçbir gezmemi net aklıma getiremiyorum. Bana hangi oteli tavsiye edersin diye sorduklarında şu anda Yağız Erk in en mutlu olduğu yeri tavsiye ederim J Bugüne kadar yaşadığın mutlu bir an dediklerinde direk Onun ile olan bir şeyleri düşünüyorum, Rabbime bin şükür…


İstanbul gibi bir büyük şehirde çocuk büyütmek sence avantaj mı dezavantaj mı? 
Aslında bu devirde çocuk yetiştirmek zor iken İstanbul gibi bir şehirde olmak hem çok zor, hem avantajlı.  Küçük bir şehirde büyümüş bir anne olarak evladını büyük şehirde yetiştirmek zor.  İşten çıkıyorsun ulaşım seni mahvediyor saatlerin yollarda geçiyor.  Gidiyorsun yorgun argın, bütün gün seni bekleyen evladına 2-3 saati zor ayırıyorsun. Diğer yönden bakarsak sosyal aktivite küçük şehre göre çok çok fazla. İstesen her daim bir tiyatro, bir eğlence bir çocuk organizasyonu bulabiliyorsun. Aslında bu bence büyük şehir olayından çok çalışan anne - ev hanımı anne olarak  kıyaslanabilecek bir durum L



Çocuk yetiştirme konusunda faydalandığın kaynaklar oldu mu? 
Çocuk yetiştirme konusunda faydalandığım kaynak çoğunlukla internet oldu. O da yalnızca hikaye kitaplarını araştırma, evde çocukla yapılabilecek aktivitelere bakmak ile kaldı.  Yoksa ateşi çıkınca ne olur, şu nedir bu nedir hiç araştırmadım. Yaşayıp öğrenmek daha kalıcı fikirler veriyor insana.



Yağız Erk ile ilgili ne gibi hayallerin var?
Yağız Erk ile ilgili hayalim değil de dualarım var, inşallah dinine, vatanına, ailesine bağlı, hep şükretmeyi bilen , attığı adımlarından  emin olan ve mutlu olduğu işi yapan, mutlu olduğu insanlarla yaşayan, çevresine huzur veren bir insan olsun . Bugüne kadar hiç doktor olsun, pilot olsun, polis olsun vb.. diye hiç hayal kurmadım gerçekten.



Biz küçükken teknolojik aletler bu kadar çok yoktu, şanslıydık sanki. Şimdi ise televizyonlar, cep telefonları, tabletler… Bir çocuğun bu kadar çok uyarana maruz kalması hakkında ne düşünüyorsun? Yağız Erk’in teknlojiyle ilişkisi nasıl? 
Şimdi ki çocuklara çok üzülüyorum. Asosyal çocuk görmek beni çok üzüyor, biraz öncede bahsettiğim gibi ben sosyal bir birey yetiştirmek için kendimce çok çabalıyorum.  Evde “al ipad i yeter ki sus”, “aç tv'yi oyalansın” mantığını sevmiyorum.  Tv de seyrediyor, ipad ile de oynuyor bu engellenemiyor ama önemli olan bunların hayatında vazgeçilmez olduğunu düşenmesini engellemek.   Bahçede çizmelerini giyip dedesine yardım etmesini çok istiyordum bu yıl başladı ufak ufak. Üstü kirlensin yırtılsın ama zevk alsın.  Bir bayram sevincini yaşamayı bilmeli çocuk, her bayram muhakkak yeni kıyafetlerini özellikle onun istediklerini alırım ki bayramın tadı farklı olsun onun için. Bayramda erken kalkmalı, büyüklerinin ellerini sırayla öpmeli ve bütün aile bir arada kahvaltı masasında olmayı anlamalı diye hepsini yapıyoruz beraber. Ben hala onu sırtıma alıp deli gibi zıplayarak dans ediyorum evin ortasında, biliyorum çok zevk alıyor “komik dans”tan.  Babasının misketleri hala duruyor ve oğlum onlarla oynadı, belki sokaklarda arkadaşları ile değil ama evde bizimle oynadı. Kızma birader, tombala hala bizim evde sık sık oynanır. Ne kadar ortak paylaşımlı zaman geçerse o kadar uzak oluyorlar teknolojiden.  Belki de bizler itiyoruz evlatlarımızı teknolojik cihazlara, daha  minnacık bir çocuk için “ay sanki büyük insan gibi çat çat oyun oynuyor maşallah telefonda” diyerek böbürleniyoruz.




Anne adaylarına ve acemi annelere neler tavsiye edersin? 
Anne adaylarına ve acemi annelere tavsiyem,  size yapılan tüm tavsiyeleri dinleyin, belki o gün değil ama bir gün lazım olur.  Ama sınırınızı siz çizin ve kimsenin geçmesine izin vermeyin J  Mutlu bir çocuk için sizde çocuk olmalısınız. Çocuğunuzun telefon, tv, pc gibi teknolojiden çok anne babaya ve sevgiye ihtiyacı olduğunu unutmayalım...



 Elvan "harikalar atölyesi"nde harikalar yaratsa da bunu resmen fısıltıyla söylüyor, buna şaşırıyorum. Güzel işleri daha da duyurmalı bence. Yağız Erk gönlünce koşabildiği, çocukluğunu rahatça yaşayabildiği bir ortama sahip olduğu içinse çok şanslı. Bu sohbetten sonra aklımda en çok "şükretmek" ile ilgili bir şeyler kaldı ve tabii Yağız Erk'in elindeki güzelim erikler :) Çok teşekkürler Elvan katıldığın için, iyi ki tanışmışız seninle...














Devamını oku »

2 Mart 2015 Pazartesi

Hoşgeldin Mart :)

Mart geldiğine göre "bahar" da kapıda diyebiliriz sanki.
Bu sene kardan dolayı kışı hissederek yaşadık ve bazı günler evden dışarı çıkamadık. Sanırım bunun acısını çıkarma zamanı geldi. Bahar ayları bence en güzel mevsimler, ne yaz gibi çok sıcak ne de kış gibi dondurucu soğuk. Her ikisinde de sokakta yaşayan canlıları düşününce biraz içim burkuluyor.
Oysa bahar öyle mi :)
Havaların daha geç kararması, güneşin gülen yüzünü-yakan değil- göstermesi, ağaçların çiçeklenmesi, etrafın yeşillenmesi, kuş cıvıltıları... Tam bir romantizm oldu sanki.
Kendi adıma en çok Elifle rahatlıkla dışarı çıkabileceğimize seviniyorum. Hedefim daha uzun soluklu yürüyüşler ve keşifler. Elif -ne zaman olur tabii bilmiyorum ama- inş. yürümeye başladığında daha da şenleneceğimize eminim(her açıdan :)
Çok mühim olmayan bir diğer gelişme ise benim bu sene -her yazıya yazdım sanırım görgüsüz gibi- 30 yaşına girecek olmam. Ya da 30 bitiyor mu? Bilmiyorum, o işleri hep karıştırıyorum. Sadece bana sorulduğunda "yaşınız?" diye, kooocaman gülerek "30" diyeceğim onu biliyorum. Yaşasın!
Hala çok üzerime alınmasam da Elif'in 1. yaşına da 1 ay kaldı diyebiliriz. Kendi içimdeki gelgitleri çok uzun yazmayayım ama daha önceki düşüncelerim hala geçerli; tema yok parti yok hediye yok zoraki gülümsemeler hiç yok, samimi ve az bir ekiple (anne-baba-bebek :) ev yapımı "şekilsiz" pasta ile mum üflemece ve dilek tutmaca var. (Bunu yazınca aklıma "3 Kedi 1 Dilek" kitabı geldi :) Sanırım bu hali daha çok içime sinecek. Bende gel-git yapan konu ise Elif ileride "neeaaay bana parti vermediniz mi?" diye bir şey soracak olursa kendimi nasıl hissedeceğim. Onu da yaşayıp görelim o vakit. Her şeyi "o nasıl düşünür" diye yapacak olursak bence evin yolunu bulamayız, salıncaklarda sallanır dururuz :)
Benim için genelde "yenilenme" olur bahar aylarında, yeni kararlar alırım, içim ferahlar, sanırım daha iyi hissederim. Elifle beraber resim yapmaya, birlikte çimlere uzanıp kitap okumaya da başladık mı değmeyin keyfimize :)
Yapmak isteyip de yapamadığım işlere odaklanmak istiyorum bir de. Kendime not olsun bu da.
Dışarıda çocukların neşeli sesleri geldiğine göre bahar sahiden gelmiş.
Hem bu bahar hem anneyim hem teyze; daha ne olsun, çok şükür :)

* Sıradaki annelik sohbetleri çok şahane bu arada :)
** Bir de 14 Mart'a kadar "Ben Alice olsam" cümlesini tamamlamak da isteyebilirsiniz. Ben isterdim yani :)
Devamını oku »

1 Mart 2015 Pazar

(Daha da Fazla) Kumkurdu :)

Kumkurdu ile Çağla sayesinde tanıştım, bir gün -yine- kütüphanesini karıştırırken "al bunu oku, çok seversin" diye elime tutuşturmuştu 3 kitabı birden. Okudum, çok sevdim, bayıldım, kitabı geri vermemek için türlü yalanlar düşündüm ama sonra bu yalanlara ben bile inanmadım, kitabın peşine düştüm(baskısı yok), çok aradım, tamm buldum dedim yine bulamadım, kütüphanemde olması gereeeeek diye inat ettim ve kitapları topladım. Kumkurdu'nu yine okudum, yine çok sevdim, yine çok ağladım, yine çok güldüm, üzerinde durup düşünmekten ilerleyemedim, derken karabalığa kitapları anlattım "aklımda kalanlar"la tabii. Sonra da BDK'ya Kumkurdu hakkında bir yazı yolladım. Karabalık bu yazıyı okudu ve "az önce anlattıkların daha güzeldi" dedi, Türkçesiyle "anlatımın iyi ama yazı fıs" gibi bir şeydi (itiraf edeyim). Çok sevdiğim bir kitabı anlatamıyorum, onu fark ettim. Sanki ne kadar yazarsam yazayım o heyecanı veremiyorum yazıda :/ Ama siz yine de okumak isterseniz "fıs yazımı" :) link burada 
Kumkurdu'nu (daha da fazla) merak ederseniz de çayınızı kahvenizi alın gelin, ben size anlatayım :) (*Misafirperver olmadığım buradan bile belli, eve gelene çay/kahve ikram etmiyorum; içeceğinizle gelin diyorum :))
Zackarina'yı asabi erkek pozunda çizmişim gibi ama Kumkurdu çok tatlı değil mi :))

Devamını oku »

Teyzoş Oldum Kiiiii :)

20 Şubat 2015 tarihinde minik tatlı yeğenim Ayça doğdu ve ben resmen "teyzooş" oldum :)
Eda'nın anne olmasından daha mühim bir şey bence bu :) Kendim doğuma girerken heyecan ve sevinç ağır basmıştı ya da 40+4'te olmanın verdiği bir rahatlık: "Gidip alalım şu bıdığı" şeklinde. Eda doğuma giderken ise "endişe, heyecan, sevinç, şaşkınlık" birarada geldi. Sevdiğin biri için endişelenmek ne demek, ben doğuma giderken karabalık bana niye öyle bakmıştı daha iyi anladım. Şaşkındım çünkü sahiden de benim minik kardeşim (resmiyette ablam ama olsun) "anne" olacaktı, vay be!
Veeee Ayça'yı ilk görüş: Ta ta ta taaaam! "Amanıııın çok seviyorum ben seni, hadi gel bize gidelim, anneni bırak sen" halleri :) Kucağıma aldığım zamanlarda kimselere vermek istemedim Ayça'yı. Adanada kaldığımız süre boyunca da kokusunu tee içime çekmiştim halbuki ama stoklarımı çabuk tüketmişim :/ Annelik elbette ki çok özel bir duygu ama teyze olmak pardon teyzoooş olmak bence çok havalı. Bir de aklım sürekli Ayça'da; yedi mi içti mi kaka yaptı mı iyi mi hoş mu uyudu mu... Annesine sürekli sormuyorum bunaltmayayım diye ama Ayça hep aklımda.
Nasıl anlatsam; heyoo, yuppiii ve çeşitli dans figürleri :)
Teyze oldum kiiiiii, maşallah kuzuma...


* Bir de Ayça'nın balık burcu olduğunu "balık teyze" gururuyla söyleyebilirim heheheh :)

Devamını oku »

18 Şubat 2015 Çarşamba

Kar

Yazacak çok şey var ama lafı uzatmak boşa olur. Özgecan'ın yaşadıklarından sonra ben hala kendime gelemedim, 3 gün geçti 5 gün geçti belki ama yok bu olay zihnime kalbime kazındı, derken kar yağdı, Akça yazmıştı "kar iyi gelecek" diye. O da olmadı, daha bu sabah kar topu oynayan bir gazetecinin başına gelenler(uzun uzun yaz(a)mıyorum) tüyler ürpertti ama şaşırtmadı... İşte en çok da bu şaşırmama hali üzücü sanırım. Geçenlerde Banu ve Elif güzel yazılar yazmıştı, Semi de bir yerden alıntı yapmıştı, okumak isteyen olursa.

Karın yağmasını, karla oynamayı severim ama bu kış sahiden bu haberlerle kar da pek tat vermedi. Güzel şeylere odaklanmak isterken bile "ne bencilsin" diyorum kendime. Elimde 2 tane güzel şey var aslında ; biri Elif diğeri de inş. kısa süre sonra kavuşacağımız Ayça'mız-yeğenim-
Blogumu çok seviyorum, o yüzden de umarım bir sonraki yazıda -ne zaman olur bilmiyorum- bu iki güzellikten bahsediyor olmak istiyorum.
Bir de -instagramda paylaşmıştım- tüm iyilikler, saflıklar, yardımseverlik, iyi niyet  çocuk kitaplarında saklanmış sanki değil mi?


Devamını oku »

13 Şubat 2015 Cuma

Enginar Kalpler

Bu kitap, kesinlikle sonraya bırakılacak, bir ara yazarım diyebileceğim bir kitap değil.
Bu kitabı okumadan önce "güzel kitapları filme çekseler keşke" dediğim çok olmuştur. (sevmeyeceğimi bile bile) Ama bu kitabı okurken ve kitap bittikten sonra nedense şunu hissettim: "Yooo hayır, bu kitabı filme çekmesinler, bu haliyle kalsın" Uzun zamandır güzel bir film izlemedim ve şaşılacak derecede bunun eksikliğini de hissetmedim. Fark ettim ki bu ara okuduğum kitaplar -evet ikisinin de yeri ayrı ama- beni öyle doldurmuş ki. Bazı kitaplar için "iyi, güzel, hoş, okuyun" yazıyorum ama bu kitap için ne desem bilmiyorum. Sanki ne yazsam eksik kalacak. En son bu hissi Hayalperest ile yaşamıştım. Ondan da çok etkilenmiştim.
Enginar Kalpler kitabını muhtemelen BDK'da görüp listeme almıştım, geçen gün göz göze geldiğimizde içimde bir kıpırdanma yaşattı ve elimdeki kitabı bırakıp ona geçtim.
Ben daha az hüzünlü bir kitap sanıyordum ama hüznün beni bu kadar mutlu edeceğini hesaba katmamıştım. Çok ağlayacağımı düşündüğüm bir hikayeyi okuyamıyorum son zamanlarda, "Bülbülü Öldürmek", "Pal Sokağının çocukları", Son Kara Kedi" buna en güzel örnekler (ne yazık ki)
Mira ile tam 12 yaşına girdiği doğum gününde tanışıyoruz ve o gün regl oluyor. 3 kardeşin en büyüğü olan Mira'nın 9 yaşında Krish adında bir erkek kardeşi ve Laila adında  yerinde duramayan 10 aylık bir kız kardeşi var.(aynı Elif) Büyükannesi Josie de hikayenin başlarında onlarla birlikteydi ancak sonra rahatsızlığından ötürü hastaneye yatması gerekti. Mira oldukça çekingen ve utangaç bir kız, okula en yakın arkadaşı Millie'nin elini tutarak gidiyor mesela. Ancak okuldaki yazarlık semineri onun tüm yaşamını değiştirecek gelişmeleri de beraberinde getiriyor. Hocaları Pat Print bana hep Gönül Öğretmen'i anımsattı. İnsanın hayatında gerçekten iyi bir edebiyat öğretmeni olması ne büyük bir şans. Yazarlık seminerinde 4 kişiler: Mira, Millie, Ben ve Jide Jackson (JJ).
Bu kitapta anlatılan sadece, Mira isminde bir kızın 11 yaşından 12 yaşına girerken hayatına giren yeni insanlar, yaşanan değişimler, büyükanne Josie'nin hastalık süreci, ilk aşk ve ilk regl :) Ama kitabın tamamını okuyup bitirdikten sonra bu yazdıklarım sadece bütünün bir parçası gibi kalıyor. İçi o kadar dolu ki "Enginar Kalpler"in.
"Pek çok insan büyüdükçe kalplerinin etrafına sert kabuklar örer. Laila gibi küçük bebekler başlangıçta hassas ve sevecendirler. Başkalarına kolayca güvenirler. Ama yavaş yavaş kendilerini korumayı öğrenirler ve yıllar geçtikçe kalplerinin etrafındaki katmanlar sertleşir. Şuna bak, enginarın dışındaki kabuklar yenemeyecek kadar sert. Fakat enginarın kalbine doğru, katmanlar giderek narinleşiyor. Kabuklar incinmemizi engeller. Bu nedenle insanlar, kalplerine kimsenin dokunamayacağını bilerek ortalıkta rahatça dolaşırlar. Elbette bazı insanların elinden başka türlüsü gelmez. Onlar asla kendilerini korumayı öğrenemezler. Bu hayır da olabilir, şer de."

İlginçtir kitap bitince ağlayamadım. Öylece dondum kaldım. Normalde içinde ölüm olan kitapları bu kadar heyecanla (yemek yerken ve Elifle yerde emeklerken okudum kitabı) okuyamam, irkilirim, huzursuzlanırım. Ama bu kitapta öyle hissetmedim.
Mira ile o kadar benziyoruz ki, sanki kendi 11-12 yaşlarıma döndüm. İlk regl olduğumda neler hissettiğimi hatırladım, çok tuhaftı. Matematik benim için de şu cümlelerle ifade edilebilir :"Bense uzunca bir süre yanıtı düşünsem bile sayılara bakar bakmaz kafamın içinin bomboş olduğunu hissediyorum." Okulda yaşadığı zorbalığın bir benzerini ben ilkokuldayken yaşamıştım. 5,5 yaşında başladığım okulun ilk 3 senesi özel bir okulda geçmişti(sınıflar 20 kişilikti), 4 ve 5. sınıfları ise oldukça kalabalık bir devlet okulunda okumuştum. (sınıflar 65 kişilikti ve 3'erli oturuyorduk sıralara) O kalabalık sınıfta kendimi küçücük hissediyordum, Gökçe isminde bir kız vardı ve hep onun elinden tutma ihtiyacındaydım ilk günlerde özellikle. Herkes bana uzaylıymışım gibi bakıyor ve öyle davranıyordu. Derken bir gün bir sözlü sırasında -sınıfta herkesin önündeyken- cevabı biliyor ama sesim çıkmıyorken benimle yine dalga geçildiğini duydum. Ne olduysa o an oldu ve ben birden sınıfa doğru patladım :) Sonra da utandım, oturdum ağladım. (O an eteğimin altından bir şey görünmediğini umuyordum sadece :) Çocuk aklı, çocukluk diyoruz belki ama insanı çok etkileyen şeyler bunlar. Hep diyorum ya ben pek konuşamam ama yazarım diye. Telefonda da öyleyimdir, belki karşımdaki daha konuşacaktır ama ben onu rahatsız etmişim gibi "hadi görüşürüz, selamlar" deyip kapatırım :) Evde kimse yoksa bile selam söyleyebilirim yani.
Laf nereden nereye geldi, kısacası Enginar Kalpler kitabından çok etkilendim ve Mira ile aramızda çok büyük benzerlikler olduğunu düşündüm.
Biraz araştırınca kitabın devamı olduğunu ama henüz Türkçe'ye çevrilmediğini öğrendim, yıkıldım. Londra'ya gitmesi yakın bir arkadaşımı aradım ve sana bir siparişim var dedim, "çocuk kitabı mı" dedi :) İngilizcemi sırf bu kitapları daha rahat (sözlüksüz mesela) okuyabilmek için geliştireceğim, valla bak.
* Kelime Yayınları'nın ne harika kitapları varmış ve ben neden bu kadar geç haberdar oldum, bilmiyorum.
Kitabı okurken belimin ağrısını unuttum, Jide Mira'yı öptüğünde nasıl heyecanlanmışsam "hiii, öptü!" dedim yüksek sesle ve o an Elif öpücük attı :)
Bana beni anlatan ve bunu yaparken yüreğime dokunan kitapları seviyorum.
Eksik oldu, çok seviyorum...
Enginar Kalpler
Özgün Adı: Artichoke Hearts
Yazan: Sita Brahmachari
Çeviren: Meral Karamuk Uğurşan
Yaş grubu: 12+
Kelime Yayınları, 2012, karton kapak, 288 sayfa


"Eğer birine söyleyecek iyi bir şeyiniz yoksa hiçbir şey söylemeyin daha iyi."


Devamını oku »