Drop Down MenusCSS Drop Down MenuPure CSS Dropdown Menu




8 Kasım 2014 Cumartesi

Aşure (Çorbası) Yaptım :)

Aşureyi çok severim. Bence çok bereketli bir tatlı. İçinde yok yok :) Ben çok malzemeli sevmem gerçi,sadece bakliyat yeter bir de üzerinde nar olacak illa, yoksa yemem :)
Bu sene kanıma Esen girdi. Paylaştığı o harika fotoğraflarla iyice canımı çektirdi. Ben de "nasılsa komşular getirir" diye düşündüm. Zilin üzerinde "lütfen zile basmayın" diye mi kimse gelmiyor acaba dedim ama sahiden bu sene aşure gelmedi hiç :/ Esen de aşure yapmanın zor bir şey olmadığını söyleye söyleye beni gaza getirdi. Karabalığa sordum "yaparsın" dedi. Dünkü yazımda demiştim ya bakliyatları geceden suya koydum hadi hayırlısı diye. Gerçekten de öyle oldu. Her sabah 6'da ayakta olunca güne erken başlamamak için bir sebep yok. Tarif konusunda telefonda bir antrenöre ihtiyaç duyduğum için pratik kuzenimi aradım. "Yapabilir miyim?" dedim, "tabii yaparsın" dedi, o da verdi gazı. Kendimi buğdayı kaynatırken buldum sonunda. Tüm işlemler bitti, aşureleri kaselere koydum ve beklemeye başladım. En azından üstü donsun da cevizimi, tarçınımı narımı koyup komşulara vereyim diye. Dolaba bile koydum ılıdıklarında, donmadılar. Ben de acayip komik bir görüntüyle komşulara dağıttım. Herkes hem şokta hem de mutlu "ne güzel aşure gelmiş" diye. Sadece tanıdıklarıma ve yakınlara verince 7 taneyi paylaşmış oldum, 1 tanesi biraz yere düştü :/ Tüm komşulara verirken ısrarla söyledim:"İlk yapıyorum, önce siz yiyin, sonra çocuklara yedirin ha" diye. Güldüler ama ben ciddi söylemiştim.
Bir arkadaşımıza misafirliğe gidecektik, karabalık sordu: "Aşureler niye donmadı?" diye. "Çok sabırsızsın" dedim. "Döndüğümüzde ancak donarlar" :) Dönüş yolu aşureleri düşünmekle geçti. Misafirlikteyken aşure yaptığımı söyledim, "nasıl oldu?" sorularına da "iyi gibi" dedim. "Gibi"si vardı çünkü. Eve döndük, koştum baktım ve gerçekle karşılaştım: aşureler donmamak için direniyordu. Kuzenimi geri aradım; "aşure kaç saate donar" diye. Meğerse buğday tam olarak nişastasını salmadan atmışım diğer malzemeleri ve aşureyi donduran nişastaymış. Hatta acelem olursa 1 kaşık nişasta da koyabilirmişim. O an kuzenimle yaptığımız konuşma geldi aklıma. Bana ısrarla "buğdaylar henüz özdeşmemiştir" diyor, ben de ısrarla "yok bence ölüp gittiler" diyorum. Meğer çok acele etmişim. Bunu tecrübe etmem iyi oldu, bir dahakine hiç unutmam.
Komşulara verdiğimin fotoğrafını çekmeyi unutmuşum. Buraya eklemek için 2 fotoğraf çektim. "Normal aşure" görüntüsü beklemeyin baştan uyarayım. Benim aşurem çorba kıvamında olduğundan narlarım suya batıyor :) O yüzden elimde tuttum :) Bir de kuzenim dedi ki (umarım beni avutmak için dememiştir) aşurenin aslı zaten "aşure çorbası"ymış... E ben orjinal aşure yapmışım ya, gerisini üzerini donduranlar düşünsün...

Bence bu konuyla ilgili en bomba diyalog annemle yaşandı. Öğlen gibi annemi aradım(henüz donmadığını bilmiyordum) aşure yaptığımı heyecanla söyledim: "Dr. oetker hazır paket mi yaptın" dedi!!! "Yok ya anne ne hazır pakedi, bildiğin anam babam usulü yaptım" dedim. Annem o ara bu önemli bilgiyi teyzemle paylaştı, evde sevinç nidaları: "Esra aşure yapmış, hadii, tebrikler vs." :) Zannedersin içli köfte yoğurdum. Onu da yapsam demek önümde şapka çıkaracaklar. Ardından annem ekledi bu arada "ben de seni arayacaktım, hazır paket aşure yapabilirsin diyecektim" üzülsem mi sevinsem mi bilemedim. Annemde uyandırdığım intiba şahane, e tabii haksız da sayılmaz. Neyse en son dedi ki "biz daha yapmadık, seni tebrik ederim." vaaay... Benden mutlusu yok :)

Aşuremin kıvamı tam tutmamış olabilir ama tadı güzel, karabalık da sevdi, annem de tebrik etti... En mühimi de "hayatta yapamam" dediğim bir şeye cesaret edebilmiş olmam. "Arkadaşlık güzel bir şey" demiştim değil mi? Çok teşekkürler Esen...
Vaz geçtim sanmayın sakın. Niyetim inşaallah seneye kalmadan yeniden denemek. O narlar suya löp diye düşmeden duracak umarım :)
Devamını oku »

7 Kasım 2014 Cuma

Arkadaşlık Güzeldir :)

Hatırladığım kadarıyla ilk arkadaşım ilkokul 1. sınıfta Özge isminde yumurta kokan bir kızdı.
Tabii çocukluk arkadaşım kardeşimi ve kıvırcık kuzenimi saymazsak.
Anaokulu-kreşe de sadece 1 gün gidip oradaki koocaman bir kızdan korkunca (beni kenara çekmişti) 5,5 yaşında ilkokula başladım.
Ondan önce mahalleden de arkadaşım olmadı çünkü annemlere göre bizim mahalle pek de güvenilir değildi, dolayısıyla ben sokaklarda büyümedim. Damda bisiklet sürerek, top oynayarak geçirdim vaktimi. Umarım Elif de çok fazla bebek-sever bir kız çocuğu olmaz ya da babasının hayalleriyle evcilik oynarlar, biz ona pasta yemeye çay içmeye gideriz.(karabalığın en büyük hayallerinden biri bu)
Arkadaşlık kurmak, onu sürdürmek bana hep çok çetrefilli geldi. Ne zaman "işte bu kız/oğlan tam benim kafadan" diye düşünsem çok alakasız şeyler yaşadık.
İlkokulda 3 sene kolejde okudum ve orada bambaşka bir dünya tanıdım. Oraya ait değilmişim gibiydi, zaten orada olmamın sebebi annemin okulda öğretmen olmasıydı. Sonraki 2 sene her sırada 3 kişinin oturduğu oldukça kalabalık bir devlet okuluna gittim. (sınıfta 65 kişiydik yanlış hatırlamıyorsam) İlk gün hayatımın şokunu yaşamıştım resmen. "Burası kokuyor" demiştim, "beni alın buradan." Bu satırları okursa-ki ne alaka ama- ilk sıra arkadaşlarımdan biri olan Celal'den özür dilemek istiyorum. Çok fazla şişmandı ve ben sırada düşecek gibi oturduğum için ondan hiç hoşlanmıyordum. Çocuğu yemek yerken görsem "az yese keşke" diye düşünmüşlüğüm var. fenaymışım :/
Derken Anadolu Lisesini kazandım ve 7 sene de orada geçti. Orada da ilk gün kendimi çok yabancı hissetmiştim. Hiçbir zaman da kızların eteklerinin boyunu neden kıvırdığını, "gizli makyaj"ı neden yaptıklarını ve daha bir sürü kızsal şeyi anlamadım. Son iki senemde sözel sınıftayken Nilay'la tanıştık ve kendimi çok daha iyi hissettim. Tiyatrodan, kitaplardan vs bahsedebiliyorduk. Ondan önce rehber öğretmenimiz Durmuş Hoca vardı, onunla çok sık sohbet ettiğimizi hatırlıyorum.
Veee sıra geldi üniversiteye... İlk günlerde yalnız değildim aslında, sınıf arkadaşımla aynı bölümü kazanmıştık çünkü ama ben ilk gün çok ağladım: "Bu bölüm bana göre değil ühüüüü" diye. Hala da ağlayabilirim :) Bir grupta olmak nasıl bir şeymiş, orada iyice öğrenmiştim. Çok seviyordum arkadaşlarımı, hayatımdaki her şeyi de paylaşmıştım. Arkadaşlar arasında sır olmamalıydı zaten :) O dönemde birkaç farklı yurt değiştirince biiiir dolu oda arkadaşım olmuştu. Hatta iki tanesiyle üniversite son dönemde eve çıktık, biriyle arkadaşlığımız bitti öteki zır deliyle (bu satırları arada da olsa okuyormuş :) hala görüşüyoruz ve evet hala zır deli :P
Düşününce ve geriye bakınca o kadar çok arkadaşım, dost dediğim insan olmuş ki hayatımda. Bazılarının hayatımda hep olacağını düşünmüştüm. Olmadı. Liseden sadece Nilayla üniversiteden de sadece "zır deli" ile görüşüyorum. (Üniversiteden arada mesajlaştığım birkaç kişiyi saymazsak) Facebook hesabımı kapatalı çok oldu. Çok da doğru bir karar vermişim diyorum şimdi. Merak etmek bambaşka bir şey ve ben sahiden çoğunu merak etmiyorum. Kötü anlamda da demiyorum aslında sadece insanın hayatı evrim geçiriyor ve her insanın bir rolü oluyor, rolünü tamamlayınca hayatından çıkıyor(ya da bazen "demirbaş" oluyor)
Çok kırıldığım, üzüldüğüm, ağladığım zamanlar da oldu, -hiç istemeden- kırdığım insanlar da. İnsan doğasının bir gerçeği.
Ve işe girdim. (Ondan önce 1 yıllık yüksek lisans var ve orada tanıdığım, çok sevdiğim insanlar var-dı... Sahi, neredeler? Bilmiyorum.)
30 erkek + 1 esra :) İşe böyle başladık. Benim için hem zor hem keyifliydi. Benden çok çekiniyorlardı ama ben rahattım çünkü erkeklerle anlaşmak her zaman daha kolaydır. Yüzünüze bakıp "saçların harika olmuş şekerim" derken içlerinden "ıyy bu ne hal böyle!" diye düşünmezler. O ortamda daha iyi anladım ki ben kızlarla yapamıyorum. Yani dengeyi kuramıyorum. Ya soğuk kalıyorum ya fazla samimi. Erkeklerle konuşacak daha çok şey var. Çok kitap okuduklarını söyleyemem ama futbol, arabalar, havalar benim için alışveriş, kuaför vb. şeylerden hep daha eğlenceli olmuştu. Ve tabii mutfak! Bunu anlamak zor olmamalı zaten. (Çok önemli dipnot: Sevgili Esen, seni heyecanlandırmak istemem ama cidden gaza gelip aşure yapmak için bakliyatgillerimi suya koydum. Ve cidden sonuç ne olursa olsun buna cesaret edebilmem bile benim için koca bir deniz, teşekkürler sana.) Karabalık da o 30 erkekten biri demiş miydim? Sanırım diğerleri çok beyazdı ve ben "küçük kara balık" misali en karasıyla okyanusa açılmak istedim :) Aslında öncesinde çok çok iyi arkadaş olduğumuzu atlamayayım. Neredeyse hiç kız arkadaşım olmadı. Bu durum da beni hiç rahatsız etmedi.
Gelelim sanal dünyaya...
Blog ve instagram sayesinde bir dolu insanla tanıştım. Kimini çok sevdim hatta buluşup kahve içmek istedim :) Bilmiyorum konuşabilir miydim ama neticede o sıcaklığı hissettim. Bazılarıyla mail üzerinden haberleştim, hala da haberleşiyorum.
Bir insanı yüz yüze görmeden hem çok sevmeyi hem de -nasıl oluyorsa- kırılabileceğimi keşfettim. Deli miyim neyim? İnsan yüzünü bile görmediği birine gönül koyabilir mi? Bu kişi balık burcuysa koyar :) Bu yazının amacı bu kırgınlık falan değil. Hatta hiç değil. Yoksa başlık "arkadaşlık güzeldir" olmazdı herhalde.
Kırgınlığı bir kenara koyacak olursak tanıdığım güzel insanları tek tek yazmaya kalksam birini unuturum, atlarım falan diye korkup yazmıyorum.
Bazen instagramda bir şey paylaştığım zaman durup düşünüyorum: "Bunu niye paylaşıyorum ki" diye? Belki sizin de zaman zaman öyle hissettiğiniz oluyordur. Yani okuduğum kitabı, dinlediğim şarkıyı, uykusuz kaldığımı, başımın ağrıdığını beni "takip edenler" bilse ne bilmese ne? :)
Gerçi kitap konusunda ayrıcalık yapmalı çünkü bazı kişilerin ne okuduğunu cidden takip ediyorum ve listeme ekliyorum, o açıdan kitap konusunu farklı bir yere koyayım.
Kendim için "bilseler ne bilmeseler ne" diyorum ama sevdiğim arkadaşlarımın nasıl olduklarını da önemsiyorum. Hem de çok. Bir müddet ses soluk çıkmazsa "iyi mi acaba" diye endişeleniyorum :) Benden öyle mesaj alırsanız şaşırmayın yani.
Bu upuzuuun yazıyı neden yazdım? Birkaç gün önce birine kırıldım ve düşündüm arkadaşlık nasıl bir şeydir diye. Sadece 1 kişiye ya da 1 olaya indirgenemeyecek kadar güzel bir şey olduğuna karar verdim. Hani bu yazının kırılmayla ilgisi yoktu :) Azıcık varmış demek ki. Yani bana ışık tutmuş, yol göstermiş.
Bir de ben ilişkinin ömrünü geç anlayanlardanım. Yani belki karşı taraf beni sevmemeye başladı ya da benimle görüşmek onu mutlu etmiyor ve bunu sinyallerle anlatmaya çabalıyor. İşte ben bu sinyalleri çok geç algılıyorum. "meşguldür kesin", "yoğundur", "yorgundur" vs diyorum. Diyordum. Şimdi az daha piştim sanırım. Çok üzülsem de ben de kendimi geri çekiyorum yoksa kendimi yıpratıyorum.
Belki en başa koymalıydım bilmiyorum ama minik bir şarkı ekleyeyim buraya. Bu yazıyı yazarken ve aslında buraya yazdığım yazılarımın çoğunu yazarken 65247. kere dinlediğim ve her dinlediğimde hüzünlendiğim, yol aldığım bir şarkı. Beni bu şarkıyla tanıştıran da henüz karşılıklı kahve içemediğimiz ama kalbimin kitaplı kedili bir yerinde olan tatlı arkadaşım; iyi ki tanımışım seni :)


Bazen kırılabiliriz, bozulabiliriz hatta çok üzülebiliriz ama arkadaşlık güzel bir şey.
Bu yazıyı okuyan-ya da bu blogdan haberi bile olmayan- sevgili arkadaşlarım; iyi ki varsınız.
Hatırlatayım dedim :)

Devamını oku »

3 Kafa : Hamile, Loğusa ve Acemi Anne :)

Bu yazıları aslında Biricik Dünyam için yazmıştım ve orada yayınlanmıştı, blogumda da olsun istedim. Biraz uzun olacak belki ama hepsini bir araya topladım.
İnsanın hayatına bir bebek girince önceden ne hissediyormuşum ben kısmını hatırlamakta zorlanıyor sanki. Şimdilik bu 3 kafa var zihnimde, öncesi biraz flu :)


HAMİLE KAFASI
Şimdi anlıyorum ki “hamile kafası” diye bir şey sahiden varmış. İçindeyken görememişim. Her şey o çift çizgiyi görmemle başlamıştı. Hem bu kadar çok isteyip hem de bu kadar çok şaşırmak da neyin nesiydi?
Eşim hamileliğimi duyup beni havalara uçurduğunda (gerçek anlamda) kızmıştım ona; mercimek boyutundaki yavruma bir şey olmasın diye :) “Analık” dedikleri hemen mi gelip yapışıyordu insanın üstüne, beynine, zihnine, karnına. Aklıma ilk gelen de “Bugün hiç su içmedim.” olmuştu. Sonrasında da arka arkaya içtiğim sular bana gece yol, su, elektrik olarak dönmüştü.
Hamilelik haberini aldığım günün tam da ertesi gün tatile çıkıyorduk. Hiçbir yerde rezervasyonumuz -her zamanki gibi- yoktu ama yoksa bu tatili ertelese miydik? “Yok canııım ben öyle pimpirikli hamile olmam” hallerini en fazla 3 gün sürdürebildim. Bulantılardan dünya dönerken kendimi ancak pansiyon odasında bulmuştum çünkü.
İnsanlara nasıl söylenir? Kaçıncı hafta beklenir? İkili tarama nedir ki? Çubuk krakerle hiç bu kadar samimi bir ilişkim olmamıştı derken 2. trimester geldi.
Hayat “O-la-la!” olacaktı. Oldu mu peki? Bilmiyorum, ama, denizi görememek çok içimde kaldı.
Bir de”Alışverişe geç mi kaldııııım!” derken, 34. haftada hastane çantasını ancak toparlamıştık :)
Her gün yürüdüm, yürüdükçe büyüdüm ve yanımda daimi arkadaşım mandalinam vardı.
Bazen çok kırıldım, beni arayıp da “Nasılsın?” bile demeyenlere, bazen de kendim kapattım telefonu. Sahi, demiştim değil mi, “hamile kafası” diye bir şey olduğunu?
Daha 36. haftada başlayan “E daha doğurmadın mı ki…”leri toplayıp, karşıma alıp, var gücümle “DAHA DURUUUN, 40 HAFTA ZATEN HAMİLELİİİK!” demek isteyecek ama edebimden sus pus oturup “Yok ya bekliyoruz” diyecektim. (Edep mi dedim? Onun adı çekingenlik/pısırıklık olmasın?) Elif 41. Haftada doğarak “Anne sen 40 hafta mı demiştin? Ben 1 arttırıp onu 41 yapıyorum” diyecekti.
Hamile kişisi duyduğu en ufak bir bilgiyi kooocaman yapıp kafasında uzun bir müddet taşıyabilen kişidir aslında. O yüzdendirki hamileyken kulaklarımız iyi duymamaya başlar :)
Çevresindeki herkesin –istisnasız- “Şunu ye, bunu yeme, şunu yap, oraya gitme, amuda kalkma, parende at” diye fikir yürütebildiği bir dönem hamilelik. O yüzden de “annelik sabrı” hamileyken şişmeye başlıyor. Sanırım bir yerde patlamıyor ama gittikçe genişliyor.
“Spor yapın, yüzün, bol kitap okuyun, kuru meyve yiyin” gibi tavsiyeler vermek isterdim bu satırları okuyan hamişlere ama içimden sadece şu geliyor: yazın, günlük tutun, yavrunuzla konuşun.
Hamile kafasının içinde o kadar çok kuş vardır ki… Kimisi bülbül gibi şakır, kimi de serçe gibi gezer durur. Ama bu kafanın “boş” kalmasına kimse müsaade etmez; en başta da kendimiz müsaade etmeyiz. Hep bir “acaba”dır gider. Doktor “Her şey yolunda” dese bile “Acaba bir şey var da bize mi söylemiyor?” diye düşünmüşlüğüm bile oldu. Hiç pimpirikli olmayan insanların bile bu dönemde çeşitli evhamlara kapıldıklarını gördüm. Ben sadece onlardan biriydim.
Sanırım unutulmaması gereken en önemli şey; hamileliğin her anının doyasıya tadının çıkarılması, çünkü bebekli hayat çok keyifli olsa da 9 ayın nasıl geçirildiği lohusalığı ve sonrasını bir hayli etkiliyor. Hamile kafasına da endişelerden uzak rengarenk hayaller çok yakışıyor :)
Bir de insan hamileyken vakit hiç geçmiyor zannediyor. “Ohooo! 9 ay mı? Daha çok varmış.” deniliyor. Ya da söz konusu olan bebeğin ihtiyaçlarıysa vakit hiç yetmiyor :) Kısacası “Zaman Çok ve Zaman Yok” diyen Brigitte Labbe’ye sevgilerimizi gönderiyoruz.
Geçen gün 36. haftasındaki hamiş dostuma sordum: “Hazır mısın?” diye. Cevabını çok merak ediyordum. “Sanırım hazır olmak diye bir şey yok. Bebeğimi kucağıma almadan anlayamam başıma gelecekleri…” dedi. Gerçekten katılıyorum.
Okuduğumuz kitaplar, dinlediğimiz tecrübeler, araştırdığımız konular bize sadece bir yol gösterir; yolun kendisiyse ancak o ilk “ıngaaaa” ile yürünmeye başlanır.
İşte tam orada “hamile kafası” çıkar; yerine “lohusa kafası” gelir. Belki de o daha da eğlencelidir :)

LOĞUSA KAFASI
Doğumumu sağlıkla yaptığım ve kızıma kavuştuğum için çok mutluydum. Fiziksel olarak hamile kafasından çıkmış ama hala kendime gelememiştim. İşte o ara kafamda gördüm bu şapkayı: lohusa kafası…
İlk hafta o kadar laylaylom geçti ki “lohusalık neymiş” dedim. Sonraki 5 hafta ise deriiiin bir depresif hale büründüm. Sanki bir türlü mutlu olamıyordum. Bebeğime kavuşmuştum, mutlu olmam gerekirdi ama cidden değildim. Hissettiğim şey daha çok şaşkınlıktı. “Benim sorumluluğumda olacak bir canlı mıııı?” Bunu düşünmek için biraz geç kalmıştım tabii. “Ben yapamam, tek başıma bakamam”larla eşimin başının etini yedim. İkimizin ailesi de başka şehirlerde ve uzun süreli gelme imkanları yok. “Ne yapacağım ben!” diye karalar bağladım. Bu yakarışım boşuna değildi. Gerçekten kızım Elif’i doğru düzgün tutamıyordum bile.
En önemlisi de önümü göremiyordum. İçim daralıyordu, dışarı çıkıp durmadan koşmak istiyordum. Bir seferinde ev ahalisi beni cidden dışarı gönderdi hatta. “Evde durma, çık” diye.
“Ben kendime çok çektirdim bu dönemde, siz yapmayın” demem. Diyemem. Çünkü lohusalık olmasa hamilelikle anneliği bağlayan köprü de ortadan kalkar.  Bu geçiş dönemi olmasa her şey daha sert yaşanabilir. Bebeğin kırkının çıkması bu yüzden önemli sanırım. Ben tam olarak kırkıncı günde şiddetli bir ishal yaşadım ve sanırım içimde ne varsa (hem gerçek hem mecazi olarak) attım. Sonunda o kadar rahatladım ki…
O dönemde çok korktuğumu hatırlıyorum. Yapamam, edememlere, “Elif nasıl? İyi mi? Şu mu? Bu mu?” halleri de eklenmişti. Bildiğim kadarıyla, ben böyle biri değildim. Değiştim ben diye düşündüm. Eşime ve evdekilere sardım. Her hareketleri bana battı. “Nasılsın?” diye arayanlara kızdım, aramayanlara kırıldım. Bak şimdi yazınca daha iyi anladım ki uzak durulması gereken bir dönemimdeymişim :) Neyse ki yanımdakiler bol sabırlı insanlardı da beni hep alttan aldılar.
Lohusalık için en güzel tavsiye, yanınızda nazınızı çekecek birilerinin olması ve bolca uyku. Ben bunları yaşayabildiğim için şanslıyım. Bu satırları muhtemelen görmezler ama aileme de teşekkür edeyim unutmadan.
İnsanın önünü görememesi o kadar kötü bir şeymiş ki… İşsiz kaldığım dönemde bile kendimi öyle çaresiz hissetmemiştim. Şimdi geriye dönüp baktığımda da hem “Ne salakmışım” hem de “İyi ki yaşamışım o günleri” diyorum. Sanırım pişmişliğim oradan geliyor.
Lohusalık dönemi benim için yaklaşık 6 haftaydı. Haydi uzatalım dersek 8 hafta… Yani 2 ayda bu süreci tamamladığımı ve yenilendiğimi düşünüyorum. Acele etmemek lazımmış, sabırlı olmak, zamana bırakmak, olayları akışıyla yaşamak lazımmış. O an görememişim. Bunu görebilen kaç kişi vardır bilmiyorum ama insanın bazen dibi de görmesi gerektiğini düşünürüm hep. Dipten yükselme insanı daha güçlü yapıyor sanki.
Lohusalık tamamen kişisel bir tecrübe, tıpkı hamilelik gibi. Bu satırları okuyan hamilelerin korkmasını istemem. Ben bu şekilde yaşadım diye siz de böyle yaşayacaksınız anlamına gelmiyor. Sadece şunu demek istedim: Lohusalığı kötü yaşadım ama sonunda ışığı yakaladım.:)
Kolik belki de benim daha sağlıklı düşünmemi engellemiştir, onu da bilmiyorum. Ya da kişisel olarak halledemediğim bazı şeyler o zaman zarfında önüme gelmiştir ve bocalamışımdır. Bu da normal, neticede insanım. Kadınım ve anneyim. Hem de en acemisinden…
Sevgili lohusalar, sizlere minik tavsiyeler: Her gün dışarı çıkın, içinizdekileri içinize atmayın :) Bol su için, uyuyun. Evi toplamaya çalışmayın. Bebeğinizle ve eşinizle ne kadar mutlu günler yaşayacağınızı hayal edin. Hayatınızın bir döneminde de kontrol sizde olmasın; ne olmuş yani…
Sıradaki yazım acemi anne kafası üzerine olacak. İşte asıl eğlence orada başlıyor…
Herkese mutlu günler,

ACEMİ ANNE KAFASI
Bu yazıyı kafamda tasarlarken fark ettim ki aslında “acemi anne kafası” belki de hiç geçmeyecek bir şey. Yani 1 yaş, 3 yaş, daha sonra ilkokul ve hatta üniversite zamanlarına da gelse çocuğumuz biz hep “acemi anne” olacağız. Bir şeyleri yeni tadıp lezzetine ancak o zaman karar verebileceğiz.
Elif henüz 7 aylık olmak üzereyken benim tecrübelerim elbette ki bolca gaz, kusmuk, çiş, kaka vb. şeylerle sınırlı. Ama zihnimde bunlardan çok daha fazlası var.
Acemi annelik öyle bir şey ki daha hamilelikten başlıyor, sizi azıcık endişeli görenler: “İlk bebeğin mi?” deyiveriyor. Bu soruya çok kızardım ama  şimdi fark ediyorum ki ikinci çocukların hamilelik süreçlerinde bile anneler çok daha rahat. Yani insanlar boşa değil “İlk bebeğin mi?” diye soruyor. Doğum olduğu günlerde de benzer şeyleri işittim. Elif’i kollarımda tutmakta zorlanıyordum. Minicikti çünkü :)
Lohusalık zamanlarını yeniden yazmayacağım, bir önceki yazımda ishale varana kadar her şeyi detaylıca anlatmıştım zaten. İşte ne zaman ki lohusalık bitti, bize yardımcı olmak üzere gelen annelerimiz kendi evlerine gitti ve biz baş başa kaldık, işte o zaman benim “acemi annelik günlükleri”m yazılmaya başlandı.
Bebekler keşke kullanma kılavuzlarıyla gelse değil mi? Şurasına basarsan şu olur, orasını kurcalarsan bu çıkar falan gibi… Yok yok o kadarı da çok sıkıcı olurdu. Her şey yaşanma süreciyle güzel aslında da biz onu yaşarken fark edemiyoruz. Bazen çok uykusuz kalıyoruz, bazen aç, bazen de çaresiz… Neticede biz de insanız ve bu durum bizim için de yeni, hatta yepyeni! Hamileyken patiğini okşayıp hayallere dalmaya benzemediği zamanlar oluyor ilk günlerin, hatta haftaların. Aslında belki tüm bu yaşadıklarımıza az daha yukarıdan bakabilsek her şey hem daha net hem de daha güzel görünecek. Bazen öyle anlar oluyor ki, kendini çaresiz hissediyorsun. Çünkü bilmediğin bir durum/duygu var ve bundan ötürü kötü hissediyorsun. O kısır döngüdeki zinciri bir yerde kırmak gerek, en güzel çözüm bu.
Acemi annenin kafası doludur demem yetersiz kalır, çünkü o kafa hep dopdoludur. Hemen hemen herkes sütünü sorar, “Yarıyor mu, yeterli mi?” Bu sorularda bile oldukça yüksek dozda bir sorgulama var. “Sana ne benim sütümden!” diyebilmek lazım bazılarına. “Kızımla benim aramda olan bir şey bu” da tatminkar bir cevap bence. İlk günlerde yanında birileri varsa “Onlar gidince ne yapacağım ben” halleri düşünülür. Ben çok düşünmüştüm ve kendimi yapamayacağıma sebepleriyle beraber ikna etmiştim. Bu oyunu Elif bozdu. Şimdi iyi ki de baş başa kalmışız diyorum. Bir şeyleri “çok iyi” yaptığımdan hatta “iyi” yaptığımdan bile değil sadece “yapabilmiş olmak” bile kendimi harika hissettiriyor. Elif’le beraber öğrendiğim ilk şeylerden biri de o yüzden “kendine güvenmek” oldu.
Yemek yapma konusunda çok kötü olduğum için Elif henüz 2 aylıkken bile “6 aylıkken ek gıdaya başladığımda ne veririm çocuğa?” deyip duruyordum. Sanki o an yaşadığımız kolikle baş etmek daha kolaymış gibi :) 6 ay geldi ve hatta birkaç gün sonra geçip yerini 7 aya bırakacak ve ilginçtir Elif aç kalmadı. Yani tamam bazen beni panik yaptırdığı için yumurtasını sıcak verdim (ağladı), eline verdiğim biberin tadına bakmayı unuttum. Neyse ki ona verdiğim değil, tesadüf kendi elimdeki zehir acıymış, kulaklarımdan alev çıktı. Ona vermiş olsaydım ne olurdu bilmiyorum.  Yoğurdun kıvamını tutturamayınca hazır ama görece daha çabuk sürede bozulan yoğurt da yedi. Ama yaptım, hallettim, becerdim bir şekilde… Bence önemli olan da bu. Yani bu his.
Çünkü dediğim gibi bu “kafa” belki de hiç çıkmayacak. Diş süreci, tuvalet süreci, yürümesi, kalkması, düşmesi, tutunması, 2 yaş halleri vs. Hep bir yerlerden sırıtacak bize. Yanımızda birileri olsa ona dayanmak isterdim muhtemelen, dayanırdım da, sırtını eskitirdim hatta. Ama şimdi durum farklı. Aklıma hep eşimin bana söylediği laf geliyor. Birkaç ay önce ben hastalandığımda annemi çağırmak istemiştim, “yapamam” diye düşünmüştüm çünkü. Eşim de bana dedi ki “Sen şu an ihtiyacın olduğu için anneni çağırıyorsun ve o hasta da olsa gelir. Ama şimdi anne olan sensin ve kızının  sana ihtiyacı var.” Bu laftan sonra bana bir iyileşme hali geldi. Tabii ki yanımızda birileri olması kötü bir şey değil ama bunu “ihtiyaçtan” değil de “keyiften” yapmak daha güzel sanırım. O yüzden de geçenlerde annemi arayıp “Elif sizi özledi, sevmeye gelin” dedim.
Daha önce söyledim mi bilmiyorum ama annemde de “acemi anneanne kafası” var ve sanırım o da bu kafadan son derece memnun :)



Devamını oku »

6 Kasım 2014 Perşembe

Yeni Arkadaşımız: Pambek :)

Kendim yapamadığım için de olabilir, el emeği işler benim için çok değerlidir. Mesele para pul değildir çünkü göz nurudur ve önemlidir. Karşınızdaki kişi sizi düşünmüş, bir şeyler yapmış ve sizinle paylaşmıştır.
Bir süredir Zuhal Hanım'ı sosyal medyadan takip ediyordum ve sıcakkanlılığını teee buradan hissetmiştim. Bursa'da -muhtemelen gitsem daha da çıkmak istemeyeceğim- şahane bir dükkanı var ve el yapımı pambek bebekler satıyor. Aslında başka bir dolu şey daha satıyor, hemen linkini vereyim: HobiZu
İnternet sitesini açtığını duyduğumda çok sevinmiş ve hemen sipariş vermiştim. Bayağıdır gözüme kestirdiğim pambekler aslında hediye olacaktı- ki bu işin üzücü kısmı :)- kendim için de bir sonraki sefer sipariş veririm diyordum-ki hala diyorum-
Ama sevgili Zuhal teyzemiz bize 1 adet lokum göndermiş hediye olarak. İnanın çok duygulandım. Pakedi açınca hem sevindim  hem de şaşırdım. Tabii bir de üzüldüm: "Bu paket karışmış heralde" diye :) Meğerse bizimmiş :)
Evde Lokum'un eksikliğini her gün hissediyorum, üzülüyorum, sanırım bu güzel bir teselli olacak.
Hala pambek'lenmeyen kaldıysa HobiZu'ya koşun derim :)




30 derecede yıkanabiliyor olmaları ve bebekler için uygun bir şekilde dikilmeleri yani yalayıp yutsalar da sorun olmaması bence işin en güzel tarafı.
Dün Elif Lokum'u elinde sallayıp duruyordu, neyse ki gerçek Lokum evden gitmiş.. Onu da sallamaya kalkardı mazallah :)

Yeniden teşekkürler HobiZu :)

Devamını oku »

5 Kasım 2014 Çarşamba

2 Balık Mutfakta :)

Elifle beraber ben de biz de büyüyoruz diyorum da kimse inanmıyor.
Yerleşik bir düzenimiz olsaydı ve Elif tüm bunların "üzerine" gelseydi muhtemelen onu bu düzene yerleştirmeye çabalardık ama bizde tam tersi oldu.
Zaten oldukça düzensiz yaşıyormuşuz (şimdi daha iyi anladım) ve Elif bize bir düzen getirmiş, yani hayatımızın tam "ortasına" düşmüş.
Yemek yapma konusu da öyle.
Şimdiye kadar hep aynı yemekler, tariflerle geçiştirmiş; annelerin buzluğa attıklarıyla doymuşuz.
Bugünlerden sonraysa kolları sıvama ve mutfağa girme vakti :)
İnsan bir şeyleri başardıkça daha çok yapası geliyor. Bana bunu en son matematik için söylemişlerdi, inanmamıştım ama onda bile yaşadım. Daha çok matematik sorusu çözmek istemedim belki ama yeni gelenlere daha nazik davranmıştım. Okuldaki matematik hocalarını hiç sevemedim, hep de kopya çektim. Dershanedeki hocaları sevmiştim ama zaten sözel sınıfta olduğumdan hiç matematik yapmasam bile istediğim bölüme giriyordum, ben sırf hatrı kalmasın hocaların diye 8 tane yapmıştım ilk sorulardan o da :)
Mutfak diyordum ben nasıl matematiğe ulaştım bilmiyorum. Demek ki mutfak da benim için bir nevi "matematik sınavı" imiş. O kadar çok gramlar, ölçüler var ki kafam karışıyor. Fincan ya da bardak hesabı olan şeyleri daha kolay anlıyorum ya da bizim bir mutfak terazisine ihtiyacımız var :)
Düdüklü tencereyi kullanmaya başlayalı neyse ki 1-2 yıl oldu ve sahiden hayatımız kolaylaştı, hem de şu eski modellerden kullanıyorum. Şu an piyasadaki değişik kapaklılar bana daha alengerli geliyor. Düdüklüde birçok yemeği pişirmek hem zevkli hem de pratik. İçine doldur tüm malzemeleri ve kapağını kapat, olay bu :) Misal kurufasülye, bir pazar klasiği.
Bu ara yapabildiğim için büyük mutluluk duyduğum şeyleri yazmak istiyorum:
* Tarif vereceğim falan sanmayın bu arada :)
1. Pilav: Bizim evde pilavı hep karabalık yapar-dı. Ben çok denedim ama olmadı, yapamadım. O kıvam illa ki tutmuyordu. Bana pilav yapmayı eskilerden çok sevdiğim S. isimli bir arkadaşım göstermişti, o zamanlar yapabiliyordum ama sonra yapma imkanı bulamayınca unutmuşum. Geçen gün bana yine bir aydınlanma geldi: "yaparım ben bunu" dedim. Yemek yapmayı bilenlere bu satırlar çok komik gelecektir, yok artık sende diyeceksiniz ama durum hakikaten böyle.
Benim mutfaktaki ve genel diğer odalardaki iş yapamama sorunum şu : Çabuk sıkılıyorum ve acele ediyorum. Bu sefer pirinci cidden iyi kavurdum ve sahiden suyunu çektiğinden emin olunca da altını kapattım. Oldu mu sana mis gibi pilav :) Heyooo
2. Limonlu Haşhaşlı Kurabiye: Bu tarifi daha önce yazmıştım sanırım. Bir kitapta görmüştüm ve evde haşhaş olunca, onu kullanmalıyım diye düşünüp denemiştim. Sonuç oldukça başarılı. Bu sefer Elif'in verdiği kalıbı kullandım ve çok sevdim, iyi ki kurabiye kalıplarını paylaşan dostlarımız var :)
3. Sakızlı Muhallebi: Bu zaten DR. Oetker amcanın hazır paket karışımı ama şunu unutmamak lazımmış: tarifte "devamlı karıştırın" diyorsa bunun bir anlamı var. Ben saf saf "bir karıştırmayayım bakalım ne oluyor" hallerindeydim. Ki buna gerek yok. Devamlı karıştırınca topak topak olmuyor ve afiyetle yeniyor.
4. Peynirli Tepsi Böreği : Adını afilli yazınca bir şey değişmiyor, bildiğimiz peynirli börek tek farkı benim artık yapabiliyor olmam :) Bu tepsi böreğinde yufkaların nasıl yerleştirildiğini bir türlü çözemiyordum, birkaç defa ıspanaklısını karabalıkla denemiştik ama bizimkinin kenarları kapalı olunca "sürpriz yumurta" gibi duruyordu. Öyle olunca ben hep rulo şeklinde yaptım börekleri. Geçen gün anneme sordum, bence karmakarışık anlattı :) Ama ben aklımda kalanları uyguladım. Bir de "senin tepsine 5 yufka iyi gidiyor" diyen bir insanın bu lafı üzerine neden elimde de varken sadece 4 yufka kullandığımı ben de bilmiyorum. Neticede çok ama çok sevdik. Komşunun tabağı günlerdir boş bekliyordu çünkü haşhaşlı kurabiyeden vermeye kıyamamıştık :) Börekten verdim, ilk defa yaptığımı da söyledim. Neyse ki  anlayışlı biri ama 3 çocuğu olduğundan bir hayli tecrübeli. Yani sadece 1 kere yaptım ama sanki yine yaparım ben bu işi, içimde öyle bir sıcak his var. Bir de bence yarım soda cidden böreğe iyi yakışıyor ya da kabartıyor,sevdim.

5. Kıymalı Karnabahar: Meğerse ne kadar basitmiş. Benim daha önceki yapmalarımdaki sorunum yine şuymuş: acele etmek ve özenmemek. Şimdiyse karnabaharları iyice haşladım (abartmadan) ve ayrı bir kapta kıymalı sosunu hazırladım. İkisini borcama döküp fırına verdim, olay bu :)

6. İrmik Helvası: Üniversitedeyken canım çektiğinde bir sefer denemiştim, üzerindeki tarife göre yani 1 tüm pakedi kullanarak. Sonuç mu? O tencereye çok ihtiyacım vardı ve yıkamak zorundaydım... Geçen gün yine canım çekti-ki onca yıl ne zaman canım çekse ki canım sadece yazlıkta irmik helvası çeker; anneme yaptırırdım- kuzenime sordum. Kendisi mutfakta pratikliğin ve lezzetin baş şefidir :) Basitçe anlattı ve ben kolayca yaptım. Tek sorun şu ki fıstıkların da kavrulması gerektiğini söylememişti. Ben bu kadar basit şeyleri bile nasıl bilmiyorum, uzayda mı yaşamışım bazen hayret ediyorum. Ben paketten çıkarıp sıcak helvanın üstüne koyunca karabalık bana: "Onlar kavrulmuyor muydu" dedi. "Bilmem, pakettekiler hazır değil mi?" dedim. Nasıl "hazır yemeğe" alışmışsam artık...

7. Pırasa: Hele ki bu pırasa var ya... Hayatımın şokunu yaşattı bana. Evde yiyecek bir şeyler vardı ama benim canım ekşili sulu pırasa çekiyordu. Ki karabalık sevmediğinden bizim evde hiç pırasa pişmezdi ama ben de hayret soğan ve sarımsak yemememe rağmen pırasayı çok severim. Neredeyse 5 dakikalık bir sürede pırasayı, havucu doğradım, domates ve biber de kayınvalidemin verdiği kışlık sostan kullandım, içine biraz nohut,1 limon ve hoop düdüklüye koydum. tam 6 dakika sonra pişmiş, yenmeye hazırdı :) Ve annemi aradım dedim ki "e bu pırasa çok kolay pişiyormuş, siz mutfakta çok uzun kalıyorsunuz, neden ki?" :) Bir de böyle beğenmemeler falan başladı bende. Annem ve teyzemle mutfakla ilgili anlaşamadığımız konu şu: yemek yapmak pratik bir iş, uzuuun uzuuuun bir iş değil. Ama onlar orada vakit geçirmeyi seviyor. Ben de öyle olunca yıllarca hep "yemek yapmak uzun ve meşakketli bir iş" diye beynime kazımışım. Mutlaka öyle yemekler de var, misal içli köfte... Ama ben şimdilik pırasa, kuru fasülye, peynirli börek vs takılayım.

Değişen tek şey benim zihnim ve algım oldu. Yani "yapabilirim" dememle başladı her şey ve sabrettim, azmettim, kendime inandım, özendim, severek yaptım, keyif aldım ve oldu.
Benden mutlusu yok :)
Yaparak yaşayarak öğrenme: İşte kilit nokta bu! Ben annemlerden pek bir şey öğrenemedim vakti zamanında. Onlar cidden uğraştı, didindi ama benim kafam buna hazır değildi. Şimdiyse en temel ve kalıcı öğrenme şekliyle mutfağa girdim(k): yaparak ve yaşayarak öğrenme!
Tüm bunları yapmama sebep aslında Elif'in ek gıdaya başlamasıyla beraber benim tutuşmam oldu. Pürenin bile nasıl olduğunu bilmiyordum. Şimdi hala bilmediğim bir dünya şey var. Mesela yoğurdun kıvamını tutturmak gibi. Ama neticede iyi niyetliyim, istekliyim ve başardıkça yani yaptığım şeyler yenebilir kıvamda oldukça kendime daha da çok güveniyorum.
Elif'in ek gıda sürecini de ayrıca yazacağım.
Ama şu kadarını söyleyeyim: (maşallah) çok eğleniyoruz !
* Güzel tariflerinizi, önerilerinizi beklerim.
Sevgili Esen, bu yazıdan sonra benim hala aşure için hazır olduğumu düşünüyorsan seni tebrik ederim ve verdiğin gazla ciddi ciddi aşure yapmayı düşündüğümü söylemek isterim :)

Devamını oku »

2 Kasım 2014 Pazar

Anne(lik) Sohbetleri : Mervin & Mira :)

Hamilelik günlüğü tuttuk birlikte Mervinle. 
"Aaa kızımız olacakmış" dedik, "ne isim koysak" diye düşündük, kısaca her anne adayının yaşadığı şeyleri aynı zamanlarda yaşadık.
Mervin Mira'sına kavuştuğunda biz Elifle hala beraberdik; onlar gaz işlerini atıp bize devrettiler sanırım :) Ve duydum ki baba-kız aşkı onlarda da aynıymış... 

Mervin Merhaba,
Öncelikle çok yakın bir zamanda işe döndüğün için; “işe dönme kararı almak zor oldu mu, neler hissettin? Mira’ya kim bakıyor?” diyeceğim :)
Elbette her anne için yavrusunu bırakıp işe gitmek zordur, açıkçası ben de zorlandım ilk zamanlar. Ama biliyorum ki güvenilir ellerde kızım, hatta benden daha iyi bakan biri var diyebilirim. Yani annem, en güvendiğim insan. Çalıştığım yer kendi işimiz olduğu için işe her gün gitmiyorum, bu yüzden kızıma da vakit ayırabiliyorum. Şanslı annelerden olduğumu düşünüyorum.

Annelik maceran nasıl başladı?
Her kadın gibi benim de en büyük hayalim anne olmaktı, bunun için çok uğraştım tam umudumu kestiğim bir zamanda hamile olduğumu öğrendim. Eşimle sarılıp ağladığımız dün gibi hatırımda. O zamanlar o duygunun hayatımdaki en büyük mutluluk olduğunu sanmıştım yanılmışım, en büyük mutluluk kızıma kavuşmakmış.

Doğum hikayeni anlatabilir misin? Bir de şunu sorayım: Senin için pozitif bir doğum muydu?
Maalesef elde olmayan nedenlerden dolayı kızımı epiduralla sezaryen doğum yaparak dünyaya getirdim. Doğacağı gün ve saati bir hafta önceden planlanmıştı. Doğumdan bir gün önceki geceye kadar bende her şey normaldi. Ama o gece çok fazla strese girdim, nedense kendimi hazır hissetmiyordum. Sabaha kadar ağladığımı hatırlıyorum, anne olmak beni çok korkutmuştu. Doğuma giderken de ağlamıştım, eşime de “sakın buradan ayrılma” diye tembih etmiştim. Doğumhanede ise korkularım bir anda uçtu gitti. Hem doktorum çok yakın aile dostumuzdu hem de anestezi uzmanımız yakın tanıdığımızdı. Onlar sayesinde gayet rahat bir doğum gerçekleşti. Zaten kızımı görünce çok heyecanlanmıştım, o an anladım ki bütün o korkularım çok gereksizmiş. Kısacası başı öyle olmasa bile sonunu düşündükçe pozitif bir doğum geçirdim diyebilirim.

Mira ile aranızdaki ilişki ilk görüşte aşk mıydı yoksa zamanla mı oluştu?
Dikkat ettiysen ben her şeyi sonradan anlıyorum. Mira’yı ilk gördüğümde o duygunun aşk olduğunu sanmıştım ama ne zaman kızım beni tanımaya başladı, beni görünce gülücükler atmaya ve kucağıma atlamaya çalıştı, işte o zaman o duygunun tam bir aşk olduğunu anladım.

İlk günlerde yanında birileri var mıydı? Hangi konularda zorlandın?
Evet ilk günlerde yine en büyük destekçim annemdi, tabii kayınvalidem, ablam, arkadaşlarım kısacası herkes yanımdaydı. Emzirmek ilk günlerde tam bir işkenceydi, hem kızım zorlanıyordu hem ben pozisyonu bir türlü tutturamıyordum, o kadar kolay değilmiş yani. İkimiz de öğrenince çok keyifli oldu tabii ki. Sanırım 3. Gündü, bir ağlama bizim kızda sormayın, tanıdığımız bütün doktorları aramıştık, meğer gaz sancısıymış. Yaklaşık 2 ay sürdü ve bir gün kendiliğinden son buldu.

Bebek alışverişini büyük bir hassasiyetle yaptığını anımsıyorum. “İyi ki almışım” dediğin ürünler neler? (marka da verebilirsin)
Alışveriş deyince can evimden vurdun beni, en büyük zevkim kızıma alışveriş yapmak. Abarttığım olmuştur ama niye aldım ki dediğim hiçbir şey yok. Belki sadece kıyafetler için söyleyebilirim, o da kullanmak için çok zaman olmadığındandır, malum çabuk büyüyorlar. O yüzden kıyafetler değil de uzun süre kullanacağım ihtiyaçlarını alırken daha seçici oldum. Hamileleğimde alıp önce kendimin de kullandığı Medisana’nın buhar makinesi hala vazgeçilmezim. Herkese tavsiye edebilirim. Bir de bebek arabası var, ben Chicko’nun travel sistem trio living smart modelini aldım. Özellikle port bebesi çok işime yaradı. Mira 6 aylık olana kadar çok rahat kullandım. Akşam dışarı çıktığımızda sanki kendi yatağındaymış gibi çok rahat uyudu kızım, bir de yatılı gittiğimiz yerlerde yatak sorunu ortadan kalkmış oluyor. Fiyat olarak oldukça pahalı ama ben memnun kaldım. Biliyorsun ben kızıma çok güzel bir oda hazırlamıştım hatta herkes “boşuna yapıyorsun zaten yanında uyuyacak” deyip moralimi bozmuştu. Ama öyle olmadı Mira 4 aylıkken odasında yatmaya başladı ve şuanda da odasında vakit geçirmekten çok hoşlanıyor. Durumu elverenlere oda takımını da tavsiye edebilirim ben Caploonba’dan almıştım ve çok kaliteli ürünleri var.

Mira ile günler nasıl geçiyor, hangi aktiviteleri yapıyorsunuz?
Mira ile günlerin kötü geçme ihtimali var mı, onla geçen zamanımı hiçbir şeye değişmem. Renkleri ve şekilleri tanımasına yardımcı oyuncakları var her gün onlarla mutlaka oynuyoruz, kitap okurken dinlemeyi pek sevmiyor ama sayfalarını büyük insan gibi çevirmeye bayılıyor. En büyük eğlencesi de aynanın karşısında kendiyle konuşmak, ben de yanına geçip burnunu gözünü falan göstererek öğretmeye çalışıyorum.

Muhtemelen ilk tatilinize de gitmişsinizdir. Bebekli tatil nasıldı? Sen dinlenebildin mi :)
Biz bu sene tatilimizi yurt dışından yana kullandığımız için güvenip kızımı götüremedik. Anneanne ve teyzeyle kalmak zorunda bıraktık onu. Seneye inşallah kızımla giderizJ

Adana’da çocuk  büyütmenin avantajları/dezavantajları neler sence?
Mira ek gıdaya başladığında yazın başıydı ve sen de bir Adanalı olarak bilirsin en güzel ve en taze meyveler burada mevcut. Kızıma her gün organik çeşit çeşit meyve yedirebilme imkanı bulduğum için şanslıyım. Ve yine çok iyi bilirsin ki Adana’nın sıcağı fenadır. Kızım sıcaktan nefret ediyor, bu yüzden doktorumuzun önerisiyle klima çalıştırmak zorunda kaldık. Hiç bir zararı olmadı, tavsiyem şudur yaz için eğer klima çalıştırmak zorundaysanız kapınızı da açık tutun. Böylece bebeğe zararı olmuyor.

Doğum koçluğu hakkında ne düşünüyorsun? Doğumda bir destekçi gerçekten iyi bir fikir sanırım değil mi?
Adana’mız da doğum koçluğu maalesef pek yaygın değil, ama bence şart. Hem hamilelik de hem doğumda, hem doğum sonrasında güveneceğin, akıl danışabileceğin, tavsiyelerinden emin olduğun birisi mutlaka olmalı. Çünkü belki sen de yaşamışsındır herkes akıl vermeye çok meraklı. Kime inanacağını şaşırıyorsun ve en önemlisi ben bu işin içinde olmama rağmen çok korkmuştum doğumdan.

İleride Mira nasıl biri olursa kendini iyi hissedersin?
“Vatana millete hayırlı bir evlat olsun yeter” diyerek kısa kesmeyeceğim tabii ki. sağlıklı olsun, çalışkan olsun, başarılı olsun, güzel olsun, mutlu olsun, hep gülsün ve hep benim olsun....

Sence “anne” kime denir?
Hımm zor geldi bu soru, anne bana denir mi desem, yoksa anne benim annemdir mi desem. Yoksa evladına elinden gelenin en iyisini verip onu mutlu edendir mi desem. Sanırım hepsi...

Mira’nın 1. Yaş günü için aklında neler var :)
Ooooo aklımda neler var neler ama hiç birini yapmayacağım. Biraz daha büyüsün Sadece ailemizin ve yakın dostlarımızın olacağı evimizde güzel bir kutlama yapmayı planlıyorum. Belki pastası özel olur ve süslemeleri.

Baba-kız arasında cidden özel bir bağ oluyor. Sen ne dersin?
Ah ah kıskançlıktan geberiyorum, ben kızıma aşığım ama o da babaya aşık. Henüz anne diyemeyen Mira hanım babasını görünce “baba” diye çığlıklar, gülücükler atıyor. Akşamları emziğini alıp babasının kucağına gidiyor, o uyutsun istiyor. Eğer babası yoksa da baba diyerek ağlıyor ve öyle uyuyor. Her kapı çalışında babası geldi sanıyor, gelen babasıysa sevinçten dört köşe oluyor, değilse kıyamet kopuyor evde. Daha neler neler...

Anne adaylarına neler tavsiye edersin?

Gebeliğin ayrı bir yeri vardır bende, her gün kızımla konuşuyordum. Beni duyduğuna inanıyordum çünkü. Hatta doğumdan sonra da uzun bir süre alışkanlıktan karnımla konuştuğumu hatırlıyorum. Çok sevdiğim bir söz vardır, “söz uçar yazı kalır” diye. Çok doğru, hamileyken tuttuğum günlüğü zaman zaman okuyup bazen gülümsüyorum, bazen duygulanıp ağlıyorum. Çoğu şeyi unutmuşum bile, bu yüzden iyi ki yazmışım diyorum. Ve amacım onu kitap haline getirip kızıma hediye etmek. Kim bilir gün gelir kızım da bir anne adayı olduğunda okuyup bana teşekkür eder. 

Adana'yı, taze meyveleri ve en çok da mandalinayı özlediğimi anladım Mervin'in sohbetini okurken.
Bir anne yavrusuna bu kadar mı düşkün olur, ben de mi böyleyim acaba diye de düşündüm, itiraf ediyorum :) Sevgili Mervin iyi ki tanışmışız ve izin verirsen tatlı kızının son fotoğraftaki ayaklarından bir lokma almak istiyorum :) Mutluluğunuz daim olsun...
Devamını oku »

26 Ekim 2014 Pazar

Yan Gelip Yatıyorum :)

Bu ara çok sık duyduğum bir laf var: "İşi özlemişsindir, evde sıkılmışsındır"
Yoooo.
Hatta daha açık ifade edeyim: "Hiç alakası yok."
Severek yapmadığım bir işim olduğundan işimle ilgili bir şeyler yazdığım her yazıda bahsetmişimdir. Bunu hiç aksatmam :) İşini severek yapanlara da sevdiği işi yapanlara da gıpta etmişimdir.
Elif'in en en en gıdıklayıcı hallerinde bile aklımın ucundan bile geçmedi, işe dönmek.
Şimdi de ücretsiz izindeyim, evdeyim.
Yoruluyorum, koşturuyorum, büyüyorum.
Ama çok şükür ki gayet de mutluyum.
Bu, şu demek de değil ama:
Geçen gün bekar bir erkek arkadaşım aradı(işyerinden), "nasılsın, işler nasıl" vs. dedim. Bana" biz çok yoruluyoruz burada, sen oh evde yan gel yat bakalım." dedi.
!!!
Pardon ???
"Yatmak" derken???
Kötü niyetli olmadığını bildiğimden gülüp geçtim ama biliyorum ki birçok erkek arkadaşım için ben evde dinleniyorum, ohh yan gelip yatıyorum vs. (çalışma ortamımda neyse ki çok fazla kız yok)
Aslında dinleniyorum sahiden.
Yani kafamda hiç olmadığı kadar "akşama ne pişirsem, Elif'e şimdi ne yedirsem, azıcık vaktim var ütü mü yapsam yoksa 1 kahve mi içsem"ler dönüyor. Ama işyerinin o bunaltıcı işlerini düşünmüyorum.
Ve (maş. diyeyim) huzurluyum.
Fiziksel yorgunluğum cidden var ama sahi yeni annelere soralım bakalım, hangisi poposunun üzerinde oturabiliyor ki?
Yani yakınmaya gerek yok.
Hani arada boşalmak için çok yakınımıza dert yanabiliriz ama sonunda da ekleriz: "Çoook tatlı benim kızım" falan diye :)
Bir de bu bir yarış değil; "Kim daha çok yoruluyor?"
Bugün düşündüm ki ben Elif'ten önce hiçbir şey yapmıyormuşum.
Yani yapıyor gibi görünüp kendimi kandırıyormuşum.
Vaktim biii doluyken bahanelerim daha çokmuş.
Az kitap, az blog yazma, az yemek yapma.
"Çok" diyebileceğim pek bir şey de yok hani.
"Gezdik dolu dolu" da diyemem.
E ben / biz ne yapıyormuşuz yahu dedim.
"Çalışmayan anne" / "Çalışan anne" de litaretürden silinmesi gereken kavramlar bence.
Ben cidden çevremde "çalışmayan" kadın görmedim. "anne" olunmasına da gerek yok.
Önemli olan kişi nerede mutluysa orada olmalı, onu devam ettirmeli.
Sadece bebek bakımı, yemek, çamaşır döngüsü de kişiyi elbette ki tatmin etmiyor.
Bir şeyler yapmalı.
Bir şeyler üretmeli.
Ama ne?
Bence blog yazmalı :) Yani benim yöntemim bu.
Ya da ...
İşte orayı herkes kendi tamamlamalı.
Bana "yan gelip yatıyorsun" diyen arkadaşıma 1 günlük yer değişimi teklif ettim. Elif'i de gördü, biliyor. "Sen iyi idare ediyorsun aslında" falan diye geveledi.
Şu "bazı" erkekleri  acıkmış, altına yapmış, uykusu gelmiş bir bebeyle 1 saat bırakıp çıkasım var.
Sonuç ne olur-du dersiniz?
:))

Devamını oku »

23 Ekim 2014 Perşembe

Elifle Birlikte Büyüyoruz :)

Elifle beraber eve ilk geldiğimizde her şey gözümde koooocamaaaan görünmüştü. Hele ki sezaryen dikişlerimin acısının hiç geçmeyeceğini, hep benimle kalıp bana doğumun bir "ameliyat" olduğunu hatırlatacağını sanmıştım. Evet hem saf hem de salak olduğumun göstergelerinden biri. Ya da sadece "acemi anne" diyip durumu hafifletelim.
Emzirmek, alt değiştirmek, uyumak, yemek yemek (yapmak bile değil, nasılsa başkası yapıyor) vs.  hep bir döngüdeydi ama ben o döngünün neresindeydim; işte onu bulamıyordum. Belki de bu kadar ısrarla aramasam daha iyi olacaktı :)
bebek sahibi olmayı düşünürken hep hayalimiz minik bir çekirdek aileydi yani öyle çok kalabalıklar içinde çocuk büyütmeye ne hevesliydik ne de zaten öyle bir ortamımız vardı.  Demiştim değil mi, biz sakin mizaçlıyız diye? Ve ailelerimizin de başka şehirlerde olması bu zemini iyice hazırladı.
Alabildiğim kadar ücretsiz izin alıp bebemi kendim büyütmek istiyordum, hamurla uğraşmayı çok severim (oyun olanıyla bu arada, pişip de yeneniyle pek aram olmadı henüz :) ve hep bu hamuru ben yoğurmak istiyorum dedim. Ne anane ne de babaanne benim aklımdakini yapamazdı. Yani aklımdakini ben bile zor yapıyorum çünkü aklımdaki çoğu zaman Elif'e uymuyor ben de yedek planlarıma geçiyorum.
2,5 ay boyunca yanımızda hep annelerden biri oldu. Zaten kolikten dolayı sanırım yanımızda kimse olmasa çok daha zor bir dönem geçirirdik. Ya da bilmiyorum.
Sonra herkes evine gitti, karabalık zaten işteydi.
Kaldık mı Elifle başbaşa.
O bana bakıyor, ben ona. İlk gün oldukça sakin geçti. "Kolaymış bu iş yeaaa" dediğimi hatırlıyorum :) Sonraki haftalar -ben ki yemek yemeden duramam- yemek yemeden yatağa serilmeyle geçti diyebilirim. Şimdi fark ediyorum ki bir dolu şeyi yanlış yapmışım yani şimdiki aklıma göre "yanlış"; ama o, o zaman "doğru"ydu. Demek ki bugün yaşadıklarımıza da gün gelip "şurasında yanlış yapmışım" diyebilirim. Mümkün.
Ek gıda-ki hakkında söyleyecek çok sözüm var- cidden bambaşka bir yön çizdi. Evimiz ve mutfağımız şenlendi diyebilirim.
Bugün Elif'e döndüm dedim ki "Elif sen iyi ki gelmişsin, resmen birlikte büyüyoruz, çok teşekkürler canım kızım" Güldü o da :)
Evinin düzeni, yemeği, temizliği, alışverişi, misafiri, ağırlaması vs. oturmuş bir kadın olsaydım belki bambaşka yaklaşırdım bu işe. Elif'i kendi tarafıma çekmeye çalışırdım. Bilmiyorum. "Doğrusu bu" derdim belki. Şimdiyse -hem iyi hem kötü olarak- ortada "doğru" yok. Sadece yaşadıklarımız var.
Yoğurdu mayalamayı yeni öğrenmeye çalışıyorum. Püre ne demek, nasıl yapılır bunlar yeni kavramlar benim/bizim için. "Mutfağı ve yemek pişirmeyi çok sevmem. Uzuuun saatler de orada kalamam." diyordum ki Elif'i mama sandalyesine oturtup bir şeyler hazırlamanın ve aynı zamanda da onu eğlendirmek için dans etmenin ne tatlı ne keyifli olduğunu anladım. Elif büyüdükçe bu yazdıklarım da evrim geçirecek biliyorum ama şimdilik olan bu. Yani bugünün doğrusu bu.
Zaten en mantıklısı da o değil mi?
Bugünü yaşıyorsak bugün'ün doğrularıyla mutlu olmak lazım.
Geçen gün düşündüm "ah ya şunu keşke şöyle yapsaydım" dedim.
Kime ne fayda tabii.
Bugünlerde iyice anladım ki ben cidden Elifle birlikte büyüyorum.
Bir taraftan da yepyeni şeyler keşfediyorum.
Güzel bir duygu.
Hatta bana güldüğünde aramızda ortak bir dil oluşmaya başladığını bile hissediyorum :)
Kalabalıklar içinde olmak sanırım bizim mizacımızda yok.
Evde kendi halimizde sessizce takılmayı seviyoruz.
Ama dışarı çıkıp açık havada yürümeyi de seviyoruz :)
Yürürken de oyuncaklarımızı hiiiç bırakmayız :)
*Şimdiki görüşüm: Çocuk kesinlikle sosyalleşmeli...Ancak, 1 elden ve mümkünse anne eliyle büyümeli :) Ya da "anne eli değmiş" biri tarafından :)
Devamını oku »

21 Ekim 2014 Salı

Bugünlerde...

Bugünlerde kafam o kadar dolu ve vücudum o kadar yorgun ki!
İşte bunlarla hiç de uyuşmayan bir de ruh halim var: rahatım ve mutluyum.
"O nasıl oluyor" ben de bilmiyorum :)
Fiziksel yorgunluğum Elifle beraber büyümekten kaynaklanıyor. Ciddi anlamda kilo vermişim, tartıya ve Elif'e teşekkür ettim.
Gündüz uykuları hala ayağımda sallayarak ve de yerimden kıpırdayamadan olduğundan ne iş yapabiliyorum ne de "your time". Elif sıklıkla uyanıyor olsa da azimle kitap okuyorum. Bloga yazılmayı bekleyen kitaplarım dağ gibi birikti. Her gün öğleden sonra mutlaka dışarı çıkıyoruz ki bu ikimize de çok iyi geliyor. Bugün mesela çocuk parkında oturup salıncakta sallanan çocukları izledik. Elif o kadar eğlendi ki bir onlara bir bana bakıp güldü hep :)
Kafamdaki doluluk da uyku ve ek gıda işinden geliyor.
Uyku konusunda danışmanlık almaya karar verdik. İki yer ile iletişim kurduk ama hangisini seçeriz sanırım bugünlerde karar veririz. O konuda cidden heyecanlıyım. Hangi yöntemi uygularsak uygulayalım işe yarayacağını düşünmek istiyorum. Ayağımda sallanmaya da hiç alışmadı çünkü. Kucağımda uyutamadığım için zorla ayağımda tutuyorum. Bence Elif de kendi kendine uyumayı öğrenince rahatlayacak, bana öyle geliyor.
Diğer kon da "ek gıda"...
"O tabak bitecek mi" kitabını okudum, okudum, okudum.
Tecrübeli annelere sordum, kendi annelerime sordum.
Aklımda bir şablon oluştu: Çoğunluğu blw olan bir sistem kurmaya başladım.
Açık söylemek gerekirse blw bizim ev düzenimize çok uygun.
Bizim evimiz her zaman biraz dağınık/kirli vs. olabiliyor (tamam bazen "biraz"dan da çok olabiliyor) ve her daim Elif'e bir şeyler yedirmeye çalışmak fikri beni sıkıyor. Aklıma ilk olarak gelen şey: "Elleri, kolları var çok şükür kendi yesin" olmuştu. Diyorum ya ben biraz kötü bir anneyim diye.
Şimdiye kadar kaşıkla pek az şey verdim. Kendi eline de kaşık verdim.  En çok yoğurda banmalı buharda pişmiş kabak dilimi sevdi. Yani bunu tüm yüzünden anlayabilirsiniz :) Çorbalar konusunda blw'nin eksik kaldığını düşünüyorum en azından bu aylarda. Kitapta yazan şey: çorbayı ya bir şeye banacak ya da çorbanın içine ekmek doğrayacağız. E nerde kaldı bunun sulu kısmı?
Açıkçası en güzeli kendini kasmamak sanırım. Bizim ek gıda serüvenimiz şöyle başladı: herkes "püre yap" diyordu ve ben  püre nasıl yapılır bilmiyordum. (cidden) Benim de aklıma kabak geldi çünkü Uşak'tan köy kabağı getirmiştik, evde bolca vardı. Onu dilimledim, buhara koydum, eline verdim ve izlemeye başladım. Baktım yedi :)
Bu konuyu da uzatmayayım, başka bir yazıda uzunca anlatayım.
Bugünlerde bizim evde en çok şu soru duyuluyor: "Eliiif, çorabın nerde?" O çorap illa ayakta durmayacak. "En hızlı çorap çıkaran" ünvanı aldı kızım :)

Bir de hani ben endoskopiye falan girmiştim ya; işte o "gazmış gaz" :)) Çok şükür bir şey çıkmadı. "E ben niye kötüyüm o zaman" dedim. "Kronik gastrit" varmış. Onu biliyorduk zaten. Bir de bağırsaklarımda kötü huylu bakteri olabilirmiş. Hmmm. "Çok mu kötü huylu" dedik doktora. Az kötüymüş, gaz yaparmış. Komik değil mi? Yani okuyunca komik ama yaşarken daha az komik. Neticede yanımdaki havuç bana iyi geldi diyebiliriz. Mesaj atan herkese çok teşekkürler. O değil de o müshil ilacını boşa içmişim ya...
Acemi annelikten hala kurtulamadım, onu da sonra yazayım.
Vaktim bitti, ben kaçtım.
Seni çok özledim sevgili blog.
Görüşmek üzere...
Devamını oku »

15 Ekim 2014 Çarşamba

6. ay : Yarım yaş :)

Elif maşallah diyeyim 6 aylık oldu hatta 1 haftası geçti bile.
Hayatımızda ohooo yine bir dolu şey değişti.
Geçen ayın büyük bir kısmında Elif ishaldi. Bizim şu malum- ben bebek olsam üzerine kusardım- doktorumuzla kavga ettik ve yollarımızı ayırdık, oh be çok şükür. Başka bir doktora geçmiş ve ona da "olabilir" demiştik ama (sebeplerini daha sonra yazarım) bugün yine gittik; açıkçası sevmedik, hemen antibiyotiğe başlamak istemesi vb sebepler bizi ondan da soğuttu. Gönlümüze göre biri var aslında ama devlette çalışıyor ve bize bir hayli uzakta. Olmadı ona gidelim diyoruz. Çok tatlı bir kadın bence ve çocuklara bakarken de yüzünde samimi bir gülümseme oluyor :)
Uyku konusundan bahsedeyim: Çook acayip ilerledik. 2 ileri 1 geri şeklinde :) Neticede +1, her zaman 0'dan büyüktür :) Hala gündüzleri ayağımda sallıyorum ve ayağımdan bırakamıyorum, o sayede de biiir dolu kitap okudum. "Aman Allahım, vah tüh" demek istemiyorum. Bu dönem de böyle oldu. "Kolayına geliyor senin" diyenlere de sevgilerimi gönderiyorum, ayaklarım, belim ve malum kaba etlerim ne kadar uyuşuyor haberiniz var mı acaba? Akşamları babasında ama hala sık uyandığından benimle iletişimi son hız devam. Kabul biraz yorucu ama bugünlerini de özleriz gibi geliyor.
Kolik geçti mi? "Hı, nasıl, biri bir şey mi dedi?" :) Bizce 5 saat ağlamayan bebeğin koliği geçmişti aslında. Geceleri uyanıp 1-1,5 saat ağlamasını da "buna da şükür" diye kabullenmiştik. Ta ki bayram tatilindeki doktor tanıdığımız Elif'in ağlamasını duyup "kolik var ya bu bebekte" diyene kadar. Biz de gülüp "vardı da geçti" dedik. Safız demiştim değil mi? "Bu ağlama kolik ama" deyince bizdeki suratın fotoğrafını çekip Elif'in hatıra defterinin arasına koymak istedim. (tabii bu sonradan aklıma geldi.) Önce şunu düşündüm: ""atıyor bu adam" :) Sonra kendisi de konuyu iyi bilip afilli cümleler kurunca "heee" diye sırtımızı yasladık koltuğa. "9 ayı bulabilir geçmesi" dedi. "İyi" dedik, sağlıklı olsun da. Biz o ağlamaların kolik olduğunun farkında bile değiliz. Sonra aklıma geldi de çevremizde başkaları varken Elif ağladığında yanımızdakiler panik oluyor da biz öylece duruyoruz. Bünye alışmış demek ki. İyi bir şey diye demedim bunu hatta belki de kötü bir şey bilmiyorum. Geçen gün Elif elindeki kaşıkla kendi kendini ağlatmayı başarınca benim "amanıın yavrum" diyip ona sarılmamam ve "kendin yaptın ya bunu" diyip gülmem bundan kaynaklı sanırım. Bunu anladık. Sorumsuz anne değil, "fazla uyarana maruz kalmış, tepkisizleşmiş anne"yim. Onu düşündüm.
Sizin çocuklarınız nasıl bilmiyorum ama Elif'i herhangi bir yerde durdurabilmek sahiden çok zor. İddia ediyorum deveyi daha rahat hendekten atlatırım :) Altını değiştirmek başlı başına terleme seansı benim için. Sahiden gün geçtikçe zayıfladım, ah bir de karın-göbek bölgesi gitse tam süper olacak.
Kucağıma çok da almıyorum açıkçası gün içerisinde. Bolca yere atıyorum :) yüzüstü yatırıyorum, kendisi zaten dönüyor geri. Destek minderinde oturup oynuyor. Son haftaların favorisi de mama sandalyesi. İkea'nın mama sandalyesini aldık, iyi ki de onu almışız. Basit, pratik, kullanışlı ve gittiğimiz yere götürebiliyoruz. Portatif olanları da varmış galiba, o konuda bilgim yok. Ek gıda konusu bu ayın konusu değil ama yeri gelmişken söyleyeyim; kendimi bu kadar rahat hissedeceğimi bilmiyordum. Birçok şeyi eline veriyorum ve eliyle kendi üstünü, benim üstümü ve etrafı kirletmesi ve bundan mutluluk duyması beni de mutlu ediyor. Zaten eşyaya kıymet vermezdim şimdi iyice rahatladım(k).
Beypazarından çiçekler :)
Geçtiğimiz ay anane bizimleydi, şahaneydi ama çok yorucu olsa da bu düzene de alışmaya başladım. Uyku konusu rayına oturmadı ve ben Ferber dışındaki uyku eğitimi kitaplarını defalarca okudum, notlar aldım, 6. ayı ve tatil dönüşünü bekledim ama Elif hasta olunca askıya aldık. Beceremezsek danışmanlık almayı da düşünüyoruz açıkçası. Hatta ben kendi adıma kesin düşünüyorum. Bu konuda bilgisi/tecrübesi olan var mı?
Elif'i hala oğlan çocuğu sanmaya devam ediyorlar. Bu da eğlenceli oluyor. Bandana taksam da o kadar sıkılıyor ki bunu gören "aynı anası" diyor. Tamam biraz sıkılganlıgı çok bir insan olabilirim de arada bere de takarım ya ben :) Boğazlı bir şeyleri kesin giyemem ama çok bunalırım. Evet ya düşündüm de Elif bu konuda aynı ben. Ama geri kalan hareketlilik/yaramazlık hallerinin bizimle hiç ilgisi yok. Biz bildiğin saf (b)alıklar olarak hayatımızı sürdürüyoruz.
Bugünlerde bir de şunu fark ettim ki; Elif hayatımıza bir düzen getir-miş. Bazı annelerden bunun tam tersini duyuyorum: "Evim çok düzenliydi, şimdi her yerde oyuncak var" E ne güzel değil mi? Bizimkisi resmen iyileşti. Önceden evimiz ne haldeymiş bak ortaya çıktı :)
Öteki aydan da minik bir bilgi vereyim de tam olsun: Dün ilk defa kendi başıma yoğurt mayaladım. çok heyecanlandım ve sonunda şunu dedim: "çok kolaymış yaa". tabii kıvam tam tutmayınca aldım alımımı :) Deneye yanıla öğreniyoruz işte. Ama cidden Elifle o kadar çok şey öğrendim ki şimdiye kadar bundan sonra hayatıma girecek yeni şeyler için heyecanlanmıyor değilim :)
Ve iyi ki varlar diyip yazımı bitireyim.
Allah isteyen herkese nasip etsin de diyeyim, içimde kalmasın.
Ya sahi, en bombayı unutuyordum:
Kısmetse teyze oluyorum ya ben, heyyyooooo
Elif nasıl mıncıracak kuzenini meraktayım. Acaba ben nasıl bir teyze olacağım onu da meraktayım.
Yani bu ara hem meraklı hem heyecanlıyım. Evde en az hasta da benim, o yüzden kısa çöpü ben çektim, hadi bakalım.
*Lokum'u merak edenlere ultra şahane video ekleyeceğim inş. bloga yeni ev arkadaşları izin verirse tabii :) Kısacası Lokum, özünü bulmuş. Bizimleyken çoğunlukla uyuyan kedi, oynamaktan ve dolanmaktan uyumaya fırsat bulamıyormuş. Mutlu olsun da... Çok çok özlüyorum onu. Gidip görsem çok ağlayacağım diye gidemiyorum. Zaten bu satırlarda da gözüme toz kaçtı :/ Ev kirlenmiş ya ondandır...

Herkese musmutlu günler, harika "annelik sohbetleri" de yolda kısaca "loading" :)

Devamını oku »

13 Ekim 2014 Pazartesi

Elif'in 2. Tatili: İstikamet Babaanne ve Dede :)

Sevgili Blog,
Seni çok özledim. Bir şeyler paylaşmayı, yorumlardaki geri dönüşleri, kısacası yazmayı özledim.
Önceden nasıl imkan bulup da bir şeyler yazıyormuşum hatırlayamıyorum.
Şu ara bilgisayardan o kadar uzaktayım ki.
Bugünlerde Elif hasta ama ben o detayları başka yazıda anlatayım.
Bu yazının içeriğinde babaanne&dede tatili var.
1 haftalık güzel bir tatil yaşadık.
Babaannenin evi müstakil, bahçeli, bol komşulu, parka yakın bir ev.
Elif bolca çiçek kopardı, ısırmaya çalıştı, arıları kovaladı diyebiliriz.
Karabalığın baba tarafından akrabası çok olunca (6 hala 3 amca mesela) gelenler-gidenler ve bizim ziyaret ettiklerimiz toplamı cidden biraz yorucu oldu. Hele ki benim gibi misafir sevmeyen biri için :)
Programımızı çoğunlukla Elif'e göre ayarladık ve hemen hemen her yerde "siz böyle mi büyüdünüz sanki", "siz bebeğe uymayın, o size uysun", "bırakın olduğu yerde uyusun" vb. laflar işittik, hepsine de güldük geçtik. İlk 2 gün saatin ayarlanması konusu biraz sıkıntılı oldu. Elif "yeteeeer" diye ağlayınca, bayağıdır onun bu gür sesinden mahrum kalan dedesi "kızım programı siz Elif'e göre ayarlayın, biz hepsine uyarız" dedi :) Ve o ağlamayı her yerde anlattı :) Halbuki Elif sadece yarım saat-çik "sıkıldım, uykum geldi" ağlaması yapmıştı :)
Ailede en en en çok sevdiğim babaannenin annesi yani büyük anane. Köyde tek yaşıyor ve halinden çok memnun. Çeşmeyi ve yoldan geçenleri gördüğü güzel bir bahçesi var, o da ona yetiyor. Köyde olmanın en güzel tarafı Elif'in yola düşen (acaba nasıl oldu bir sorun) çorabını birinin bulup "Bu çorap sizdendir" diye eve getirmesi oldu :) Ankarada olsak ortada çorap falan kalır mıydı acaba?
Karabalığın kuzen çocuklarından birinin benim okuduğum kitabı görüp sevinmesi de ayrı bir olaydı. Annesi "Aaa Saftirik'i kim okuyor?" dedi. "Ben" dedim. Güldü. "Neden ki?" dedi. "Bilmem, seviyorum" dedim. Bana hep soruyorlar, hep de cevabım aynı oluyor: "Bilmem, seviyorum çocuk kitaplarını."

Elif'in kendinden yaşça büyük(1,5 ve 2,5 yaş) 2 oğlan çocuğunun birinin yanağına diğerinin saçına yapışması ve çocukların Elif'i bir daha gördüklerinde kaçmaları da bu tatilin bombalarındandı.
Elif'in arabasını götürmemiştik; iyi ki de götürmemişiz. Zira sling dediğimiz şey ile çok ama çok rahat ettik. Şehir merkezinde, parkta, köyde, sokakta hep onunlaydım ve her gören çok beğendi. "O çocuk oraya nasıl girdi" falan dediler, eğlendik.
Yanınızda bebek/çocuk varsa sanırım herkes kendini uzman sanabiliyor. "Soğan ver", "yoğurt ver" "su ver", sallama, kucağına sürekli alma vs. biiiii dolu şey duyduk. "He" deyip geçtim ben, kimseye laf anlatacak mecalim yok açıkçası. Bir de en çok şunu duyduk: "Kitapla çocuk büyümez" Kimseye bir şey demediğimiz halde tipimden midir nedir okuduğumu anladılar :) Aslında bu cümleye ben de katılıyorum, sahiden de kitapla bebek büyümez ama kitapsız da büyümez/büyümemeli (bence)
En komik diyalog da dede ile yaşandı. "Anneden gizli" Elif'in eline verilen şeyler var yemesi için. Ben de bir gün dedim ki "Benden gizli bir şey veremeyeceğinizi biliyorsunuz değil mi? Her şeyi kakada görüyorum ben" :)) Dedesi o an tırsıp "ben sadece şunu şunu verdim ama yemedi zaten" dedi. Hehehehe :)
Babaannenin bizim için yaptığı domates suları, turşular, reçeller arabamıza nasıl sığdı bilmiyorum ama ben bağdaş kurarak ancak sığabildim arabaya, baktım da en rahat koltuğundaki Elif'ti :)
Elif'i tüm akrabalar ilk kez gördüğü için "kime benziyor" tartışmaları çok oldu. Kimi babasına kimi de bana benzetti ama ortak kanı şu: "yanaklar anneye benziyor" :) Ne kadar zayıflasam da gitmeyen bu yanakları kızıma miras bıraktığıma sevineyim mi üzüleyim mi bilemedim.
Yoğun ve yorucu geçti aslında ama önemli olan aile bütünlüğünü hissedebilmekti. Elif'i herkes o çok sevdi ki. Sonunda hasta oldu bebem :)
Bebektir neticede hasta da olabilir ama işte anne yüreği o öksürdükçe benim içim cızzz ediyor.
Çok şükür yaklaşık 1 ay süren ishal bitti. O neydi yahu öyle!
Yazdıkça yazasım ve anlatasım var içimde birikenleri ama az daha yatmazsam beni bekleyen mesai yarın hesap sorabilir.
Endoskopi sonucum ve doktor randevum da çarşamba günü.
Umarım her şey yolundadır da doktor "boşa uyutmuşuz seni" der, ben de "eehehehe zaten ilacın hepsini içememiştim oh iyi" falan derim. Yok ya der miyim, bu aramızda bir sır :) Aman doktor duymasın.
*Karabalığın memleketi de Uşak bu arada, tarhanası da cidden güzel ama her gün her gün de içilmez ki arkadaşım :) (Karabalık, sen duyma buraları :)

Neticede uzak da olsak; iyi ki sevdiklerimiz/ailemiz var. Buna şükretmek lazım. Sevildiğini hissetmek gerçekten güzel bir duygu :)
** Annelik sohbetlerimiz birikti, yayınlayamadım kusura bakmayın, hepsini ennn kısa zamanda paylaşacağım. Bu sohbetleri pek sevdim yahu :)
Devamını oku »

2 Ekim 2014 Perşembe

Endoskopi, Kolonoskopi ve Havuç

Bir süredir bloguma yazı yazamıyorum.
Oysa ki ne yazılar var aklımda.
Hele ki okuduğum kitapları yazamamak beni çok üzüyor.
Ama bu satırları -nedense- kısacık da olsa şimdi yazmak istedim.
Üniversite yıllarımdan beri bende bir garip ishal halleri var-dı. Son 3-5 yıldır buna mide rahatsızlıkları da eklenmişti. 1,5 yıl önce de endoskopi yaptırdığımda doktor mide kapağımın gevşemiş olduğunu söylemişti. Ne yesem mideme dokunuyor o da başımı ağrıtıyordu(migren) Gaviskon ile bir bütün olmuştuk; kendimi onsuz düşünemiyordum :)
Derken geçen haftalarda mide-bağırsak işleri yeniden celallenince soluğu yine aynı doktorda aldık.
Hatta karabalık arabayı park edene kadar biz Elifle doktorun yanındaydık. Doktor resmen benimle değil de Elifle ilgilendi :) Sonra da "bebeğinizi birine bırakabilecek misiniz; muayenenizi yapmam gerekiyor." dedi. Anlattıklarım neticesinde ultrason, kan verme, endoskopi ve kolonoskopi istedi. Pazarlık yaptım resmen ama hepsini istedi. Bir de minicik ekledi: hemşire size eğitim verecek, 3 gün diyet yapacaksınız, 2 doz ilaç var onu içeceksiniz. "Tadımı biraz kötü" de dedi...
İyi peki, dedik. Hemşireden eğitimimizi de alıp elimizde kağıtlarla eve döndük. Annem hemen ertesi gün dönecekken dönüşünü uzattı. 3 günlük diyet annemin kontrolünde kusursuz geçti. Bana kalsa kesin kaçamak yapmıştım :)
3. günün sonunda harika bir tokat yedim.
"Tadımı biraz kötü" denilen şeyin/suyun/ilacın hiç de öyle olmadığı, hayatım boyunca almadığım tuzu tek seferde içtiğim düşünülecek olursa "tadımı biraz kötü" cidden çok hafif bir ifade. Bir daha karşılaştığımızda doktora kesin soracağım "acaba siz içtiniz mi?" diye. Sormazsam içimde kalır.
İlk dozda ben yamuldum resmen. Üşütme, mide bulantısı, baş dönmesi ne ararsan var ve müshil ilacı olduğundan ishal zaten var ancak sadece su içebiliyorsun. Amanın...
İkinci doz saati geldiğinde o ilacı alıp lavaboda boşaltmak istedim. Evdekilerin yoğun talebiyle yarısını içtim. Annem beni çok şaşırttı. Kendimi zorlayayım dediğimde resmen bardağı elimden aldı, "içmeyeceksin yeter" dedi. "E tamam" dedim, "sen de öyle diyorsan" :) Annemin, verilen bir görevi eksik yaptığını sanırım daha önce hiç görmedim.(Tipik bir Başak burcu)
Neticede ertesi gün oldu ve ben daha önce yaptırmış olmama rağmen bir acayip korktuğum bu işleme elimde Elif'in havucuyla gittim. Hani gülmeyeceklerini bilsem havucumu hiç bırakmayacaktım ama adımı duyunca çantaya usulca koyup yutkundum.

İçeride yaklaşık 20 dakika doktorun işlemini bitirmesini üşüyerek bekledim. Utanmasam çoraplarımı geri isteyecektim. "Aslında çok da korkmadığımı" anlattım hemşirelere. (Bu arada bana soru soran da yoktu.) "Anneyim ben, kızım Elif var benim" deyip durdum. Güldüler. En sonunda hemşire "seni biraz sakinleştirelim" deyince ben, "herkese yapmıyorsunuz bunu değil mi, anladınız çok korktuğumu ondan yapıyorsunuz değil mi?" dedim. Ha bir de ağlasam tam olacaktı. Ben sanıyorum ki sakinleşip asıl uyutma ilacını verecekler, o şekilde yattım. Hafif baş dönmesi yaşarken "ben kendimdeyim hala" diye espri yapıyordum -ki bunu doğumda yaptığımda anestezi uzmanı kızmıştı- bir ara gözlerim kapandı, tekrar açıldığında "ne zaman uyuyacağım ki ben" diyerek uyandım :) Kısacası hiç bir şey anlamadan ve hissetmeden bu işlemleri de yaptırdım.
Biyopsi alındığı için sonuç bayramdan sonra çıkacak.
Hem anne oldum diye korkularımdan tamamen sıyrılmış olmam da gerekmez değil mi?
Hala bazı şeylerden korkabilirim.
Ama Elif'in yanında daha bir cesur oluyorum onu fark ettim.
Karanlıkta iken Elif bana sarıldığında karanlık da daha az korkutucu oluyor :)
* Az daha buralarda dolanıp uyumazsam yarın pişman olabilirim, kısmetse babaanne taraflarına yolculuk var, malum araba içi animatörlük görevi de uykusuz kalınca pek yapılmıyor :)

HERKESE MUTLU BAYRAMLAR OLSUN :)
Devamını oku »

22 Eylül 2014 Pazartesi

3A 1K : Ankara, AVM, Ahlatlıbel ve Kızılay :)

Tam 12 yıldır Ankaradayım.
Ve tam 12 yıldır "ne yapsak, nereye gitsek" diye düşünür dururum.
Gezilecek çok güzel yerler var mutlaka ama 12 yılın sonunda çok fazla seçenek kalmadığını hissediyorum.
Eskiden Kızılay'ı çok severdim. Üniversite yıllarımız kampüste değilsek orada geçti. Kurtuluş'a yürümek hep ayrı bir keyif oldu. Hele ki yurda giriş saatini yakalamaya çalışıyorsak. Adrenalin son hız! Tüm çaba kırmızı imza atmamak için. Şimdi yazınca bile komik geldi. Ama o zamanlar komik gelmiyordu.  Kaldığım yurttan 1 senede 4 dersim kaldı diye atılıp Dışkapı'daki yurda gönderilince ne olduğumu şaşırmıştım. "İyi ki de öyle olmuş" diyorum şimdi; yoksa hiç o kadar çok veteriner arkadaşım olmazdı. Tüm odalar da et, eşek kemiği kokmazdı :) Onların ders çalışma saatleri bile bana eğlenceydi. Tüm kemiklerin Latince isimlerini ezberlemeye çalışıyorlardı. Bir gün oda arkadaşımı inek tepmişti...(gülmüyorum, dilimi ısırıyorum) Yani eskiden Ankara daha bir keyifliydi ya da benim bakış açımdan öyleydi.
O zaman da denizi yoktu ama bu kadar çok AVM de yoktu.
Ankara demek hafta sonları AVM yolculuğu demek. Son 5-7 senedir durum bu.
Eleştiriyorum ama  biz de gidiyoruz.
Mecburen.
Geçen gün düşündüm: "sahi mecbur muyuz" diye!
Alışverişten kelimenin tam anlamıyla nefret ediyorum. Yani bir şeye ihtiyaç duymak,onu aramak, gezmek, bakınmak, denemek vs. yıpratıyor beni. O yüzden de Elif'in banyo küveti de dahil hemen her şeyini internetten aldık, çok rahatladık.
Kendim için de sahiden sevmiyorum bir şeyler almayı. Beden değişimi, mevsim değişimi derken illa ki bir şeylere ihtiyaç oluyor ve bazı şeyler de denenmeden alınmıyor zira onları kargoya geri götürmek daha yorucu bir hal alıyor. Kadınlar alışverişi sever. Yani galiba çoğu. Benim gibi insanlar olduğunu da sanıyorum. En zorlandığım alışverişlerden biridir ayakkabı. Çok acayip inanılmaz ihtiyacım yoksa hayatta ayağımdaki rahat spor ayakkabıdan ödün vermem. Topuklu giymeyi birkaç defa denedim de sahiden ayağımı burktum. (Güzelce giyinip yürüyebilenlere de sevgilerimi gönderiyorum, misal kardeşim.)
Nereden nereye geldi bak konu :)
Ankara için AVM "olmazsa olmaz" bir hale büründü.
Neyse ki çoğu mağazanın internet alışverişi de var; olmayanları (C&A gibi) esefle kınıyorum.
AVM'de hayatta kalabilmek için bizim taktiğimiz hafta içi 20-22 arası ya da hafta sonu 10-12 arası gitmek. Bu saatlerden önce ya da sonra karabalıkla ikimize afakanlar basıyor, başımız ağrıyor, sahiden nefes alamıyoruz.
Bir de Ahlatlıbel var :)
Yaz akşamlarının serin mekanı :) Bu sene çok fazla tadını çıkaramadık çünkü aşırı rüzgarlıydı ve çok keyif vermedi. Az ilerisindeki Rasathaneyi de şiddetle tavsiye ederim. Kaç yıldır gitmedim ama gittiğimde hep mutlu ayrılmışımdır oradan.
Ve ne yazık ki 10 tane daha açılsa AVM, 10'u da iş yapar.
Ben AVM'leri eleştirmiyorum aslında, tüketici olarak kendimize şöyle bir dönüp bakalım diyorum.
Mağazalardan indirimler, taksitler, etiketler fırlamış bir şekilde gözümüze sokuluyor. İndirim varsa ihtiyacımız yoksa da alıyoruz.
Sahi biz ciddi bir tüketim toplumuyuz.
Hele ki marka düşkünlüğü!
O konuya çok canım sıkılıyor. Lisedeyken "onun Dexter'ı bile yok" diye bir kız bir oğlanın "çıkma teklifi"ni kabul etmemişti! Şimdi durum daha da vahim bence. Özellikle de hangi telefonu, tableti kullandığın, ne giydiğin, nereden giyindiğin, parfümün vs... İşimiz zor.
Ben kendi adıma konuşayım: kıyafete verilen fazla paraya acıyorum. Hep aklıma "o paraya kaç kitap alırım ben" türü cümleler geliyor. Marka vermeyeyim ama sizce de bazı aksesuar, takı, toka, çanta, giysi vb. şeylere çok paralar harcanmıyor mu?
İktisat dersinden aklımda kalan tek şey(o yüzden 2. senede zorla geçtim demek ki) "Kaynaklar kısıtlı ama ihtiyaçlar sınırsız" (Arslan Hocaya da selam olsun.)
Bu yazı da nereden nereye geldi...
Ankara için hafta sonu aktivitesi olarak alışveriş içermeyen ve bebekli gidilebilecek (AVM olmayan) mekan önerilerine de açığım.

Botanik Parkı'nı çok severim; bayağıdır gitmedik. Yazınca aklıma geldi :)
Bir de Ulus'u severim ben. Adana'yı hatırlatır bana. Küçüksaat civarı çarşılar... Babam da küçük esnaftı ondan mı bilmiyorum ama esnaf gerçekten çok farklı alışveriş yaparken. Kendisi de orada olmaktan mutsuz satış danışmanlarından daha keyifli ve istekli.
Kızılaya da yakında gitmedim.
Dost'ta buluşurduk, Leman'da yemek yerdik, İmge'den kitap alırdık.
Güzel günlerdi...
Şimdi de otoparkta yer bulacağız diye yeşil ışıkları takip ediyoruz.
Bence benim yine bir denizi göresim var, Ankara biraz dar gelmiş belli :)
Devamını oku »