Drop Down MenusCSS Drop Down MenuPure CSS Dropdown Menu




11 Mayıs 2016 Çarşamba

Süper Kahramanlar Yüksekten Korkmaz / Colas Gutman

Colas Gutman'ın daha önce "Çocuk" ve "Rose" kitaplarını okumuş ve her ikisini de çok sevmiştim. Bu kitabının kapağını sevmediğim başka bir kitap kapağına benzettiğim için olsa gerek okumakta biraz tereddütteydim. Geçenlerde Feride'nin kızı Saliha'nın elinde bu kitabı görüp, kitabı okurken kıkır kıkır güldüğünü de öğrenince bu öğlen (2 ay önce 'bu öğlen') Gutman'ın dünyasına yeniden girmek için heyecanla bekledim.
"Süpermen, Batman, Örümcek Adam...hepsinin kahramanlıklarına başladıkları bir gün olmuştur. Ben, Maurice Ackerman, süper kahramanlığa bir pazartesi günü merdiven boşluğunda başladım."
Bu cümle ile başlayan bir kitaptan ben ne beklerim?
Maurice ile az buçuk da olsa tanışmayı, neden bir süper kahraman olmak istediğini öğrenebilmeyi ve acaba gerçekten süper kahraman olabilmiş mi diye heyecanla okumayı. Ve elbette yazar Colas Gutman olduğu için ince esprilerle kıkırdamayı!
Tüm beklentilerim karşılandığına göre size biraz Maurice'ten bahsedebilirim.
Tam 3 yaşındayken atladığı 3 merdiven basamağından 'mucize' eseri yara almadan kurtulur ve kahramanlık hikayesi tam olarak burada başlar Maurice yani Momo'nun: Süperackerman. Havada asılı kalıp sabun köpüğüne dönüştüğü o birkaç saniye hayatının geri kalanı için aslında bir dönüm noktasıdır.
Cadıcılık oynayan, güvercinleri hipnotize etmeye çalışan kardeşi Myriam ve onu "eh işte" dinleyen anne babası ile ev hayatı pekiç açıcı sayılmaz.
Maurice'e alışveriş torbalarını taşıtan Bayan Polenta ile kapı arkası sohbetleri ve Bayan Polenta'nın bulaşık deterjanı tadında kurabiyeleri ise apartmandaki neşesidir.
Ama asıl 'karın ağrısı' okuldaki Juliette'dir:
"Juliette tam olarak kumral değil, çünkü güneş geldi mi saçları sarı sarı parlıyor; tam olarak komik de sayılmaz, çünkü komik bir şeyler anlattığında yüzüm yamulacak diye korkudan gülemiyorum.Atletik değil, bilekleri çok ince ama narin de sayılmaz... Evet, Juliette Baccara'ya baktığım zaman tonton bir nineye dönüyorum ve sırt çantam da ağzına kadar dolu bir alışveriş sepetine dönüşüyor."
10 yaşındaki bir çocuğun okul hayatında karşılaştığımıza şaşırmayacağımız 'okul tipi zorbalar'ın isimleri beni çok güldürdü: Genç İrisi, Hoyrat, Kuş Beyinli ve Plastik Adam.
Okula yeni başlayan Jüpiter ise öğretmenin "Kendini tanıtır mısın?" sorusuna cevap olarak "Küçük kuşları çok severim."dediği için elbette komik isimli zorbaların hedefi haline gelecektir.
Ama panik yok! Ne de olsa 'Süperackerman' zor durumda olan herkesin yardımına koşmaya hazır.

Kısacık bir kitabın içerisinde altını çizdiğim şahane cümleler, arkadaşlık-dostluk-aşk ilişkileri, okul ve ebeveyn sorgulamaları var.
anne ve babalar için çocuklar benzer endişeler hissediyor sanırım:
"Babamın düşkırıklığıyla ufacık kırıntılara bölünecektim, annemin üzüntüsüyle galaksinin dört bir yanına savrulacaktım."
Öğrencilerin 'karıncalar' , öğretmenlerin 'kahve içiciler' (ülkemize uyarlarsak 'çay içiciler') olarak adlandırıldığı bir okuldan bahsediyor Maurice.
Yaşadığı ilk aşka, 'uzaydan gelme' bir arkadaşın hikayesine ve gözümden yaş gelecek ilk üzüntüsüne ortak olduğum için gurur duydum kendimle.
Her zaman denk gelmez bir süperkahramanın ilk'lerini bizzat kendinden dinlemek, öyle değil mi?

"Benim adım Maurice Ackerman. Yazları mavi bir tişört giyer, kışları gri bir atkı takarım ve ben bir süper kahramanım."

Süper Kahramanlar Yüksekten Korkmaz
Özgün Adı: Les super-heros n'ont pas le vertige
Yazan: Colas Gutman
Çeviren: Tuvana Gülcan
Yaş Grubu: +8
İletişim Yayınları, 2012, 79 sayfa, karton kapak


Devamını oku »

9 Mayıs 2016 Pazartesi

Konuk Değil Baş Belası / Christine Nöstlinger

Nisan okumalarında biraz bahsetmiştim, Mayıs ayı için niyetim biraz daha Alman Edebiyatına yönelmekti. Steinhöfel'i yeniden okumaya geçmeden önce Farklı ile tanıştım, ardından Nöstlinger'in Curcuna Evi'ne konuk oldum. İkisini de çok sevmiştim.
Uzun zaman önce sahaftan aldığım "Konuk Değil Baş Belası"na ise yine Nöstlinger'den devam etmek istediğim için başladım.
Araya birkaç kitap daha alınca kitabı bitirmem 1 haftayı buldu ama hikaye hep aklımda kaldı. Bu ara kitaplarımı yoğun olarak Elif'i uyutmaya çalıştığım sırada oldukça karanlık bir ortamda okuyorum. Bir insan aynı anda iki şeyi sahiden de yapabiliyormuş, bunu gördüm. Elif'e hem o an istediği ninnileri söylüyor hem de kitabımı karanlıkta okuyabiliyorum. Hayatımın hiçbir döneminde kendimi bu kadar azimli görmemiştim :)


"Konuk Değil Baş Belası" kitabını kapağı ve konusundan dolayı çok cezbedici bulmamıştım ve ben de kitaptaki karakterler gibi ön yargılı bir şekilde bu "baş belası"nın hikayesine çok da sevimli yaklaşmadım. Ancak hikaye ilerledikçe "Baş Belası" Jasper'a benim de herkes gibi kanım kaynadı.
13 yaşındaki Ewald'ın yaz tatili için güzel hayalleri varken ailesi onun İngilizcesini geliştirmesi için İngiltereye kampa gitmesine karar verir. (ne de olsa onun hayalleri, ailesinin kararlarından büyük değildir! ) Ablası Billie sayesinde Ewald bu yolculuktan kurtulur ancak öğrenci değişim programıyla evlerine gelecek İngiliz Tom'dan kurtulamaz. Aksilik bu ya, "düzgün çocuk" Tom ayağını kırınca onun yerine "baş belası" Jasper uçaktan iner.
Ewald'ın annesinin Avusturyalı değil de Türk olduğundan şüphelenmedim değil! Ya da annelerin  titizlik, temizlik hastalığı evrensel bir olgu :)
Hikayeyi Ewald'dan dinlemek keyifli olsa da en dikkat çekici karakter Jasper ve Billie'ydi bence.
Billie'nin anne ve babasına haksızlık yaptığını zaman zaman ben de düşündüm ama çocuklarının yerine kararlar alan, ceza olarak onları eve kilitleyen katı anne baba figürlerini ben de sevimli bulmuyorum. Bu hikayeyi Nöstlinger yazmasaydı belki ak/kara daha kesin çizgilerle ayrılır, kötüler de cezalandırılırdı. Ancak neyse ki Nöstlinger böyle biri değil. Kimseye parmak sallamak gibi bir niyeti yok. Olayları sadece biraz(!) absürd bir şekilde anlatıyor ancak herkese 'eşit' davrandığını da söyleyebilirim.
Çocuklarını "çocuk" yerine koyup aslında onları hiç dinlemeyen anne babaların dile getirildiği güzel bir dönüşüm hikayesi.
Billie ve Ewald'ı kötü bulan ebeveynler Jasper ile tanışınca çocuklarının kıymetini anlar ancak hikaye burada bitmez.
"Jasper herkesin dediği gibi kötü bir çocuk mudur?"
Bu soruya ben de ilk başta "Evet evet" dedim ama ardından ne geleceğini çok da merak ettim.
"Jasper neden böyle davranıyor" kısmında anne babaların üzerine düşen, çocukları etkileyen sorumluluklar üzerinden güzel mesajlar var kitapta.
Sonu benim için biraz hayal kırıklığı oldu, belki zihnimdeki ile pek de uyuşmadığından.
"Kim Takar Salatalık Kralı"na da biraz benzettim aslında hikayedeki Jasper'ı.
Nöstlinger'in okuduğum kitapları arasında 'ortalama' olarak değerlendirsem de çocuk edebiyatına genel olarak baktığımda aslında, Nöstlinger'in ortalama bir kitabının bile (ki bu sadece benim düşüncem) çoğu Türk Çocuk Edebiyatından daha iyi olduğunu düşünüyorum.
Karşılaştırma yapmak elbette ne kadar doğrudur/yanlıştır bilmiyorum ama ben bu 'cesur' hikayeleri ve sözünü sakınmadan yazan yazarları seviyorum!
Jasper'ın taşları ile Riko'ya miras kalan taşlar arasında tatlı bir benzerlik yok mu sizce de?

* Suzan Gerdönmez çevirisi olmayan Almanca kitapları bundan sonra okuyamam herhalde :)

Konuk Değil Baş Belası
Özgün Adı: Das Austauschkind
Yazan: Christine Nöstlinger
Çeviren: Suzan Geridönmez
Yaş Grubu: +9
Günışı Kitaplığı, 2003, 166 sayfa, karton kapak
Devamını oku »

8 Mayıs 2016 Pazar

Gökyüzü Çocukları / Katherine Rundell

Domingo Yayınları'nın son dönemde çıkan kitaplarını seviyorum. Henüz bloga yazamamış olsam da "Mucizeleri Saymak" beni çok etkilemişti. Geçen hafta bitirdiğim "Kayıp Şeylerin Bakım Kılavuzu" kitabının içindeki hüzün ise bana fazla geldi.Çakma Anne'yi tüm annelere tavsiye ederim. Kültür olarak farklı olsak da 'rahatlatıcı' ögeler barındıran neşeli bir kitap.
Banu'nun yazısından sonra "Gökyüzü Çocukları"nı iyice merak ettim ve bu sıcak çikolatayı ben de içmeliyim diye düşünüp kitabıma başladım.

Her ne kadar yaptığım listelere pek uyamasam da Nöstlingerli Steinhöfelli bu ay için biraz daha Alman Edebiyatı okuma niyetim vardı ama Rundell'in kitabının ilk cümlesinden sonra kitabı bırakamayacağımı anladım:
"İlk doğum gününün sabahında bir bebek, Manş Denizi'nin ortasında, yüzen bir çello kutusunun içinde bulundu."
Benim bu bebeğe hemen kanım kaynadı ve denizin ortasına nasıl/nereden geldiğini oldukça merak ettim. Bebeği bulan 36 yaşında 1.90 boyundaki Charles Maxim ise pek çok sevdiğim kitap karakterleri arasına henüz ilk satırlarda girdi.
İnsanlarla İngilizce, kedilerle Fransızca, kuşlarla Latince konuşan çok fazla kişi tanımıyorum ne de olsa :)
Charles, zaten sıradışı bir şey yaşamış olan bebeğe sıradan bir isim verir, okyanustan gelen bu bebeğin adı Sophie olur.
Hikaye Londra'da başlar ve Sosyal Hizmetler Uzmanları Sophie'yi Charles'ın evindeki"uygunsuz yaşam koşullarından" dolayı yetimhaneye götüreceğini söyleyene kadar bu tatlı evde devam eder.
"Bir evde ne kadar çok sözcük varsa o kadar iyidir." Charles ve Sophie'nin uygunsuz yaptığı şeylerden biri holdeki duvar kağıdına not yazma alışkanlığıdır.
Patates kızartmalarını tabak yerine Dünya Haritası'nın üzerinde (Macaristan) yemek ise bana çok eğlenceli geldi.
Hikaye, Pariste Sophie'ye ilk yaş gününde okyanus ortasında yatak görevi gören çello kutusunun sahibini arama macerası ile devam eder.
İkinci yarı diyebileceğim bu süreçte Sophie "Gökyüzü Çocukları" ile tanışır. Matteo, Anastasia, Sofi ve Gerald "iyi pisliklere" sahip olan çocuklar; kötü pisliklere ise elbette kimse bulaşmak istemiyor.
Kitaptaki altı çizilesi cümleler, kitabın en sıcak yönü.
"Sevginin bir kokusu olsa bu,sıcak ekmek kokusu gibi olurdu."
Benim en sevdiğim karakterler Charles, Matteo ve Sofi oldu.
Özellikle Matteo ve Sofi'nin insanlardan kaçan halleri beni epey düşündürdü.
Hikayenin hangi yılda geçtiği detayına rastlamadım ama sanırım 1950-60lı yıllar olsa gerek. Kadınların pantolon giymesinin neredeyse yasak seviyede olduğunu okuyunca bu sonuca vardım. Kitapta bir de Charles Maxim'in ne iş yaptığı belirtilmiyordu. Çok önemli bir detay değildi ama eğlenceli bir meslek veya para kazanma şekli yazılsa hoş olabilirmiş.
Charles Maxim'in çocuk yetiştirme tarzını ve kitap sevgisini görünce ona "hayat dersi öğretmeni" diyesim geldi.
"Okumayı biliyor, resim çizmeyi biliyor, kara kaplumbağası ile su kaplumbağası arasındaki farkı biliyor. Bir ağacı diğerinden ayırabiliyor. Bu sabah bana bir karınca topluluğuna ne dendiğini sordu."
Ülkemizdeki eğitim sistemini düşününce "bir ağacı diğerinden ayırabilmeyi" bir "nitelik" değil de içi boş bir özellik olarak algılayacak öğretmenleri, müdürleri aklıma getirdim.
Sanırım bizim de Charles gibi 'hayat dersi öğretmeni'ne çok daha fazla ihtiyacımız var...
"Gökyüzü Çocukları"nın en sıcak yanı ise Sophie ve çello kutusunun sahibini yani annesini aradığı an'lar:

Bu yazıyı Anneler Günü'nde yazmam güzel bir tesadüf oldu.
Özel günlerin 'özel' hissettirdiğine inanmam aslında, asıl öz bence günde değil hissettiklerindedir ama bu kitabın bu güne denk gelmesine sevindim.
Annem olsa o da patates kızartmasını Macaristan'ın üzerinde değil, tabağımda yememi isterdi.
Ben de ona "tamam Macaristan'da yemem ama Avustralya için söz veremem" derdim.
İyi ki varsın canım annem :)

* Şömizli güzel bir baskıda kitap ayracı da olsa hoş olurmuş.
**Yazarın ilk kitabı henüz Türkçe'ye çevrilmemiş ama sanırım 'The Wolf Wilder' isimli son kitabını 2017 yılında okuyabileceğiz, yaşasın :)

" Asla bir ihtimali göz ardı etme."

Gökyüzü Çocukları
Özgün adı: Rooftoppers
Yazan: Katherine Rundell
Çeviren: Duygu Dalgakıran
Yaş grubu: 12+
Domingo Yayınları, 2016, 280 Sayfa, sert kapak, şömizli


Devamını oku »

6 Mayıs 2016 Cuma

Günün Mutluluk Sebebi : Çiçekler :)

Bu ara çok şükür güzel kitaplara denk geliyorum.
"Farklı"dan sonra girdaptan çıktım ve daha önce bahsettiğim "Ayna" çalışmasının da etkisiyle biraz daha yol aldım.
Yeni bir proje var önümde. Onun heyecanı var içimde.
Umarım birkaç ay içerisinde bitirebilirim istediğim gibi.
Kendimi zorlamamayı, mükemmel olmaya çalışmamayı öğrendim bu süreçte.
Bir de bu sene biraz daha iyiyim sanki babamın senesinde.(bugün 13 yıl oldu, Allah rahmet eylesin) Zaman mı böyle "normalleştiriyor" acaba, bilmiyorum.
Bu satırları Eda da okuduğu için çok duygusal yazmıyorum bu konuda :)

Bir de ayrı bir yazıda yazacağım inşallah ama özetle, Elifle başladığımız "uyku eğitimi"nde 21 günü tamamladık. Yumuşak bir geçiş hayal ediyorduk zaten, çok şükür öyle de gidiyor.
Ben daha sabırlı olmayı öğrendim. "Öğrenilmiş çaresizlik" ( Elif uyumuyor/ uyumaz) kalıbından biraz daha sıyrılmaya başladık. Ya da ben +1'i görebilmeye başladım, kim bilir.
Neticede başlarda minderde yatarak üşütmüş olsam da şu an Elif ne istiyor/ Biz ne istiyoruz kısmında anlaşabilmeye başladık.
"2 Balık" instagram hesabımı yeniden açtım.
İnstagram'da beni rahatsız eden şeyin, benim kullanım hatam olduğunu gördüm. "Vakit çalıcı" olarak gördüğüm şeye aslında ben izin verdiğim için öyle olduğunu anladım.
Kitap paylaşımlarıma oradan devam etmeye niyetlendim geçen gün ve insanların güzel yorumlarını okudukça da mutlu oldum.
Sanırım temel nokta, biraz "kontrol"ün sende olması.
"Kontrolsüz güç, güç değildir" zaten değil mi :)
"Elif neerde?" :)
Bu ara okuduğum kitapta (Gökyüzü Çocukları) annesini arayan bir kız var.
Annemi, babamı ve Edoş'u çok özledim, uzakta olsalar da iyi olduklarını bilmek insana iyi hissettiriyor.
Güzel geçsin haftasonunuz :)
Ben yeni öğrendim ama kızartma börek ne kolaymış, gelsin kilolar artık :P
Kendime kaktüs harici aldığım ilk çiçek :) Papatya çok seviyorum.

-Projesi için içi içine sığmayan Esoş- :)
Devamını oku »

4 Mayıs 2016 Çarşamba

Farklı / Andreas Steinhöfel

Geçen hafta kafam çok dağınıktı ve sanki bir güç beni derin karanlık bir kuyuya çekiyor gibi hissettim. Can sıkkınlığı da değil bunun adı, sanki bir girdap.
Birkaç sayfa okuduğum "Farklı"ya bayılmış ancak kitaba tam olarak odaklanamamıştım ki her şeyi bir kenara bırakıp kitabı bitirdim. İçinde olduğum girdapta meğerse Steinhöfel'in parmağı varmış. Kitabı bitirdiğimde ben de "Farklı"ydım. Okuduğum gün kitap bana çok iyi geldi ve bu yaz için Steinhöfel'in kafasının içindeki hayal gücü kıvrımlarına 3 gece 4 gün tam pansiyon tatil rezervasyonumu yaptırdım. Okumadığım (başladım ama bitiremedim) sadece Çat Kapı kitabı kaldı, sevmediğim kitabı zaten olmadı.
Farklı'dan Akça sayesinde haberim oldu, internetten sipariş verip kargoyu bekleyemeyeceğimi biliyordum, söz konusu Riko ve Oskar serisinin yazarı! Ne beklemesi... "Run Lola Run" misali koştum hemen kitapçıya. Tudem'in bu kitabı kalın kapaklı ve özenli bir şekilde bastığını gördüm, önce bir sarıldım tabii sonra da kokladım. Ne koktuğunu o an anlayamamıştım ama kitabı bitirince anladım: siyah bir nehir gibiydi...

"Altın rengi bir sözcük, siyah bir melek, fısıldanan bir sır."
Andre ve Melanie Winter çiftinin tam 263 günün sonunda 11 Ekimde oğulları Felix dünyaya gelir. Felix, adı gibi mutlu bir çocuktur. (acaba?) Her şey tam da onların (özellikle de Melanie'nin)  planladığı gibi gider ama sadece 11 yıl.
12. yaş dönümünde ise Felix biraz tiraji komik bir kaza yaşar (bu detay da önemli bence) ve yine tam 263 gün komada kalır. (hepsi asal sayılar, bu çok hoşuma gitti)
Uyandığında ise "Felix" gitmiş yerine "Farklı" gelmiştir.
Kitabı büyük bir heyecanla okudum, devamlı tahminler yürüttüm ve neredeyse her satırda diğer satırları merak ettim.
Felix'in kazayı yaşadığı gün eve hasta olduğu bahanesiyle gelmek istediğini öğreniriz öğretmeni Sabine Rücker- Neufeldden ancak yolu neden uzatarak eve gitmeye çalıştığı ıse tam bir bilmece.
"Farklı", bakıcısı Gerry Brückhausen gibi zaman zaman beni de korkuttu, gri bakışlarını resmen üzerimde hissettim. (Kitaba kendini fazla kaptırmak gibi bir şey var kesinlikle) Farklı'nın
neredeyse her şeye ilgi göstermesi ve hiçbir şey onu yıldıramazmış gibi davranması ise Felix'ten ayrıldığı noktalardı. Bir çocuktan iki ayrı kişinin çıkması (belki doğması) ve onların dantel gibi işlenmesi, yazarın başarısı.Kitabın konusu kısaca, kazadan önceki Felix ile kazadan sonraki Farklı'nın yaşadığı bir olayın yazarın müthiş kurgusu ile okuyucu tarafından çözümlenmesi diyebilirim.
"Bir olay"ın ne olduğunu ipuçlarını takip ederek kitap bitmeden anlayabiliyoruz. Ama asıl sorun "ne olduğunu" anlamak değil ki.
"Okuyucu tarafından çözümlenmesi" dediysem kitap interaktif tiyatro oyunu gibi dedektiflik yaptırmıyor ama okurken parçaları  birleştirmeye zaten bayılıyorsunuz :)
Kitapta sevdiğim detaylardan biri de iç sesler oldu. Riko ve Oskar serisinde de çok hoşuma gitmişti.
En sevdiğim karakter kesinlikle yaşlı amca Eckhard Stack oldu. "Felix" ve "Farklı"nın ayrımını hissettiği bölümler ayrıca çok güzeldi. (tavuğa da bayıldım)

Yalnızca Türk aile yapısında var olduğunu düşündüğüm baskıcı anne babalar Alman Edebiyatında da sıklıkla karşıma çıkıyor. Nöstlingerde de bunu hissetmiştim Steinhöfelde de bu his devam etti. "His" demem bile yanlış oldu, bunu oldukça açık bir şekilde göstermiş her iki yazar da.
"Çocukların daima, bizim onları gördüğümüz gibi olmaları beklenir. Oysa sonra hep, bizim onları şekillendirdiğimiz gibi olurlar." ve hatta şu alıntı çok şey anlatıyor:
"Annenin ilk tepkisi kaygı olur, bunu kızgınlık izler. Kadın sızlanır ve yargılar, kadın suçlar, son olarak da yasaklar koyar. Bunun bir nedeni çocuk için duyulan derin ve samimi endişedir.
Babanın ilk tepkisi korku olur, bunu gizli bir sevinç izler. Adam şikayet etmez, suçlamada bulunmaz, sakinliğini korur ama alkış da tutmaz. Bunun bir nedeni çocuk için duyulan derin ve samimi endişedir...ve bu tutumu, kalkmanın ancak düşerek öğrenilebileceği bilgisinden beslenir."

Kitapta çok etkileyici bir yan hikaye var, gece yarısından daha karanlık Denizkızı Çukurunda yaşayan denizciler tarafından öldürülen çocuğunun yasını tutan denizkızının siyah çekim gücü. Hikayenin düğümünün burada atılması ve çözülmesi ile çok güzeldi.
"Belki de korku yalnızca bir perspektif meselesiydi."
Kitapta yer alan en vurucu nokta "suç-vicdan" ikileminde geçti. Kitabın bu konu başlığını çok iyi işlediğini düşünüyorum. (Suç ve Ceza'daki Raskolnikov geldi aklıma) Denizkızının çocuğunun başına gelen bölümlerde ise kanım dondu diyebilirim, neyse ki sadece birkaç satırdı.
Kitabı tanımlamam gerekse tek kelimeyle; CESUR derdim. İşlediği konu sebebiyle.
Yazarın zekasına, kurgunun işlenişine, karakter tahlillerine hayran kaldım. Steinhöfel kesinlikle "En sevdiğim ve ne yazsa okurum" listesinde ilk 5'te :)
"Motivasyon eksikliği yüzyıllardan beri öğrenciler arasında yaygın görülen bir enfeksiyon hastalığıydı."  (sanırım benden bahsediyor :)
Kitabı Nisse ve Ben karakterleri dahilinde düşündüğümde, okuldaki zorbalığın boyutlarını derinleştirmesi açısından kitabı -yine- çok değerli bulduğumu söylemem gerek.
Yaklaşık 5 yıldır çoğunlukla çocuk kitapları okuyorum ve güzel, nitelikli eserleri bulduğumda çok seviniyorum.Ancak özgün eserler bulmak o kadar da kolay değil. Steinhöfel bence yepyeni bir akımın temsilcisi. Bu akıma bir isim verecek olsam, "kahve tadında" derdim. Öyle lezzetli ve öyle doyurucu. Bu kitapta da yazar geleneği bozmamış ve kitabın sonunu uzattıkça uzatmış. Hani bazen bir hikayeyi severek okursunuz ve hikaye "şıp" diye bitiverir; Steinhöfel ve Nöstlingerde ben buna rastlamadım. Kahvenin dibindeki telveyi de hikayeye katmışlar :)
Bize bu kitabı anadilde okuyormuşuz hissiyle okutan (hatta yaşatan) çevirmen Suzan Geridönmez'e ve kitabın nitelikli baskısı için Tudem'e teşekkürler.


Harika iki alıntı ile bu kitap yorumumu bitiriyorum, keşke imkan olsa hislerimi daha güzel (çok) anlatabilsem :)

"Ona ilişkin anıları, yüreğinin içindeki yürekti ve bu yürek fındık rengi çarpıyordu."


"Çocukluğu terk edenlerin mucizeleri de yoktur."

Farklı
Özgün adı: Anders
Yazan: Andreas Steinhöfel
Çeviren: Suzan Geridönmez
Yaş Grubu: 13+
TUDEM, 2016, 224 sayfa, sert kapak




Devamını oku »

2 Mayıs 2016 Pazartesi

Nisan Ayı Okumalarım :)

Nisan ayında pek fazla kitap okuyamadım diye düşünüyordum ama sıralayınca, güzel bir ay geçirdiğimi gördüm. (zayıf hafızasının faydası :)


Guido Sgardoli'ye Mart ayında kaldığım yerden devam ettim denebilir. İlk kitap yani "Böcekler İçin İlk Yardım Merkezi"ni ikinci kitaba göre çok daha az sevdim. Bunda acaba YKY'den çıkmış olmalarının payı var mı diye düşündüm ne yazık ki. Son dönemde YKY'den çıkan kitaplarda görsel nitelik ön planda ancak nicelik konusunda maalesef tereddütteyim. Editör okuması özellikle ilk kitapta farklı bir koku bırakacak kadar kendini hissettirdi. Sgardoli'yi okumuş olmayı sevdim ancak ilk kitap çok daha güzel işlenebilirdi. (detaylı da yazmıştım aslında)
 İkinci kez okudum, niyetim diğer 3 kitabı da tekrar okumaktı ama olmadı. "Çubuk Makarna Düğümü"nü ilk okuduğumda daha çok eğlenmiştim açıkçası (konuyu bilmediğimden belki de) ama ikinci okumayla da hatırlamış oldum. McCall Smith'in "Bir Numaralı Kadınlar Dedektiflik Bürosu" kitabını henüz okumadım ama çok acayip merak ediyorum.
"Abur Cubur Serisi" ise okumaya yeni başlamış 7-8 yaş grubuna ince sayfasıyla güzel bir alternatif.
 Tam bir hayal kırıklığı kitabı! Bu cümleyi kurmak istemezdim ama "parama yazık oldu" diyeceğim bir kitap. Resimli neşeli günlükleri -kaliteli ise- çok severim. "Sevgili Salak Günlük/ Altın Yayınları" gibi. (kitabı okurken bir şey içmeyin, burnunuzdan çıkabilir) Bu kitap da Tudem Yayınevinden çıktığı için ve birkaç olumlu eleştiri okuduğum için almıştım. Bu kadar "komik" bir kitaptan (!) nasıl bu kadar çok sıkılabildim ben de anlamadım. Çevirisini de pek özenli bulmadım. Neden bilemiyorum ama kitabı gördükçe içim sıkılıyor diye kitaplıkta uzak bir yere koydum :)
 Bir gün içerisinde (bölünmeden) okuyabildiğim için kendimi mutlu ve şanslı hissettiğim bir kitap. Latin Edebiyatının tarzına ben hala alışamadım. Ancak bu kitap güzel bir başlangıç/alışma evresi oldu benim için. Kısacık bir hikayeyi herkese tavsiye ederim. Merak duygusunu hiç kaybetmemesi (anne nerede-geri dönecek mi) kitabı oldukça diri tutmuş. Ve bu heyecanın yanına pek güzel flashbackler, içsel yolculuk yerleştirilmiş. Kapak tasarımı çok daha güzel olabilirmiş :)
"Ben ve Sen" tesadüfen yine İtalyan Edebiyatı'ndan bir örnek oldu. Burada daha detaylı yazmıştım diye lafı uzatmayayım, genel olarak kitabı sevdim.
"Bir Anne Dile" kitabını "Sabine Ludwig" ile tanışmak için ve İletişim Yayınlarına güvendiğim için aldım. Bu kitap konusunda biraz kararsızım. Konusu, çevirisi, editi oldukça güzel. Sadece hikaye özellikle bazı yerlerde bana fazla uzamış (hatta sünmüş) geldi. Kendi anneliğimi de sorguladım tabii bu arada :) "Höngürdek Susie" ile kendimi çok yakın buldum. 9-10 yaş üstü çocuklar bence çok sever, içinde macera var, ebeveynlik sorgulaması var (vampir, hayalet, dinozor yok ama :P ) ve cümleler tertemiz. (son dönemde insanın arayıp da bulamadığı)
 Burada detaylı yazmıştım. Bu kitabın çıkışı nasıl olmuşsa gözümden kaçmış, sağolsun Akça söyledi. Roald Dahl kalp ben :) Dönüp dönüp okurum ben bu kitabı. RD Sevenler zaten ASLA kaçırmamalı :)
Alice'i 2. kez hatırlamak için okudum. Farklı bir çeviri ile okuyup kıyas yapmak isterdim aslında. Güzel bir klasik Alice ama benim favori klasik çocuk kitabım değil :) Yine de unuttuğum yerleri hatırlamak güzel oldu.
Bu kitabı detaylıca bloga yazmam lazım ama bu cümleyi kurup da uzun yazamadığım onlarca kitabı düşününce şuraya kısacık da olsa yorumumu yazmak istedim. Kitap KKK hediyesi, sağolasın kıvır :) Yıllar önce Eda ile tiyatro oyununu izlemiştik ve kitabı olduğunu da bilmiyordum.
İletişim Yayınlarının bu tarz kitaplarını seviyorum, Hatice Meryem'in diğer kitaplarını da merak ettim açıkçası. Kitapta farklı senaryolarla (ortalama 2 sayfada) koca ve onun eşi olma durumları anlatılmış. Bazıları güldürdü bazıları düşündürdü bazıları da hüzünlendirdi. Biraz feminist bir yaklaşım da var içinde ama Türk toplumunda kadının yerini şöyle bir düşünce kitapta yazılanlara itiraz edemiyorsunuz. Keyifli bir okuma oldu benim için.
Bu kitabı sahaftan almıştım ve neden bilmiyorum düşük bir beklentiyle başladım kitaba. Güzel notlar alabileceğimi de düşünmemiştim. Okul hayatındaki "zorbalık" üzerine güzel bir hikaye. Özellikle 10-12 yaş grubu kızların ergenliğe geçiş, marka giyme telaşı, kendini arama halleri, arkadaşlık kurma çabalarını sade bir dil ve akıcı bir hikaye ile anlatmış Ayfer Gürdal Ünal.
Benim için hayalkırıklığı olan kitaplardan biri de "Kayıp Şeylerin Bakım Kılavuzu" oldu. Domingo yayınlarının da tarzını seviyorum aslında ama her kitapla zevkimiz tutmuyor demek ki. Bu kitabın oldukça yaralayıcı bir hikayesi var ancak kitap bana bu "acı" duygunun haricinde pek de bir şey hissettirmedi. Karakterlerden herhangi birine karşı sempatik bir tavır da takınmadım. Ayrıca bu kitap Elif'in uyku eğitimi sürecinde elimde fazladan duran bir kitap olarak da kaldı. Aydede ninnisi yerine bu kitabı okumamı istedi Elif. Bel altı cümleler çok olunca ben de okurken kararsız kaldım. Şu ara tam bir papağan modunda olunca kreşe gidip "değişik" cümleler kurmasından da çekinmiş olabilirim tabii :)
Kitapta çocuklarını trafik kazasında kaybeden bir babanın (ev hanımlığı yapıyor, eşi çalışıyor) hayatta tutunamama hallerini okuyoruz. En son yaptığı iş olan "hasta bakıcılığı"nda tanıştığı bir çocuk ile yolculuğa çıkarlar ve yol boyunca hayatlarına yeni birileri girer. neden bilmiyorum kitabı "amaçsız" buldum. Bu kitapla ilgili farklı yorumları olanlar da lütfen yazsın :)
Bu kitap hakkında burada ne yazsam eksik kalacağı için kitap yorumuma saklıyorum zihnimdekileri. Kısaca değinecek olursam, Steinhöfel'in bu kitap ile Riko ve Oskar serisine de çalım attığını söyleyebilirim. (ya da emin değilim bu konuyu hala düşünüyorum) Farklı konular ve kulvarlar ama bu yazar ile sohbet edebilmeyi ve beslendiği mecranın neresi olduğunu öğrenmeyi çok isterim. (tam 5 yıldızlık bir okumaydı benim için)
Nöstlinger'i zaten severim, "Curcuna Evi"ni de merak ediyordum ama bir günde su gibi akacağını tahmin etmemiştim. Marie ve büyükannesine bayıldım. Nöstlinger'i bence tüm çocuklar sevecektir. Arka arkaya Alman Edebiyatı okuyunca o kültüre dair bir şeyler oluştu kafamda, o açıdan da geçen ayki İtalya Edebiyatı gibi bu ay (Mayısta) Almanlarla devam edecek gibi duruyorum. Curcuna Evi'nin bu şamatasını sevmeyecek çocuk olduğunu da düşünmüyorum. Ama nedense benim favorim hala "Aklından Düşünceler Geçen Çocuk" ve " Alev Saçlı Kız". Nöstlinger sahiden de çok muzır ve muzip bir yazar. Steinhöfelde de Nöstlingerde de anne veya babalar (çoğunlukla anneler) hep ders peşindeki kuralcı tipler, çocuklar ise sadece çocukluklarını yaşamak veya eğlenmek peşinde :) Her iki yazar da çocuk karakterlere karşılaştıkları olaylarda pes etmeme ve mücadeleye devam etme konusunda müthiş destek oluyorlar. (Riko mesela harikaydı)

Mayıs Ayı okumalarında görüşmek üzere :)

Ocak-Şubat 2016 okumalarım şurada
Mart 2016 okumalarım şurada
(2015 okuduğum kitaplar da işte burada :)
Devamını oku »